Hesaplamalarımı tekrar kontrol ettim. Bu sorunun da üstesinden geleceğime eminim. Çaresizce oturup beklemeyeceğim.

“Ne duruyorsun?”

“Hesaplama yapıyorum işte.”

“Hiçbir bok yapamazsın.”

“Sen ne anlarsın ki? Yeterli yiyeceğim ve bol bol vaktim var. Sadece biraz sessizlik istiyorum.”

“İşte buna gülerim. Önünde çok uzun sürecek bir sessizlik var ve hatta tam bir sene sonra senin de sesin çıkmayacak.”

“O zamana kadar rahat olursam fazlası da olabilir.”

“Bu durumda kendini nasıl işe verebiliyorsun şaşıyorum.”

Biraz uyumam gerekiyor. Kesinlikle iyi gelecektir. Diğer şeylerle sağlam kafayla ilgilenebilirim. Kendimi bağladığım kemeri çözdüm ve havada süzülmeye başladım. Kontrol panellerine dikkat ederek ayaklarımı ön tarafa yaslayıp ittim. Önümdeki dar silindire doğru ivmelendim ve hiçbir yere dokunmadan içinden geçtim. Duvarın içine yerleştirilmiş yatağımı neredeyse hiç güç kullanmadan açtım.

Boşluk hissini seviyorum. Buraya gelmeden önce hep hayalini kurduğum bir şeydi. Çok az enerji harcayarak bir yerden bir yere gitmek, tek elle ağırlıkları kaldırabilmek… Hayatım boyunca fiziksel güç isteyen şeylerde başarılı değildim. Kafamı kullanarak dünyayı yerinden oynatabileceğimin farkındaydım. Şimdi o güce sahibim.

“Hala düzgün düşünemiyorsun.”

“Yatağıma uzandım ve biraz uyuyacağım. Kesinlikle iyi gelecektir.”

Aniden yattığım yerden havalandığımı fark ettim. Uyku tulumumu yatağa bağlayan kemerleri bağlamayı unutmuştum. Kimse uyurken boşlukta süzülmek istemez. Hem rahatsız, hem de tehlikeli.
Bir süre dinlendikten sonra uyandım. Burada sabah ve akşam kavramı olmadığı için kendi düzenimi kurmak zorundaydım. İlk geldiğimde en zorlandığım şeylerden birisiydi ama artık alıştım. Işıkların 12 saatlik döngüsü de çok faydalı oldu.

“Portakal suyu?”

Sanki sabah kahvaltısında içebileceğim başka bir şey varmış gibi.

“Evet, portakal suyu içeceğim.”

Burası en başından beri o kadar düzenli ki, insanın uyum sağlamaması imkansız. Sabah, öğle, akşam içecekler belli, yiyecekler belli. Kalori oranları belirlenmiş. Proteinler ve karbonhidratlar ihtiyaca göre ayarlanmış durumda. Çalışma saati, spor saati, dinlenme saati. Tüm program düzgün bir yaşam için tasarlanmış.

“Sıvı baloncuklarıyla oynamaktan hiç vazgeçmeyeceksin, değil mi?”

“Evet vazgeçmeyeceğim. Sanki başka bir eğlencemiz varmış gibi!”

Çocukluğumda yaptığım deterjanlı su karışımından baloncukları hatırlatıyor bana. Onlar hemen patlardı ama bu öyle değil. İstediğim kadar dokunup oynayabiliyorum ve son olarak ağzıma girmesine izin veriyorum. Portakalın tadı damağımda bir güzel dağılıp sonra boğazımdan iniyor.

Kahvaltı masasından kalkıp dar silindirden geçtim ve tekrar ana kumanda merkezine döndüm. Tekrar ve tekrar aynı sinyalleri gönderdim. Cevap gelmesi için yine dakikalarca bekledim. Üzerinden geçtiğim her enlem ve boylamda ümitlendim.

“Boşuna bekliyorsun.”

“Nereden biliyorsun?”

“Olanları gördün. Zeki olmakla övünürsün bir de. Sence şansın var mı?”

“Bence var. Bak hala yaşıyorum. Öyleyse hala şansım var.”

“Giderek daha komik ve daha beyinsiz olmaya başladığının farkındasın değil mi?”

“Hayır değilim. Beni biraz rahat bırakır mısın?”

“Yine garip hesaplar mı yapacaksın?”

“Evet.”

“Hiçbir işe yaramayacak.”

“Nereden biliyorsun ki?”

“Hala aşağıda yaşananlara inanmıyorsun değil mi? Kendi gözlerinle gördün.”

“Bana cevap verecek birilerinin olma ihtimali…”

Bir şeyler hesaplamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Böyle bir durumda olasılık hesabı ne işe yarayacaktı ki? Milyarda bir, on milyarda bir. Küçük olasılıklar gerçekleşebilir. Bir seferinde babama lotodan ikramiye isabet etmişti. Ona çıkma şansı da oldukça düşüktü ama kazanmıştı işte. Bir kere de olsa yaşanmıştı. Önümdeki süreye bakarsak ben de başarabilirdim.

Her yirmi dört saatte bir ateşleyicileri saniyenin onda biri bir süreyle ateşleyip açımı bir derece değiştirebilirim. Böylece önümüzdeki bir ay boyunca her yere ulaşmış olurum. Bunun dışında rotamı tamamen değiştirmek için de yeterince yakıtım kalır. Tabii kalan yörüngeden çıkmak için yetse bile tek seferlik bir atış olabilir. Hangi açıda, ne zaman, nereye doğru yapmalıyım?

“Düşünmeyi bırakıp rahatlamalısın.”

“Ben rahatım. Sadece doğru olanı yapmaya çalışıyorum.”

“Yine gerildin.”

“Evet.”

“Gerildiğin zaman ne olduğunu hatırlıyor musun?”

“Ahh.”

“İşte başlıyor.”

Kontrol panelinin önünden süzülüp yaşam alanına geri döndüm. Eksenleri ayarlayıp yatağın yatay kalmasını sağladıktan sonra kendimi tam karşımda duran bölüme fırlattım.

Burada yaşamın en zorlu kısımlarından biri tuvalet yapmak. Önce hortumu düzgün bir şekilde kullanmayı öğrenmek gerekiyor. Ardından da büyük deliğe oturmayı öğrenmek. İşin en önemli kısmı hedefi tutturmak. Gerisini gürültülü çalışan vakumlar hallediyor zaten.

Evde olsam tuvalette oturmak kafamın daha iyi çalışmasını sağlardı ama bu gürültüde düşünmek hiç kolay olmuyor. Zaten içinde bulunduğum durum da altımdaki çukurdan farksız.
Vakumların gürültüsünden kurtulduktan sonra hızla asıl işime geri döndüm.

“Bir sinyal sesi mi duydum ben?”

“Kesinlikle hayır. Tüm yaşananlardan sonra hala umudun olmasına şaşırıyorum.”

“Mutlaka birileri kalmıştır. Denemeden vazgeçmeyeceğim.”

“Bence kendine bir yöntem belirlemelisin.”

“Bir planım var.”

“Yine komiksin. Ben kurtulma planından bahsetmiyordum. Kendine bir ölüm yöntemi bulmalısın. Ben olsam neyi tercih ederdim? Havasızlıktan boğulmak, bilmediğim ilaçlarla doldurulmuş bir iğne… En zevklisi sonsuz boşlukta süzülmek olurdu. Basınç farkı, radyasyon yanığı, biraz kan.”

“Hiç birini beğenmedim.”

“Eh birini seçmek zorunda kalacaksın.”

“Nereden biliyorsun?”

“Giderek daha da saçmalamaya başladın da ondan. Hem zaten tüm o yaşananları gördükten sonra…”

Kendimi tekrar ana kumanda koltuğuna bağladım ve sessizliğin içinde düşüncelere daldım. Gördüklerimin bir kabus olmasını istedim. Mümkün olduğunca çabuk kurtulmak, uyanmak istedim ama olmadı.

Hayalimdeki görev bu değildi. Güneşin dünyanın üzerine yansımasını görmek istiyordum. Işıklar Atlantik Okyanusunda dalga dalga parlarken kıta Avrupa'sının karanlığa gömülmesi ve dakikalar sonra Amerika’nın gündüz ışıkları ile aydınlanması. Dünya’ya bakmadığım zamanlarda sonsuz karanlığın içinde çıplak gözle seçilebilecek kadar parlak yıldızların varlığı. Sadece bunlar için bile kabul edilebilecek bir görevdi.

Şimdi ise aşağı baktığımda gece ışıldayan şehirleri göremiyorum. Gündüz olduğunda beliren insan yapımı güzellikleri göremiyorum. Sadece toz ve gaz bulutları.

“Bence iyi bile dayandın.”

“Ne demek şimdi bu?”

“İlk gördüklerinden sonra çoktan vazgeçmeliydin.”

İlk gördüklerim… Önce tek bir mantar bulutunun yerden yükseldiğini gördüm. Sonra yer kontrol ile bağlantıya geçtim. Bilgi vereceklerini, endişe etmeme gerek olmadığını söylediler. Saatler sonra bir diğer mantar bulutu. Ardından görebildiğim  her açıdan onlarca, belki yüzlerce mantar bulutu yükseldi yerden göğe doğru.

Yer kontrol sessizliğe gömüldü. Kimse sinyallerime, mesajlarıma cevap vermedi. Haftalardır deniyorum.  Uzay istasyonunun yörüngesini milim milim değiştirip tüm dünyaya ulaşmaya çalışıyorum.

Tek başıma burada kaldım. Tüm evrende insan türünün yaşayan tek örneğiyim. Artık buna dayanamıyorum. Kafamdaki ses susmuyor. Ben sonu gördüm.





“Belki de o gün bugündür.”

“Kafayı mı yedin sen? Hayır, kesinlikle yapmam böyle bir şey.”

“Tamam, peki seni zorlamayacağım ama tam iki günümüz var biliyorsun.”

“Belki de ben hiç yapmayacağım.”

“Hadi gel. Dışarı çıkalım.”

Dudaklarıma bir öpücük kondurduktan sonra elimden tutup çekti beni. Ortamda çalan yüksek sesli synth müziğini zaten hiç sevememiştim. Çılgınlar gibi dans eden kalabalığın arasından geçip dışarı çıktık. Sokakta da bir sürü değişik tip dolaşıyordu ama hiç birisi içeridekiler kadar marjinal gelmiyordu gözüme.

“Ne yapmak istersin?” diye sordu bana. “Biliyorsun bir saat sonra çıkacağım.”

Karşımda duran güzelliğe baktım.

“Biraz endorfin iyi gelebilirdi.”

“Tam bir zevk düşkünüsün. Bir araba çalmaya ne dersin?”

Korktuğumu itiraf etmeliyim. Saçmaladığım çok olmuştu ama böyle bir riske girip tüm kazandıklarımı da kaybetmek istemiyordum.

“Bilemiyorum.”

“Hadi ama,” dedi ve boynuma sarıldı. Burnunu burnuma değdiriyordu. Bir elini kaldırıp saatine baktı göz ucuyla. “Tam 46 saat kaldı. Sonra her şey değişecek. Yeni bir dönem başlayacak. Etrafına bir bak.”

Gerçekten haklıydı. Dünya çıldırmış gibiydi. Mor pembe ışıkların altında iç içe geçmiş bedenler durmadan hareket ediyordu. Dünya bir insan seli olmuş akıyordu. Son ses çalan müzikler, kahkahalar, çığlıklar… Uyumsuz bir orkestra gibiydi duyulanlar. Serotonin her yerdeydi.

“Tamam,” dedim. “Ne istersen yapalım.” Her şeyi kaybetsem bile ne fark ederdi ki? Belki saatler sonra her şey ve herkes sıfırlanacaktı, belki de kaldığı yerden devam edecekti.

“Önce benim yerime gidelim. Üstümüzü değiştirmemiz lazım. Parti kıyafetleri ile hiç rahat olmaz.”
Kabul ettim. Yine elimden tutmuş beni sürüklüyordu. Kısa kesilmiş sarı saçlarına bir kirpi gibi şekil vermişti. Beyaz gömleğinin içinden siyah sütyeni gözüküyordu. Tanıdığım süre içerisindeki kişiliğine gayet uygundu. Bir öyle bir böyle. İç içe geçmiş yin ve yang.

“Buradan çıkınca ne yapıyorsun?” diye sordu.

“Aslında fazla çıkmam. Bir şey de yapmam.” Suratım düşmüştü.

“Hadi ama salgıladığın noradrenalinin kokusunu buradan alabiliyorum. Amacım seni sinirlendirmek falan değildi.”

Gerçekten dediği gibi mi hissetmiştim? Bilmiyorum. Sadece dışarıda olmayı sevmiyorum. Gerçek olamayacak kadar kötü geliyordu bana.

Bir süre daha el ele yürüdükten sonra yüksek binaların sıkıştırdığı sokaklardan daha geniş caddelere ulaştık. Hologram reklamlar artık metrelerce yukarıda değil yer seviyesindeydi. Her biri farklı bir maceraya davet ediyordu bizi.

En göze çarpan villanın önünde durduk.

“Burası mı?” dedim.

“Evet. Şaşırdın mı? Zamanında çok kazandım ama umurumda değil. Nedenini biliyor musun?”

“Bilmiyorum.”

“Hadi içeri gel, sana anlatacağım.”

Kapıdan geçtiğimde farklı bir dünyada olduğumu anlamıştım. Dışarıdan görünen ihtişam içeride kaybolmuştu. O kadar sadeydi ki…

Topuklu ayakkabılarını girer girmez çıkarıp fırlattı. Hemen ardından mini eteğini aşağı indirdi.

“Sirena,” diye seslendim arkasından. “Gerçekten çıkmak zorunda mısın?”

“Evet. Burada olmak istemiyorum. Özellikle de herkesin inandığı yeni döneme geçiş sırasında.”

Durmuştu. Öylece kalmıştı. Bir şey düşünüyordu. Moralini bozan bir şey vardı ama o kadar karmaşık hormon kokusu alıyordum ki emin olamıyordum.

“Hadi içeri gel. Senin de üstünü değiştirelim. Mutlaka sana uygun bir şeyler de vardır burada.”

Bembeyaz ve boş koridorda yürüdüm. Işıklandırmanın nereden yapıldığını bile anlamamıştım. 
Sonunda loş yatak odasına girdim. Duvara gömülmüş dolabın içinde kıyafetlere bakıyor, eline geçirdiği bazılarını yere fırlatıyordu. Bana döndü ve gözlerimin içine baktı.

“Keşfettiğim şeyi söylemeden önce seni endorfin ile doldurmak istiyorum,” dedi. Yavaş adımlarla bana yaklaşıyordu. Şimdiden vücudumun salgıladığı hormonlar değişmeye başlamıştı. Eğildi ve parmaklarıyla elbisemin eteğini tuttu. Teslim olmuştum. Ellerimi yukarı kaldırdım ve tek hamlede üstümdekini çıkardı.

“Nyks,” diye fısıldadı kulağıma. “Bana adresini ver.”

“Bi…bi…biliyorsun ya.”

“Buradaki değil seni şapşal kız. Gerçek olanı.”

Ellerimi tuttu ve kalçasına yapıştırdı.

“Ne zamandır birlikteyiz Nyks? Birkaç hafta mı, birkaç ay mı? Senin yanında zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum bile. Keşke daha önce gelseydik buraya, keşke az sonra yapacaklarımızı daha önce yapsaydık. Artık her şeyi biliyorum.”

“Neyi biliyorsun? Neler oluyor?” diye sordum. Ellerimi arkasından çekemiyordum. Bir şeyleri açıklayacak mı diye gözlerinin içine baktım. Sessizce yalvarıyordum.

Benden bunu isteme. Beni gerçekten görme.

Ellerini sırtıma götürdü ve tek bir hareketle sütyenimi açtı. Tüm gücüyle beni kaldırdı ve yatağa bıraktı.

Dakikalar sonra ter içindeydik ve yan yana uzanmıştık.

“Belki,” dedi. “Belki buradan çıktıktan sonra bir daha gelmeyebilirim.”

“Ne yani beni terk mi ediyorsun?”

“Hayır, anlamıyorsun. Şu yeni dönem dedikleri şey, sandığımız gibi olmayabilir.”

“Diğerlerinden ne farkı olabilir ki? Bu on beşinci olacak.”

Yatağın yanına uzandı. Dijital sigarasını ve çakmağını aldı.

“İster misin?”

“Hayır sağol. Şu an hissettiklerimin bozulmasını istemiyorum.”

Güldü.

“İyiydi dimi?”

“Mükemmeldi.”

“Hadi bana adresini ver.”

“Gerçekten yapamam. Ne ile karşılaşacağın konusunda hiçbir fikrin yok.”

“Önemi de yok,”dedi ve sigarasını içine çekti. Canı sıkılmış bir şekilde dumanı dışarı verdi. 

“Gerçekte nasıl birisin?” diye sordu.

“Buradaki gibi olmadığım kesin. Hem kim aynı ki?”

“Ben öyleyim.”

Şimdi gülme sırası bendeydi.

“Hadi ama kimse kendisi olamaz.”

“Ben öyleyim ve birazdan çıkacağım. “ Saatine baktı. “44 saat kalmış. Eğer yaşadığın yer bana çok uzaksa sana yetişemeyebilirim.”

Ayağa kalktı ve camın kenarındaki masanın yanına gitti. Bulduğu öylesine bir kağıda bir şeyler yazdı ve bana getirdi.

“Al bu benim adresim ve telefon numaram. Gel beni bul veya buradan çıkmaya karar verirsen ara ben gelirim. Şimdi çıkıyorum Nyks. Seni gerçekten sevdim.”

Dudakları dudaklarıma yapıştı. Öpüşmemiz o kadar uzun sürmüştü zaman kavramımı kaybettim. Hiç bitmesin istiyordum. Sonra aniden çekildi üstümden. Yatağın kenarına geçti ve göz kırptı. Bir an sonra ise yoktu. Dijitalden çıkmıştı. Elimde bir adres ve bir numara ile öylece kalakaldım.

Camın yanına geçtim ve dışarı baktım. Uzun uzun düşündüm. Renkli şehir, pembe ve mavi neonlar, yeni dönem için çıldıran, şehvet ve zevk içinde yuvarlanan insanlar. Hayır, bu şekilde bitemez.

Dijitalden çıktım. Etraf leş gibi kokuyordu. Bağlantı gözlüklerimi çıkardım ve yanda bulunan bir tuşla yatağın arkasını dik konuma getirdim. İçerideyken sondam dolmuş, torbası patlamış ve idrar dışarı taşmıştı. Rezillik.

Yakınımdaki tekerlekli sandalyeye uzandım ve oturabileceğim bir konuma getirdim. Kendimi sandalyenin üstüne yerleştirdikten sonra patlak torbayı aldım ve çöpe attım. Dolaptan yeni bir tanesini alırken elimde çok az kaldığını fark ettim.

Telefona sarıldım ve medikal marketin numarasını çevirdim. Ahizeyi bilgisayarımın ses çıkış bölümüne yerleştirdim. Yazmaya hazırdım. Kimse açmıyordu. Camdan dışarı baktım. Sokaklar bomboştu. Çöplere günlerdir dokunulmamış, arabalar gelişi güzel ortada bırakılmıştı. Dünyadaki herkes dijitaldeydi. Sanki hayvanlar bile oradaydı.

Bir gariplik vardı. Çöpleri karıştıran kediler olmalıydı, ağaçlarda kargalar. Etraf o kadar sessizdi ki, rüzgarı duyabiliyordum.

Eczaneleri de kapatmamışlardır herhalde diye düşündüm. Hemen nöbetçi olanı bulup aradım. Yine cevap yoktu.

Gerçekte olduğunu bildiğim tek kişiyi, Sirena’yı arayabilirdim. Adresini düşündüm. Bulunduğum yere bir saat mesafedeydi. Çağırsam gelir miydi? Öyle yapacağını söylemişti. Numarasını çevirmeye başladım ama bir an sonra vazgeçtim. Bilgisayarın dijital sesini duyduğunda ne olacaktı? Peki ya beni gördüğünde?

Dijitale geri dönebilirdim. Gerçekte olanları unutup, Sirena’yı unutup oraya geçebilirdim. Sonra herkes gibi ben de beklerdim. Yeni dönem başlar ve her şey eskisi gibi olurdu. Sadece o gelmeyecekti. Hayır, yokluğuna katlanamam.

Hızlıca bir mesaj attım ve adresimi verdim. Sonuna da ben Nyks diye ekledim. Gerçekten gelir miydi?

Burnuma kötü kokular gelince hatırladım. Etrafa yayılan idrarı temizlemeliydim. Hemen bir bez buldum. Sandalyemden aşağı kaydım ve yere uzandım. Tek kolumun üstünde bezle silmeye çalıştım ve olan oldu. Pisliğin içinde yüzüstü yatıyordum. Kollarım eskisi kadar kuvvetli değildi.

Duşa girdim ve üstümdekileri değiştirdim. Hiçbir şey yapmadan beklemek en iyisiydi. Zaten beni görür görmez kaçıp gidebilirdi. Etrafı temizlemenin ne anlamı vardı ki?

Zaman hem dışarıda hem de içimde durmuştu. Dakikalar geçiyordu ve neredeyse bir saat olmuştu.

Gelmeyecek, gelmeyecek.

En iyisi yatağa geri dönüp tekrar dijitale girmekti. Birisi kapıyı mı çaldı?

Evet. Gerçekten birisi kapıya vurmuştu ve şimdi tekrar vuruyordu. Sandalyemin tekerleklerini çevirdim. Derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım.

İşte karşımdaydı. Neredeyse dijitaldeki ile aynıydı. Kısa sarı saçlarını dikmemişti ve üzerinde gösterişli kıyafetler yerine kirli yırtık bir kot pantolon, bir tişört ve deri bir ceket vardı.

“Nyks,” dedi.

Çok şey söylemek istiyordum ama söyleyemiyordum. Elimle bir işareti yaptım ve masanın üstünde duran bilgisayarı aldım. Hızla tuşlara tıkladım. Dijital ses benim yerime konuştu.

“Sirena.”

Gülümsedi.

“Dijitaldeki kadar esprili bir kız… Şey yani bir adamsın.”

“Üzgünüm.”

“Önemli değil. Kimse gerçek değil orada. Bunun farkındaydım. Aslında herkes biliyor ama kimse görmek istemiyor.”

“İçeri girmek ister misin?” Yazdım.

“Tabii."

“Bir şey ikram etmek isterdim ama hiçbir şey kalmamış. Üzgünüm. Seni sürekli hayal kırıklığına uğratıyorum.”

“Takma kafana. Hem sana göstereceklerim çok daha önemli. Bence burada bile durmamalıyız, dışarı çıkmalıyız.”

“Bana bir şey söylemek istiyordun Dijital’de. Neydi o?”

Cebinden bir kaç kağıt çıkardı.

“Buna hazır mısın, bilmiyorum. Öğrendiğinde ne yapacaksın onu da bilmiyorum ama yine de göstereceğim sana. Tek başıma olmak istemiyorum Nyks. Tek başıma olmak istemiyorum.”

Neredeyse ağlamak üzereydi. Kağıtları bana uzattı. Elime aldım ve okumaya başladım.

Şirket içi yazışmalardı. Dünyayı terk etmekten, herkes için yeterli zaman olmadığından bahsediyordu. İlk başta anlam veremedim. Sonra yazılanların anlamsız olabileceğini veya bir çeşit şaka olabileceğini düşündüm.

“Sadece bunlar bir şey ifade etmiyor,” yazdım ve bilgisayar benim yerime seslendirdi.

“Benimle gel,” dedi. “Benimle gel ve sana göstereyim.”

“Tamam.”

Üzerime bir mont aldım ve hazır olduğumu belli edecek şekilde kafamı salladım. Şimdi güzel vücuduyla önümde yürümek yerine sandalyemi itiyordu. Sokakta duran güzel bir spor arabanın yanında durduk. Kapısını açtı ve beni kucakladığı gibi koltuğa oturttu. Sandalyemi arkaya koydu ve direksiyona geçti.

Kucağımdaki bilgisayarda yazmaya başladım. “Nereye gidiyoruz? Bana ne göstereceksin?”

“Önce bir markete uğrayalım. Kendimize yiyecek bir şeyler alalım. Sonra görürsün.”

“Her yer kapalı. Herkes Dijital’de. Sanki dünya durmuş gibi.”

“Biliyorum. Bak ne yapacağım.”

Arabayı yavaşlattı ve park halindeki diğer arabaların üstüne sürmeye başladı. Bir sağ taraftakilere bir sol taraftakilere sürtüyorduk. Ardından kaldırıma çıktık. Kapıya sıkıca tutundum.

Çöp kutusuna çarptık. Çarpmamızla havaya fırlayıp üstümüzden geçmesi bir oldu. Etrafta kimse yoktu. Kimsenin umurunda değildi. İstediğimizi yapıyorduk. Herkes bağlıydı. Gerçekliği bırakıp, Dijital’de yeni dönemi bekliyorlardı.

Bir marketin önünde durduk.

“Hemen gelirim,” dedi ve gitti. Dakikalar sonra bir market arabasını ağzına kadar doldurmuş olarak çıktı dışarı. Hepsini bagaja attı ve yanıma oturdu yine.

“Şimdi Seyir Tepesine çıkacağız,” dedi.

Yıllardır gitmediğim bir yerdi. Gerçeği söylemek gerekirse çok uzun süredir evden de çıkmamıştım.

Tepeye vardığımızda beni tekrar sandalyeme bıraktı ve itmeye başladı. İçerisine bozuk para atıldıktan sonra çalışan teleskopların önünde durduk.

“Bak Nyks.”

“Nereye? Manzaraya mı? Teleskoplara mı?”

Aletlerden birine bozuk para attı ve bana döndü.

“Günlerdir geliyorum buraya sen de bak hadi.”

Gözümü dayadım ve baktım. Bir gök cismi görüyordum. Ay’a benziyordu.

“Ay mı?” diye sordum.

“Kesinlikle değil.”

“Ne peki? Bir gezegen mi?”

“Hayır, bir göktaşı ve giderek yaklaşıyor.”

Öylece kalakaldım. Hani şu dinozorları yok ettiği söylenen türden bir şey miydi? Belki de daha küçüktür. Belki bir zararı yoktur. Şaşkın bakışlarımı gördü.

“Evet. Düşündüğün gibi, dünyaya çarpacak ve sonra…”

“Herkes dijitalde ve kimsenin haberi yok mu?”

“Bence yok. Haberi olanlar da gitmişler.”

“Nereye?”

“Bilmiyorum. Dünya’yı terk etmişlerdir.”

“Ya biz?”

“Biz kimsenin umurunda değiliz. İnsanlar Dijital’de yeni dönemin geldiğini düşündüğü anda…”
Cümleyi tamamlayamadı.

“Ne yapacağız? 36 saat kalmış,” diye yazdım bilgisayara.

“Yiyeceğimiz var. Sen ve ben buradayız.”

Elimi tuttu. Teni tenime belki de ilk defa temas etti. Gerçek sıcaklığını hissettim.

“Seni seviyorum,” dedi bana. Gözlerim doldu. Evet, orada kalmalıydık. Birbirimize sarılmalı ve beklemeliydik.

“Ben de,” yazdım. 

Dudaklarıma yapıştı ve dakikalarca öpüştük. Yanımda bir banka oturdu. Elimi sıkıca kavradı ve beklemeye başladık. Kaçınılmaz sonu, önümüzdeki tek gerçeği.





Bir mermi ile düşüncelerim arasındaki mesafe bir namlu kadar. Böyle bir durumda hep hayatımın film şeridi gibi gözümün önünden geçeceğini düşünürdüm. Bir miktar yanılmış olabilirim. Bunda biraz da benim kabahatim var. Önemli olabilecek bir sürü olayı son birkaç saate sığdırabilmek büyük başarı oldu. Tüm bunların sonucu ise tam bir hayal kırıklığı.

Kafama dayanmış bir altıpatlar varken halâ umudum var. Ne de olsa, ben de karşımdakinin kafasına aynı marka ve aynı model bir silah dayamış durumdayım. Her türlü kazanan da kaybeden de ben olacağım gibi hissediyorum. Peki, bu noktaya nasıl geldim? Bana kalırsa tüm her şeyin sorumlusu spiral.

Sıfır Noktası…

Hayatımın on yılını harcadığım çalışmalarımın sonuna gelmiştim. O gün yardımcım ısrarla bana karşı çıkıyordu.

“Profesör, lütfen. Cihazı denemenin başka yolları da olabilir. Aklıma bir sürü fikir geliyor, sizin de bunları düşünebileceğinizden eminim. Neden?”

“Denemek zorundayım genç dostum. Kaybedecek bir şeyim yok.  O talihsiz güne geri dönmeliyim. Son bir defa ona bakmalıyım. Mümkünse koklarım, mümkünse dokunurum, bir kez daha.”

“İnsanlık tarihini değiştirecek bir buluş bu, profesör. Eğer başarılı olursanız tekrar denemeden önce her şeyi gözden geçireceğiz. Lütfen, bana söz verin.”

“Daha iyisini yapıyorum. Şuradaki hafıza kartında tüm çalışmalarım detayları ile var. Eğer başıma bir şey gelirse de devam edebilirsin.”

Yardımcımın endişesi her halinden belliydi ama yapmak zorundaydım. Belki bir fırsatım olurdu. Ufak bir uyarı.

“Profesör, lütfen ayarları yapmama izin verin. Sadece bir saniye kalacaksınız. Bir an. Daha fazlasında neler olacağını bilemeyiz.”

“Haklısın. Al bakalım. Tam tarihi ve saati tablete girdim. Gideceğim yerin koordinatlarını da girdim. Sadece orada kalacağım süreyi sana bırakıyorum.”

Genç adam, U.Z.A.B. adını verdiğimiz cihazı 1 saniyeye ayarladıktan ve parmak iziyle kilitledikten sonra bana uzattı.

“İyi şanslar profesör.”

“Teşekkürler.”

Düğmeye bastım ve oradaydım. Bir an, bir saniye. Sevgili eşimin tam arkasında. İkimize kahvaltı hazırlıyordu.

1 Noktası…

O sabahı her gün, kafamın boş olduğu her an düşündüm. Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkamaya gitmiştim. Sevgili eşim benden önce davranmış ve ikimize güzel bir kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu. Henüz mutfağa girmeme birkaç adım kalmıştı ki sesini duydum.

“Yine gizlice arkama geldin ve beni mi korkutacaksın?”

Ardından odaya girdim.

“Bana mı söyledin?”

“Ah, ben de seni tam arkamda sanmıştım. Gel otur bakalım. Omletimiz hazır.”

Afiyetle yemiştik yumurtalarımızı. Güneş henüz etrafı aydınlatmamıştı. Ben biraz daha keyif yapacaktım. O da işe geç kalmamak için hızlıca kahvaltısını bitirip hazırlanmıştı. Son öpücüğü o zamandı, son kez orada pembe dudaklarını hissetmiştim.

O an o kadar kısa sürdü ki, kendimi tekrar yardımcımın yanında buldum. Heyecanla sordum.

“Bir şey değişti mi? Bir farklılık oldu mu? Bir şeyi etkiledik mi?”

Bana gülüyordu.

“Hiçbir şey olmadı Profesör. Hiçbir şey değişmedi. Peki ya siz? Gerçekten o ana döndünüz mü?”

“Ah, o kadar yakındım ki… Ama çok kısa sürdü.”

“U.Z.A.B. bir mucize. Ben de denemek isterim. Gitmek istediğim tarihlerin ve koordinatların bir listesini yaptım bile.”

Duyduklarımla kendimi toparlamam bir oldu.

“Bugünlük bu kadar yeter. Artık evine git. Uzay zamanda nasıl bir değişiklik yaptığımızı henüz gözlemleyemedik. Belki de hiçbir şeye dokunmadık. Hadi durma git artık.”

“Ama profesör?”

“Hadi git diyorum. Yoksa seni zorla kapının dışına atarım.”

İstemeyerek de olsa gitmişti. Yalnız kaldığıma göre tekrar deneyebilirdim. Arkamı döndüğümde kendimle baş başaydım. Tekrar yapmamam gerektiğini biliyordum. Ama içimdeki ben isteğimi bastıramıyordu. Yine sadece bir anlığına. Belki sesimi duyurabilirdim. Artık cihazı daha farklı ayarlayabilirdim. Tecrübe kazanmıştım ve o gün evden çıkmasını engelleyebilirdim.

1 Noktası…

Tam kapıdan çıktığı anda oradaydım.

“Gi…” diyebildim sadece ve U.Z.A.B. beni geri getirdi.

Evet, hatırladım. Kapıdan çıkarken geri dönüp sormuştu.

“Bir şey mi dedin?”

“Hayır,” demiştim kafamı dijital gazeteden kaldırmadan. Kapının nazikçe kapandığını hatırlıyordum. Evden ayrılışının üzerinden henüz yarım saat geçmişti ki, telefonum çaldı. Ekrana baktım ve biricik eşimin beni aradığını gördüm. “Yine ne unuttu acaba,” diye düşünmüştüm.

Telefonu açtığımda bana ismimle hitap eden bir erkek sesi duymuştum. Telefonun sahibinin nesi olduğumu soruyordu. Eşi olduğumu söyleyince, sakin olmamı söyleyerek anlatmaya başlamıştı.

“Eşinizin kullandığı araç karşı şeritten onun tarafına geçen başka bir tanesi ile çarpıştı. Lütfen panik yapmayın. Her iki sürücü de hastaneye kaldırılıyor. Oraya gelirseniz size yardımcı olacaklardır.”

Sabahın erken saatlerinde muhtemelen uykusunu alamamış bir şoför karşı yöne geçmişti ve bu da tam eşimini oradan geçtiği an olmuştu. Bu nasıl bir tesadüf olabilirdi ki?

Tekrar denemeliydim. Evden çıkışını mı geciktirmeliydim? Yoksa arabasını biraz daha yavaş kullanmasını mı sağlamalıydım? Bunları nasıl yapabilirdim? O talihsiz saat ve dakikada orada olmasa ne olurdu?

Kendi kendime verdiğim tüm tavsiyelere ters düşecek bir hareket yaptım ve karşı şeride geçen adamın arabasına gitmeye karar verdim. Kazadan hemen önceye. Belki…Belki hiç olmamasını sağlayabilirdim. Karşı yoldan onun tarafına geçmesini engelleyebilirdim.

2 Noktası…

İki aracın birbirine çarptığı o uğursuz koordinatları ve tahmini kaza zamanını girdim. Sabahın köründe uykusunu tam almadan yola çıkan gerizekâlıyı durdurabilirdim belki.

Riski göze almıştım. Bu sefer daha fazla kalıp başarabilirdim. Kendimle olan mücadelemi hatırladım. Doğru değildi, doğrusal olmalıydı. Neden aksi olsundu ki? Tüm hesaplamalarım doğrusal bir akış olduğunu gösteriyordu.

Minimum etki ile maksimum verimlilik almalıydım. 5-10 saniye işime yarayabilirdi. Belki de daha fazlasına ihtiyacım vardı. Ayarları yaptım ve düğmeye bastım.

İşte o adamın arabasındayım. Tüm düşüncelerim karışmıştı. Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Bir hareket yapmama gerek kalmadan beni fark etti.

“Neler oluyor be,” diye bağırdı ve arkasına dönüp bana baktı. Göz göze geldik. O katille göz göze geldik.

O andan sonra her şey çok hızlı gelişti. Karşıdan gelen arabanın ışıkları yüzüme vuruyordu. Eşimin arabası.

“Sen de kimsin? Nereden çıktın?”

Sürücünün dikkati dağılmıştı. Bana doğru bir hamle yapmaya çalıştı. Kendimi savunmak istemiştim ve arabanın savrulduğunu hissettim.

“Önüne baa…” diye bağırırken cümlemi tamamlayamadan bir karanlık çöktü üstüme.

3 Noktası…

Geri dönmeyi başarmıştım. Hemen etrafı kontrol etmek, değişen bir şeyler olup olmadığını öğrenmek istiyordum. O an odanın diğer ucunda duran kendimi gördüm. Elinde bir silah bana doğrultmuştu.

“Geleceğini biliyordum,” demişti karşımdaki ben.

“Nasıl? Ne yaptım ben?”

Tüm ayarlar doğruydu. Sadece birkaç saniye fazla zaman geçirmiştim. Yine de paralel bir evren oluşturmaması gerekiyordu. Hesaplama çok basitti. Yolculuğumu bir fenerden çıkan ışık gibi düşün. Arkadaki bir noktaya tutuyoruz. Bir an orada ve sonra yansıyor. Bu sırada farklı noktaya kırılmasını önlemek için tekrar yansıtıyoruz ve kaynağa geri dönüyoruz. İnce bir ayar ama başarılı olmuştu şimdiye kadar.

“Bunun olacağını söylemiştin.”

“Hayır, hayır. Buraya ilk defa geliyorum. Daha önce karşılaşmadık.”

“Karşılaştık. Tam yardımcımı gönderdiğim, deneyi tekrarlamak istediğim sırada geldin ve cihazdaki hatadan bahsettin. Bir daha karşıma çıkarsan da seni vurmamı istedin.”

“Sen de kabul mü ettin yani?”

“Eh, insan sadece kendisine güveniyor ve kendi kendime verdiğim bir tavsiyeyi tutarım.”

“O zaman bir daha gelirsem. Olduğum yere yakın bir yerde bulunmaya çalış ki, işimi hemen bitirebilesin.”

“Ben şimdi biti….”

U.Z.A.B.’ı nereye, hangi zamana ayarladığımı bilmeden çalıştırdım. Tekrar bir karanlık çöktü.

5 Noktası…

Gözlerimi açtığımda geri dönmüştüm. Kapıyı ve önündeki iki adamı gördüm.

“Ama profesör?”

“Hadi git diyorum. Yoksa seni zorla kapının dışına atarım.”

Yine doğru yer ama yanlış zaman. O an cihazdaki ve hesaplamalarımdaki sorun belirdi kafamda. Çözmek için ufak değişiklikler yeterli olabilirdi. En büyük hatayı uzay-zamanın doğrusal aktığını düşünerek yapmıştım ya da yapmıştık. Aklımı kaybetmek üzereydim. Daha fazla dayanamayacağımı biliyordum. Orada öylece düşünürken karşımdaki ben de bana bakıyordu.

“Niye geldin? Bir şeyler ters mi gitti yoksa?” diye sordu bana.

“Her şey, her şey ters gidiyor. Tamamen yanılmışız. Doğrusal değil. Bunu düşün ve sakın şimdi yapmayı planladığın şeyi yapma.”

“Ne planlıyorum peki?”

“Hadi ama ben senim. Biraz sonra ne yapacağını çok iyi biliyorum.”

“Açıkla o zaman. Anlat bana.”

“0,1,1,2,3,5…”

“Yani?”

“Neyse boş ver. Eğer bir daha gelirsem silahı al ve vur beni. Korkarım ki, tüm bu olanlara ben sebep oldum. Onu ben öldürdüm ve biraz sonra sen öldüreceksin.”

Ben birkaç ufak ayar yaptım ve beni dinlemeyeceğini bile bile karşımdakine de gösterdim. Bu sefer doğru yere ve zamana gidebilirdim. Doğrusal bir hareket yoktu ama rastgele de değildi. Gideceğim yer belliydi. Karanlık çöktü.

8 Noktası…

Silahımı hazırladım ve havaya kaldırdım. Aynı anda karşımdaki de havaya kaldırdı. Bir bütünün iki yarısı gibi duruyorduk.

Bir mermi ile düşüncelerim arasındaki mesafe bir namlu kadar. Böyle bir durumda hep hayatımın film şeridi gibi gözümün önünden geçeceğini düşünürdüm. Bir miktar yanılmış olabilirim. Bunda biraz da benim kabahatim var. Önemli olabilecek bir sürü olayı son birkaç saate sığdırabilmek büyük başarı oldu. Tüm bunların sonucu ise tam bir hayal kırıklığı.

Kafama dayanmış bir altıpatlar varken halâ umudum var. Ne de olsa, ben de karşımdakinin kafasına aynı marka ve aynı model bir silah dayamış durumdayım. Her türlü kazanan da kaybeden de ben olacağım gibi hissediyorum. Peki, bu noktaya nasıl geldim? Bana kalırsa tüm her şeyin sorumlusu spiral.

“Cevabı merak ediyor musun?” diye sordum karşımda duran kendime.

“Ediyorum.”

“Tek bir şartla söylerim.”

“Neymiş şartın?”

“Kesinlikle bir daha denemeyeceksin. Hatta U.Z.A.B.’ı yok et.”

“Nedenmiş o? Bir kez daha onu görmek istiyorum. Ona dokunmak, onu koklamak istiyorum. Sen bunları yaptın ve şimdi beni engellemek istiyorsun. Ben olsam ben de öyle yapardım.”

“Beni iyi dinle. Öyle bir şey yaptık ki, belki de ölümüne biz sebep olduk. Bilemiyorum. Kafam çok karıştı.”

“Bence ölümüne sen sebep oldun ve şimdi sen de ölmeyi hak ediyorsun.”

“Doğrusal hareket etmiyor. Bir Nautilus kabuğu, bir girdap, bir hortum veya galaksiler gibi. Bir spiral.”

“Bunu söylediğin iyi oldu.”

“Hayır, hayır. Sakın yap…”

“Kendime karşı sözümü yerine getirip, kendimi vurduğuma göre U.Z.A.B.’ın ayarlarını doğrusaldan spirale çevirip hep istediğim o ana gidebilirim artık. Onu bir kez daha görebilir, belki dokunur, belki de koklarım.”



Gece yarısını henüz geçmişti ama insanların, sanilerin ve kırmaların gürültüsü hala sokaklarda yankılanıyordu. Ay her zamankinden daha parlak geldi gözüme. Zaten onlar geldikten sonra her şey bir farklı olmuştu. Üstünde çalıştığım çer çöp, sokaklar ve hatta yıldızlar.

Dinlenme vaktim gelmişti. Böyle hissettiğimde her zaman Keçi’nin Yeri’ne giderim. Evet, doğru tahmin ettin, bir bar. Hani şu ayak üstü içki içtiğin ufak leş mekânlardan biri işte. Hava aydınlanmaya başladığı zaman kepenkleri indirip karardığında tekrar açan türden. Evimden bile daha çok zaman geçirdiğim yer.

“Hoş geldin dedektif.”

“Bana şöyle demekten vazgeçsen artık. Sıradan bir polisim işte.”

“Zor bir gün geçirdin herhalde, yine tersosun.”

Kafamı kaldırıp gülümseme numarası yapacak kadar bile gücüm kalmamıştı. Barın önündeki ilk tabureye attım kendimi.

“Her zamankinden mi?” diye sordu.

“Lütfen.”

Elinde tuttuğu bezi bardağın içinde bir kez daha çevirdikten sonra barın altına eğildi ve viski şişesini tezgâha bıraktı. Olduğu yerden hiç kıpırdamadan bir kolunu arkaya uzattı. Özel tasarım olduğunu milyon defa söylediği kare bardağı alıp önüme koydu.

“Biliyor musun dedektif, bu bardaklar…”

“Evet, evet.”

“Yok olmayacak. Senin günün gerçekten boktan geçmiş. Bu sefer hangi pislikleri karıştırdın?”

“Bilmek istemezsin.”

“Sen öyle diyorsan.”

Gördüğün gibi dünya ne kadar değişirse değişsin barmenler asla değişmez. Olan bitenden her zaman haberdar olmak isterler. “Öyle diyorum salak, pislik pisliktir işte,” demek istedim ama Keçi ile uğraşacak halim yoktu. Hem zaten benden uzun, benden kaslı bir adamla neden uğraşmak isteyeyim ki?

Boş duran bardağı işaret ettim ve cebimden biraz Moli tütünü çıkardım. Ben sarmayı bitirene kadar içkim hazırdı.

“Şu lanet şeyi burada içmesen. İnsan gibi bir tütün alsan olmaz mı?”

“Ne o? Artık sen de mi Sani karşıtı oldun?”

“Beni tanıyorsun dedektif, buraya para bırakan kimsenin karşısında olmam ben. İster Sani olsun, ister insan, ister kırma. Yeter ki kasayı doldursunlar. Ama işte sen bari o haltı içmesen.”

“Şimdi de annem mi oldun, Keçi.”

“Sana da bir şey söylenmiyor.”

“Hadi ama, biraz kafa dinlemeye geldim. Senin bebek yüzünle sohbet etmeye değil.”

“Söylediklerine dikkat etsen iyi olur.”

Keçi, kendisine bebek yüzlü denmesinden nefret ederdi. Sırf o şekilde hitap edilmemesi için bir sakal kondurmuştu çenesine ama o da işe yaramamıştı. Bu arada, keçi isminin sakaldan mı yoksa inatçılığından mı geldiğini gerçekten bilmiyorum. Her türlü, devasa barmeni tanımlayan bir lâkap işte.

Bir yudum ateş suyu ve biraz duman. Sonunda gözlerimi biraz da barın içinde dolaştırabildim. Klasik polis refleksi ile etrafı kolaçan etmek de diyebiliriz. Arkada bir masada iki Sani oturmuş dik dik bana bakıyordu.

Sanki dünya yeterince kalabalık bir yer değilmiş gibi bir de bu bilmem ne gezegeninden gelen mültecilerle uğraşıyorduk. İlk geldikleri zamanı saymazsak çok sorun olmamışlardı. Kırılgan kemikleri, soğuğa dayanıklı derileri ile pek savaşçı bir yapıya sahip değillerdi. O dönemde, insanların korkuları yüzünden birer hayvan gibi avlanmışlardı ama sonra kurallara uyabilen hayvanlar oldukları anlaşıldı da katliam sona erdi.

Tekrar Keçi’ye döndüm.

“Öyle bağıra bağıra dedektif dersen hiç istemediğim dikkatleri üstüme çekmeyi başarırsın işte.”

“Bence ondan bakmıyorlar sana.”

“Neden bakıyorlar peki?”

Parmağıyla montuma dokundu.

“Ne bu eski şey yüzünden mi? Savaş zamanından kalma.” Son cümlemi özellikle bağırarak söyledim ki, duysunlar. Cani değiliz sonuçta. Hem zaten artık Sani derisinden kıyafet yapmak da yasak.

Aslında hep bir trençkotum olsun isterdim. Hani şu antika filmlerdeki dedektiflerin giydiğinden. Şimdilerde o tarz kıyafetler bulmak hem zor hem pahalı. İçki ve tütüne vermek varken neden antika bir kıyafete harcayacaktım ki paramı?

Viskimi tek seferde bitirdim. Arka masadan gelen Sani dilinin gürültülü ve boğuluyormuşçasına tonundan rahatsız oluyordum. Göz kapaklarımın ise kurşun gibi  ağırlaştığını hissedebiliyordum.

Giderek artan gerginliğime son noktayı Sani'lerin birbirine çarpan vücutları koydu. İki kalın, sert derinin çarpışması. Ölen bir Sani’nin betona düşmesi sırasında çıkan ses ile iki tanesinin birbirlerine çarpması arasında hiç fark yoktu. Aynı tok ses.

Daha fazla dayanamayacağımı anlayıp ayağa fırladım. Para çıkarmak için elimi montumun cebine attığım sırada Keçi beni durdurdu.

 “Hadi ama senden para almadığımı biliyorsun.”

“Biraz önce kasa dolsun diyordun.”

“Lafın gelişi söyledim. Bu arada istersen arka tarafta yatabilirsin, sana her zaman açık.”

“Sağol. Biraz hava alıp, dönerim.”

Dışarı çıktığımda sokaklar biraz sakinleşmişti. Gürültüler azalmış, insanlar ve Saniler evlerine çekilmişti. Etraf kırmalara kalmıştı. Şimdi soracaksın kırmaları nasıl anlıyorsun diye. Çok basit. İnsan ve Sani çiftleşmesinden çıkacak iki olasılık vardı. Lacivert ten rengi ve sağlam kemikler, insan derisi ama kırılgan kemikler. Derilerinden farkı görmemek imkansızdır zaten. Kemikleri anlamak için de süper destekli ayakkabılarına bakmak yeterli olur. Eh, her manyaklığın bir getirisi bir de götürüsü oluyor demek ki.

Çevrede ne kadar dolaştığımı hatırlamıyordum. Hava aydınlanmak üzereyken karakola yürümeye karar verdim. Sabah erkenden işe başlarsam biraz övgü alırdım herhalde. Henüz birkaç sokak ve bir caddeyi geçmiştim ki, kırmızı mavi lambaların ışığını fark ettim. Hemen karşımdaki çıkmazı kapatmışlardı.

Çektikleri bantlara bakılırsa bir cinayet vakası daha olabilir. Hay aksi. Patron beni defalarca aramıştır kesin.

Hızlı adımlarla yolun karşısına geçtim. Birkaç meraklı göz olayı izlerken memurlar da incelemelerini yapmaya çalışıyordu. İnsanların arasından geçip diğerlerinin yanına ulaşmaya çalıştım ama bir polis memuru tarafından durduruldum. Beni fark eden olay yeri inceleme hemen müdahale etti.

“Bırak gelsin. O bizim uzmanımız.”

Beni yüzlerinde memnun bir gülümsemeyle karşıladılar.

“Eee, dedektif bak bakalım olay nasıl olmuş? Ne düşünüyorsun?” diye sordu içlerinden biri. Yerde yatan kırmanın cesedine baktım.

“12 bıçak darbesi. İyice bakarsanız, bir şeyin çalınmadığını göreceksiniz. Bu vahşice işlenmiş bir nefret cinayeti. Bunu yapan her kimse kırmalardan nefret ediyor olmalı.”

“İyi tahmin,” dedi memurlardan  bir tanesi. Diğeri de onu desteklercesine gevrek bir şekilde güldü.

“Şef bu işi bana verecektir kesin. Ben biraz etrafta dolaşıp, gören duyan birileri var mı bakayım.”

“Bak bakalım. Kesin senindir bu dosya.”

Hava kararana kadar etrafta dolaştım. İnsanlara sorular sordum. Tahmin et sonuç ne oldu? Koca bir hiç. Kimse bir şey görmemiş, kimse bir şey duymamış. Eh yapacak bir şey yok. Ben gerekli bilgileri verdim. Biraz da adli tıp uğraşsın.

Yine Keçi’nin Yeri’ne uğradım.

“Erkencisin dedektif.”

“Evet.”

“İstersen arkaya geçip biraz uyu. Gözlerin mosmor olmuş. Bitmişsin sen artık.”

“Bir duble viski koy. Bu akşam artık mekanıma gitmek istiyorum.”

“Mekanını çok başıboş bıraktın bu aralar. Gitsen iyi olabilir. Belki biraz uyursun.”

“Belki. Birkaç sokak ötede cinayet işlenmiş. Yine bir kırma.”

“Artık hiçbir yer güvenli değil. Bu hafta ikinci oluyor bu.”

Sanki eskiden güvenliydi. Ayyaşlar, serseriler hep buralardaydı. Şimdi bir de Saniler ve Kırmalar var. Kendi pisliğimiz yetmiyormuş gibi kendi gezegeninden kaçanlarla da uğraşıyoruz. Savaş yılları daha kolaydı. Düşman bir taneydi, sadece gökyüzünden geliyorlardı. İndikleri yerde avla ve iş bitsin. Şimdi ise her yerdeler, içimizdeler. Hangisi suçlu, hangisi masum?

İşte bir gece önceki iki Sani yine aynı masadalar. Yine dik dik bana bakıyorlar. Bunlar hiç akıllanmayacaklar. Neyse kafayı takmamak lazım. İçkini iç ve mekana dön.

Viskimden henüz bir yudum almıştım ki, bardan içeri daha fazla mavi derili girdi. Selamlaşma törenleri başladı bile. Gürültülü konuşmalar, birbirine vuran vücutlar. Yüzlercesi düşmüştü ilk geldiklerinde. O kalın derilerinin yerle buluştuğu an çıkan o tok ses, kulaklarımdan bir türlü atamadığım, ölümün sesi... Kulaklarımdan ve beynimden hiç gitmeyecek.

Bar taburesinde içim geçmiş olmalı ki Keçi’nin sesi ile kendime geldim.

“Dedektif, dedektif,” diye bağırıyordu.

“Bağırmana gerek yok,” dediğim sırada gözümün önündeki kırmızılığı silmeye çalışıyordum. Elimde savaş zamanında kalma bir bıçak ve tamamen kana bulanmış durumda. Bacaklarımın arasına alıp üstüne oturduğum kırmanın cansız yüzüne baktım. Delik deşik olmuştu. Sonra hatırladım. Tam 11 olmuştu. Son bir kez daha bıçağımı sapladım ve çıkardım. Arka cebimde duran eski bir deri parçası ile güzelce temizledim.

“Ne yaptın sen?” diye bağırdı Keçi.

“Cinayetleri çözmeye çalışıyorum. Ben polis memuruyum. Yaklaşma.”

“İyice kafayı yemişsin. Çabuk çekil o adamın üstünden.”

Sert bir darbe ile beni bir kenara attı. Uyudum mu? Uyandım mı? Bilmiyorum. Gözlerimi açık tutmaya çalıştım ama çok zorlanıyordum. En son ne zaman kapanmışlardı ki? Çöp kutularının arkasında kartonların üzerinde mi uyumuştum bundan önce. Mekanım.

Bir an nefessiz kaldım. İri barmen göğsüme oturmuştu.

“Şimdi polisi arıyorum.”

“Hayır, hayır gerek yok,” diyebildim zorla.

“Seni aptal münzevi. Gazisin diye sana iyi davrandık. Bak sen ne işler çeviriyormuşsun.”
Artık uyuyabilirdim.

“Ben,” diyebildim gözlerim kapanmadan önce.  “Ben, dedektif.”