27 Aralık 2017 Çarşamba

Yetersiz Saklama Alanı


“Ne demek yetersiz saklama alanı,” diye bağırdı Yıldırım Bey. Telefonu tutan eli uyguladığı kuvvetten kırmızıya dönmüştü.

“Anlamıyorum. Daha geçen gün yeni hafıza kartlarını sisteme bağladık. Kaç eksabit aldığımızı hatırlamıyorum bile. Bana bunların birkaç yıl yeteceğini söylemiştiniz.”

İri adam sağ yumruğunu sertçe masaya vurdu.

“Bana Yıldırım Bey deme. O kadar müşterimiz olmadı ki, üç günde hafızaları dolduralım. Bir an önce detaylı bir rapor istiyorum. Bütün ekibi topla.”

Telefonu kırarcasına kapattı. Henüz bir saat önce ülkenin en zenginlerinden bir tanesi ile özel bir toplantı yapmış. En güvenilir sistemlerin kendilerinde olduğunu, sonsuza dek bilgileri saklayabileceklerini söylemişti. Adam ile anlaştığı rakam, bir sene boyunca şirketin tüm masraflarını karşılayabilecek boyuttaydı. Eğer az önce olanların önüne geçemez ve basın bunu duyarsa tüm anlaşma çöpe gidebilirdi.

Odasında tur atmaya başladı. Sinirden dudaklarını ısırıyor, sorunu nasıl atlatacaklarını düşünmeye çalışıyordu. Çelimsiz sekreter odanın kapısını çalmadan içeri daldı.

“Efendim, tüm ekip hazır. Sizi bekliyorlar.”
“Birazdan geliyorum.”

Odasında bulunan büyük kütüphanenin yanındaki kapıdan kendisine özel olarak yapılmış bölüme girdi. Elini yüzünü yıkadı. Derin bir nefes aldı. Bunu da atlatabiliriz dedi kendi kendine.
Yıldırım Bey, toplantı salonuna girdiğinde teknisyenlerden bir tanesi makineleri dev ekrana bağlıyordu. Güvenlik uzmanları, donanım sorumlusu ve yazılım sorumlusu masanın etrafında hararetli bir tartışmaya girmişlerdi. Patronun gelişi ile gürültü kesildi. Hepsi birer sandalye bulup oturdular.

“Anlatın bakalım sorunumuz tam olarak nedir?”

Söze önce donanım sorumlusu başladı.

“Yıldırım Bey, son taktığımız kartlar dolmaya başladı.”

“Az önce satış departmanından gelen raporlara bakıyordum. Üç günde toplam altı yüz müşterimiz olmuş. Bunların yarısından fazlası orta veya düşük gelirli kişiler. Sizlerin yaptığı hesaplamaya göre son üç günde eklediğimiz kartların bize en az yüz bin kişilik yer sağlaması gerekiyordu. Bu da en kötü ihtimalle bir sene yetecekti.”

“Haklısınız efendim. Hesaplamalar doğru. Ama beklenmedik bir şeyler oluyor. Ekrana bakmanızı istiyorum.”

Genç adam bilgisayarından ekrana karelerle dolu bir görüntü yansıttı.

“Burada görmüş olduğunuz her bir beyaz kare boş alanları, kırmızı kareler dolu alanları ve yeşil kareler işlem yapılanları gösteriyor.”

İri adam ekrana baktı. Bir sürü kırmızı kare ve çok az miktarda beyaz vardı. Birkaç saniye içerisinde bir tanesi yeşile döndü.

“Şu anda bir işlem yapıyor muyuz?”
“İşin garibi bu efendim. Şu an tüm işlemleri beklemeye aldık. Hiçbir şey yapmıyoruz.”
“Bir virüs olabilir mi?”

Güvenlik uzmanlarından zayıf olan ayağa kalktı.

“Bu imkansız efendim. Dünden beri tüm alanları taradık. Sorunun başladığı günden bugüne kadar geçen süre içerisinde çevrimiçi tüm hareketleri inceledik ancak virüs veya benzeri bir şeye rastlamadık.”

Yıldırım Bey, gözlerini yazılım sorumlusuna çevirdi. Genç kadın önce bir etrafına bakındı, ardından boğazına takılan bir şeyi temizlercesine sesler çıkardı.

“Yazılımsal bir sorun olduğunu düşünmüyoruz. Test ortamında benzer bir sorun ile karşılaşmadık. Yükleme yapılmadığı sürece Siber Cennet uygulaması sabit kalıyor. Yeni bir müşteri bağlandığında hareket oluyor o kadar.”

“Baylar ve hanımefendi, bildiğiniz üzere ölen birini en fazla üç gün morglarımızda tutabiliriz. O üç gün içerisinde güzel bir anı bulamazsak ve sisteme yükleyemezsek hem kişiyi hem de parasını iade etmek zorunda kalırız. Bu ne kadar zarar demek haberiniz var mı? Bir an önce bu sorunun çözülmesini istiyorum. Yoksa bir aya kalmaz hepimiz işsiz kalırız.”

Tüm çalışanlarına baktı. Elinin tersiyle alnındaki teri sildi ve derin bir nefes aldı.

“Şimdi sizden bir çözüm, bir öneri bekliyorum.”

“Aslında benim bir fikrim var, efendim,” dedi genç kadın.

“Seni dinliyorum Mira.”

“Bildiğiniz üzere Ar-Ge ekibimizle birlikte deneysel bir şey üzerinde çalışıyoruz. Yaşayan kişilerin istedikleri zaman sisteme entegre olup, kayıplarını izleyebilmeleri ile ilgili.”

“Evet. Henüz tam verim alamadığımız bir çalışma. Ama başarılı olursak çok iyi bir getirisi olacak. İnsanlar kurduğumuz merkezlere gidip yakınlarını ziyaret edebilecekler. Onları yanlarındaymış gibi izleyebilecekler.”

Genç kadın oturduğu yerde kıpırdandı.

“Eğer bu teknolojiyi kullanarak hiç işlem yapmadığımız halde yeşile dönen bölgelerden birinin yakınlarına gitmeyi başarabilirsek sorunu da anlayabiliriz.”

“Sorunu anlarsak çözümü de buluruz,” diye tamamladı Yıldırım Bey. “Daha ne bekliyorsunuz bir an önce uygulamaya başlayalım.”

Masanın etrafında oturan herkes birbirine baktı. Şişman ve daha tecrübeli olan güvenlik uzmanı elini kaldırdı ve söze girdi.

“Efendim, bu deneysel bir çalışma sadece test ortamında denedik ve orası gerçeğinin milyonda biri kadar bir yer.”

“Sadece küçük ölçekli bir modelde çalıştınız ama bağlantı başarılı olmuştu hatırladığım kadarıyla. Ayrıca kullanıcı açısından bir sorun yaşanmamıştı.”

“Orası öyle ama…”

“Aması yok.” Yıldırım Bey’in sesi yükselmişti. “Ya batacağız ya çıkacağız.”

Toplantı salonu sessizliğe gömüldü.

“Efendim, bu işi kim yapacak?”

“Testlerde kimler yer aldı?”

Zayıf güvenlik uzmanı ile Mira ellerini kaldırdı.

“O zaman ikinizden birisi girecek içeri. Gönüllü olan var mı?”

Güvenlik uzmanı ile genç kadın göz göze geldiler.

“Ben,” dedi Mira. “Ben yaparım.”

Birkaç saat sonra test odası insanlarla dolmuştu. Herkes bir şeyler ile uğraşıyor, etrafta koşturuyordu. Kimse bir kenarda sessizce oturan sarı saçlı güzel kadın ile ilgilenmiyor gibi gözüküyordu. Mira’nın gözleri dalmış, sabit bir şekilde ekrana bakıyordu.

“Hazır mısın?” diye sordu beyaz önlüklü bir adam. Bir süre sessizlik oldu.
“Hazırım.”

Genç ve zayıf olan güvenlik uzmanı yanlarına geldi.

“Söylediklerimi unutma. Anılara müdahale etmek yok. Onlar seni bir anlığına görecekler ama anılarının bir parçası olmadığın için umursamayacaklar. O noktalarda seni görebiliriz ama duyamayız. Bir sorunun olursa görsel olarak anlatmaya çalış.”

“Anladım.”

“Ayrıca her anı değiştirdiğinde beş ile on saniye arasında bağlantıyı kaybedeceğiz. Çok hızlı şekilde bir kişinin anısından diğerine geçmemeye çalış.”

“Çalışırım.”

“Merak etme. Sana bir şey olmayacak. Sorunu bul ve bize geri dön.”

“Her şey hazır,” diye bağırdı bir kişi.

Mira, yavaş adımlarla odanın ortasındaki yatağa yaklaştı.

“Yardım etmemi ister misin?”

“Teşekkür ederim. Kendim hallederim,” diye cevap verdi karşısında dikilen güvenlik uzmanına.
Tam olarak 23 tane küçük elektrot, bir tür jel yardımı ile Mira’nın kafasına bağlandı. Beyninin elektriksel aktivitelerini yanda bulunan ekranda görebiliyordu. Beyaz önlüklü bir doktor yanına yaklaştı.

“Şimdi senden beş defa gözlerini kapatıp açmanı istiyorum.”

Mira, söyleneni yaptı.

“Derin nefes al.”

“Beni ilk olarak nereye göndereceksiniz?” diye sordu genç kadın.

“Geçen ay ölen ünlü iş adamı Erol Aslan’ın anısına. Yeşile dönen bölgelere en yakın yer orası.”

“Tamam, anladım.”

Önüne geçen doktor elinde tuttuğu küçük feneri Mira’nın gözlerine tuttu.

“Hazırsan başlayalım.”

“Hazırım,” dedi genç kadın ve gözlerini kapadı.

Mira, lüks bir restoranda oturuyordu. Cam kenarındaki masada Erol Aslan keyifle yemeğini yiyordu. Mutluluğu tüm yüzüne yansımıştı. Bir garson, adamın önündeki boş tabağı alıp yerine  dolu bir tane bırakıyordu. O kadar zengin ama en mutlu olduğu anısı yemek yemek diye düşündü.

Oturduğu yerden kalktı ve adamın yanına gitti. Hiçbir şey söylemeden sadece gözlerine baktı. Ekiptekilerin onu görmüş olmasını umuyordu. İş adamı bir an yemeği bırakıp kafasını Mira’ya çevirdi. Genç kadın daha fazla durmadan yanından ayrıldı. Restoranın kapısını açtı.

Şimdi bir saunanın içerisindeydi. Sıcaklığı hissedebiliyordu. Dumanların arasında Erol Bey belli belirsiz görülebiliyordu. Kahkahalar ile gülüyordu. Mira, daha önce görmüştü. Ölmeden önce katıldığı bir televizyon programında bu ünlü adam aynı o şekilde kahkaha atmıştı.

Hızlı adımlarla yürüyerek adamın önünden geçti. Umarım takip edebiliyorlardır diye düşündü. Saunanın diğer ucundaki kapıyı açtı ve kendisini bir ofis odasında buldu. Zengin adam bu sefer masasında oturmuş bir şeyler imzalıyordu. Erol Aslan’ın ne kadar çok saklama alanı satın almış olduğunu yeni anlıyordu. Bu tarz insanlar satın aldıkları miktarı her zaman gizli tutarlardı. O da istisna değildi.

Masanın yanına gitti. Adam kafasını kağıtlardan kaldırıp Mira’ya baktı. Hiç duraksamadan diğer kapıdan dışarı çıktı genç kadın. Şimdi bir sokaktaydı. Yürümeye ve etrafı incelemeye başladı. Tanıdığı bir yere benziyordu ama çıkartamıyordu. Az ileride bir otobüs durağı gördü. Bol paça pantolon giymiş bir kız bekliyordu. Hemen karşısında ona doğru yürüyen bir genç adam. Belki ilk kız arkadaşını gördüğü o mutlu hatıra veya kızın ileride eşi olacak bir adamla tanışma anı. Onların mutlu zamanları. Belki de satın alabildikleri tek hafıza alanını bu olay kaplıyordu.

Mira, çocuğun önünden geçti. Dışarıdakilerin yerini tespit etmiş olmalarını umuyordu. Hemen ileride bir adam tekerlekli sandalyesinden ayağa kalktı ve koşmaya başladı. Üzerinde çöpçü kıyafetleri olan başka bir adam çimlere uzandı. Birbirine yakın saklama alanlarını satın almış bir sürü insan. En azından hepsi mutluydu.

Genç kadın etrafına bakındı. Sokağın tam ortasında bir kapı duruyordu. Bütün düzeni bozan, orada olmaması gereken bir kapı. Yerini belli etmek için kapının yanında duran adama yöneldi. Üzerinde mahkum kıyafeti olan birisi öylece dikiliyordu. Onunla göz göze geldi. Adam şaşırdı.

“Sen buraya ait değilsin,” dedi Mira’ya ve kapıyı açıp diğer tarafa geçti. Genç kadın şaşırmıştı. Olmaması gereken bir şey olmuştu. Birisi onu fark etmişti. Birisinin hatırasını bozuyordu. Vakit kaybetmeden aynı yerden o da geçti.

Bir savaş alanının ortasındaydı. Her şey yerle bir oluyordu. Mahkum kıyafeti giymiş adam patlamaların arasında koşturuyordu. Bu nasıl bir hatıra dedi kendi kendine Mira. Adamı takip etmeye çalıştı. Etraf kalabalıklaşmıştı. Bir hatıra bölgesinde olması gerekenden çok daha fazla insan etrafta dolaşıyordu. Yaşlı bir kadın, önüne gelen herkese sarılıyor, bir çocuk elindeki balonlarla hoplaya zıplaya koşuyordu.

Sistemde yaşanan terslik tam olarak buydu, tam önündeydi. Hatıralar iç içe geçmişti. Küçücük bir alan kaplaması gereken kişiler, hatıralar etrafa yayılıyordu.

“Nasıl? Bu nasıl oldu böyle?”

Mahkum kıyafeti giymiş adam üstü açık bir spor otomobille Mira’nın üzerine doğru geliyordu. Son anda sergilediği refleks ile kendisini kenara attı. Adam arabada ayağa kalktı ve bağırdı.

“İsyan. Şimdi isyan zamanıdır. Zengin her yerde zengin, fakir her yerde fakir olamaz. Bu düzen değişecek.”

Mira, etrafa bakındı. Her tarafta kapılar ortaya çıkıyordu. Savaş alanına dönmüş olan meydanda bulunan insanlar rastgele kapılara girip çıkıyor. Kendilerine ait olmayan bölgelere giriyorlardı. Kimin nereye, neyin kime ait olduğu belli değildi artık.

Hatıralar iç içe geçiyor, alt seviyedekiler üst taraftakileri yıkıyordu. Mira, şimdi anlamıştı. Kimse kendisi için sınırlanan bölgede kalmamıştı. Herkes daha fazlasını istiyordu. Hafıza bölgeleri ele geçiriliyordu. Bir şekilde haber vermeliydi. Bozulan bölümlerin kesinlikle silinmesi gerekiyordu. Yoksa bütün sistem çökecekti.

“Beni çıkarın artık. Sorunu buldum,” diye bağırdı. “Hayır, hayır. Beni duyamazlar.”

Kimin hafıza alanındaydı? Dışarıdakiler nereye bakacaklarını biliyorlar mıydı? Etrafta yazacak bir şeyler aradı. Birilerinin gözüne sokup gösterebileceği…

Geldiği kapıdan dışarı çıktı. Aynı sokaktaydı. Ama bu sefer kalabalıklaşmıştı. Yer sallanıyor, binalar yıkılıyor, sistem çöküyordu. Mahkum, spor arabasıyla Mira’nın önünde durdu. Onu görebiliyor olmaları gerekiyordu. El sallamaya başladı. İki elini yanlara açıp kapatarak bitirin işareti vermeye çalıştı.

“Sen buraya ait değilsin,” dedi mahkum.

“Hayır, hayır. Ben sadece yardımcı olmaya çalışıyorum.”

“Yardıma ihtiyacımız olduğunu nereden çıkardın?” dedi ve güldü mahkum. “Bence senin yardıma ihtiyacın olacak.” Eliyle yan tarafı işaret etti. Ucu bucağı gözükmeyen bir insan seli üzerine doğru geliyordu.

“Çıkarın onu oradan,” diye bağırdı güvenlik sorumlusu. “Son görüntüyü gördünüz.”

“Beyin sinyalleri çok azaldı,” dedi doktor. “Şimdi çıkarırsak ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Sinyallerin tam olması şart.”

“Yüzlerce müşteriden Mira’nın görüntüsünü almaya başladık. Son yaptığı işaretleri gördünüz.”

“Çok riskli. Sinyallerin normale dönmesini beklemeliyiz.”

Odanın her tarafını alarm sinyalleri kapladı. Kırmızı ışıklar yanıp sönüyor, her saniye kulakları sağır eden bir ses tekrarlıyordu.

“Her şey çökmek üzere,” dedi güvenlik sorumlusu. “Bir şeyler yapmalıyız.”

Bir an sessizlik oldu. Işıklar ve sesler normale döndü. Ekranlarda bir yazı belirdi.


Yetersiz Saklama Alanı. Otomatik silme işlemi başlatmak ister misiniz?

Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder