"İlk günlerde, en ilk günlerde,
İlk gecelerde, en ilk gecelerde,
İlk yıllarda, en ilk yıllarda,

Gök yerden uzaklaştığı,
Ve yer gökten ayrıldığı,
İnsanın adı konduğu zaman;
Gök tanrısı An göğü götürdüğü zaman,
Ve hava tanrısı Enlil götürdüğü zaman,
Yüce Aşağının kraliçesi Ereşkagil'e yeraltı dünyası verildiği zaman

İşte o zaman, bir ağaç, tek bir ağaç
Bir huluppu ağacı
Dikildi Fırat'ın kıyısına."*


İtalya açıklarında, doksan metrelik Aden isimli lüks bir yat Tiren denizinin sularında yükselen şafak öncesi sisinin arasında ilerliyordu. Çoğunlukla siyah renkten oluşan gövdesi, burun tarafında bulunan helikopter pisti ve üzerindeki siyah helikopteri ile dikkat çekici bir tekneydi.


Cenk ağrıyan başı ile birlikte sabaha karşı eve dönmüştü. Çıkardığı kıyafetlerini çamaşır makinesine attı ve üzerine daha rahat bir şeyler giydi. Biraz daha uyuyabilmek isterdi ama annesinin anlattıkları ve gördüğü rüyanın etkisi ile nasıl uyuyabileceğini bilmiyordu. Yatağına uzandı bir o tarafa, bir bu tarafa döndü. Gözlerini her kapadığında farklı ve tuhaf şeyler görüyordu. Siyah bir at, kum fırtınaları, zincirler. Gözlerini açtığında evde olduğunu anlayıp biraz olsun rahatlamayı bekliyordu ama bir türlü yapamamıştı. Kurduğu saatin alarmı çaldığında uyuduğu süre dakikalar ile ölçülebilirdi. Halbuki, geldiğinde uyumuş olsa tam olarak iki saat dinlenecekti. Şimdi yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette hazırlanıp işe gitmesi gerekiyordu.

Annesi evde olsa çok kızacağı bir şey yaptı ve kahvaltı yapmadan evden çıktı. Kaskını taktı, motorunu çalıştırdı ve küçük tamirhanesine doğru yola çıktı. Bir kaç gündür pek ilgilenemediği işlerine yeniden dönerse kendisine iyi gelebilirdi. Gördüğü rüyaların sebebini kafasında başka bir şeyler olmamasına bağladı. Emin olduğu şey, çalışmak her zaman Cenk'e iyi gelmişti. Bu seferde iyi gelmemesi için bir sebep yoktu.

Kendi tamirhanesinin bir kaç dükkan yanında duran otuz senelik Çorbacı Aziz'e uğrayıp, hızlıca bir çorba içtikten sonra işine başlayabilirdi. Böylece kafasında annesinin sözünü de tutmuş olacaktı. Tamirhanesinin bulunduğu sokağa girdi ve motorunu çorbacının önünde durdurdu. Aziz Bey, her zaman ki gibi erkenden kalkmış dükkanını açmıştı. İşine gitmekte olan bir sürü insana çoktan çorba satmaya başlamış olan Aziz Bey, şimdi kapısının önünü süpürüyordu.

"Günaydın." dedi Cenk.
"Günaydın evlat. Nasılsın, annen nasıl?"
"İyi sayılırım. Annem aynı. Pek bir değişiklik yok."
"Kahvaltı yaptın mı?"
"Hayır yapmadım."
"O zaman in o motordan da, içeri gel. Aç karnına işe başlanmaz." dedi Aziz Bey bilge bir tavırla.

Yaşlılar hep aynılar diye düşündü Cenk. Doğru bildiklerinden ve ısrardan asla vazgeçemeyen insanlar. Kendilerinden genç birisinden bir şey yapmasını istediler mi, yapılmasını beklerlerdi. Aziz Bey'e de hayır demek imkansızdı. Hem açlığından hemde bildiği bu yaşlı insan tavrından dolayı.

Aziz Bey, elindeki çalı süpürgesini yavaş hareketlerle alüminyumdan yapılmış, kenarları mavi kendisi beyaz renkli olan kapının çerçeve çıtalarına yasladı. İri cüssesinden beklendiği şekilde yavaş hareketlerle tezgahın başına geçti. Severek yaptığı çorbalarını her zamanki sevgisi ile karıştırdı.

"Her zamankinden mi?"
"Evet, her zamankinden olsun."

Aziz Bey, duyduğunu belli edecek şekilde kafasını salladı. Sol eline bir çorba kasesi aldı ve önce ilk sıradaki çorbadan bir miktar kaseye boşalttı, sonra ikinci sıradaki çorbadan. Belli başlı çorbalardan birer miktar koyarak kendisine özgü bir karışım elde etti. Yaptığı karışımı Cenk'in önüne götürürken her zamanki sözlerini söylüyordu.

"Çorbacı Aziz'in spesiyali geliyor."
"Teşekkürler." dedi Cenk.
"Bu arada aklıma geldi. Dün bir kaç adam gelip seni ve aileni sordular."
"Niye sormuşlar?"
"Bilmiyorum, iş içindir belki. Ama burada görmeye alışkın olmadığımız tiplerdi. Ben bir şey söylemek istemedim. İşi olan tekrar gelir ve seni bulur öyle değil mi?"
"Doğru dediniz. Nasıl tiplerdi beni soranlar?"
"Siyah bir jip ile dolaşan, takım elbiseli, güneş gözlüklü iki kişiydi. Motor tamir yeteneğini duyan geliyor bence."
"Bilmem ki, daha önce de bir kaç değişik tipin motorunu tamir etmiştim ama yine de ünümün o kadar yayılmış olacağını düşünmüyorum."

Cenk, çorbasını içerken göz ucuyla açık olan televizyona bakıyor, haberleri dinlemeye çalışıyordu. Önce gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olacak olaylardan bahsedildi. Ardından politika haberleri ve onlarla ilgili yorumlar geldi. Cenk, kendini bildi bileli politika ile arası hiç iyi değildi. Politikacıları samimiyetsiz ve sadece kendi çıkarlarını düşünen insanlar olarak görürdü. Bu kendisinin dünya görüşüne taban tabana zıt bir durumdu ve artık umursamamayı öğrenmişti. Kendi yaşadığı zor durumlar kendisine yeterken, bir de üstüne ülkenin durumunu eklemeyi hiç istemiyordu. Ama o sabah haberlerde ilginç şeyler olduğu kesindi. Kendisi dışında herkes haberlere kilitlenmiş, dikkatle izliyorlardı. Hızlıca çorbasını içti ve masadan kalktı. Parasını ödemek için kasaya doğru yöneldiğinde Aziz Bey arkasından bağırdı.

"Bu sabah benden olsun."

Genç adam teşekkür etti ve kapıdan çıktı. Tamirhanesini açtı ve kafasını dağıtmak için biraz iş yapmaya çalıştı. Tek başına çalışarak kafasındaki çılgın düşüncelerden, annesinin söylediklerinin etkisinden kurtulamıyordu. Belki birileri gelir ve farklı şeylerden biraz sohbet edebiliriz diye düşündü. Her müşteri geldiğinde yaşamın farklı renklerini görebiliyordu. Sohbet sohbeti açıyor, bir çok farklı fikir ve düşünceye tanıklık edebiliyordu. Aksi ki, öğlene kadar hiç kimse gelmedi. Biraz daha iş çıksa, hem kafasını dağıtır hemde fazladan para kazanabilirdi. Bir önceki gün onu soran jipli adamları düşündü. Aziz Bey'in söylediği gibi zengin tiplerse iyi para kazanabileceği bir iş teklifi ile gelebilirlerdi ona. Arayan bulur dedi kendi kendine. Belki de başka bir tamirci bulup işlerini çözmüşlerdi bile.

Cenk, günün geri kalanında kendisine yapacak pek bir şey bulamamıştı. Normal şartlarda çalışmayı tercih ederdi, yapılacak pek bir şey olmasa dahi tamirhaneyi kapatmamayı düşünürdü ama şartlar o kadar da normal değildi. Annesi hastanedeydi ve onun yanına gitmek istiyordu. Daha fazla durmadı. Tamirhanesini kapattı, motoruna atladı ve hastaneye doğru yola çıktı. Yol üzerinde bir defa polis tarafından, bir defa da İstanbul surlarının Belgrad kapısı çıkışında ismi başkanlık timi'nin kısaltmasından gelen B Timi tarafından durduruldu. Polis standart ehliyet ruhsat kontrolü yapmıştı. Normal kabul edilen bir davranıştı ama B Timi'nin araç durdurup kimlik kontrolü yapması pek duyulmuş bir şey değildi.

Cenk, B Timinden ve temsil ettiği fikirlerden nefret ediyordu. Başkanlık Timi, kısaca B Timi, iktidar partisi ve devlet başkanı ile aynı görüşte olanların bir araya geldiği bir topluluk olarak sivil insanlar tarafından kurulmuştu. Zaman içerisinde kendi fikirlerini başkalarına da kabul ettirmeye çalışan, kendi kurallarını koyan ve kendi kırmızı çizgilerini çekmiş bir grup haline dönüşmüştü. İktidar partisi, bu oluşuma açık açık destek vermeye başladığında ise ülke içerisinde polis ve asker dışında yeni bir birlik ortaya çıkmıştı. Bu birlik asker ve polis gibi işlenen suçlar ile ilgilenmiyordu. Onlar düşüncelerinizle ve davranışlarınızla ilgileniyordu. Başkanlık ve iktidar karşıtı her türlü durumu ve yeni devreye giren yasalara uymayanları ilgili irtibat bürolarına bildiriyor, kendi düşüncelerinden olmayanları kendi taraflarına çekmek için ellerinden geleni yapıyor, düşüncelerine aykırı davrananlara sözlü uyarılarda bulunuyorlardı. Cenk, bir çok defa onların sözlü uyarılardan ileri gittiğini, mafyavari bir tavır takındıklarını duymuştu. Ancak bunların hepsi duyumdu. İnsanlar açık açık bu davranışlardan bahsetmekten çekiniyorlardı. Ne de olsa konuştuğunuz, dert yandığınız kişi de B Timi üyesi olabilirdi.

B Timi kontrolünü de atlattıktan sonra sahil yoluna döndü ve oradan Cerrahpaşa Hastanesi'ne ulaştı. Hastanenin sahil kapısı annesinin bulunduğu binaya en yakın olan kapıydı. Bir kaç dakika içerisinde binanın önüne geldi ve motorunu bahçede uygun bir yere bıraktı. Binanın ana kapısından içeri girdi. Giriş bölümünde daha önce görmediği bir güvenlik görevlisi ile Bakay Bey sohbet ediyorlardı. Cenk, selam verdi.

"Gel bir çay içelim evlat."
"Tamam, Bakay Bey. Zaten biraz erken geldim. Bir çay içebilirim."
"Gel, otur bakalım şöyle evlat. Biraz sohbet edelim. Yorgun gözüküyorsun."
"Evet, gece iyi uyuyamadım."

O sırada dışarıda esen rüzgarın etkisi ile giriş kapısı sert bir şekilde çarptı. Sonra tekrar açıldı ve daha yavaş bir şekilde tekrar çarptı.

"Eskiden güzel kapılar yaparlardı." dedi Bakay Bey. "Ahşap kapılar yaparlardı. Her biri sanat eseri olan kapılar vardı. Küçük ev kapılarından, görkemli devasa kapılara kadar hepsi ağaçtandı."

Cenk, çayından bir yudum alırken, bir taraftan eski ahşap kapıları hiç bilmediğini düşünüyor, diğer taraftan kafasını hafifçe sallayıp, Bakay Bey'i onaylıyordu.

"Dün gece seni uyutmayan neydi, evlat?"
"Rüya, yani kabus gibi bir şey. Sonrasında bir sürü düşünce vardı aklımda, bir türlü uyuyamadım."
"Aslında." dedi Bakay Bey, ardından ağzını şapırdatarak çayından bir yudum aldı. " Rüyaların aynalara benzediğini söylerler, bazen içlerinde başımıza gelecekleri, bazen de başımıza gelmiş olanları görürüz."
"Yok, Bakay Bey. Bu öyle bir rüya değildi bence."
"Sen öyle diyorsan, öyle olsun."

Cenk, çayının geri kalanını bitirdi. "Ben artık annemin yanına gitsem iyi olacak." diyerek Bakay Bey'in yanından kalktı ve her zamanki gibi merdivenlere yöneldi. İlk sıra basamakları çıkıp katın yarısındaki sahanlığa geldiğinde duvarda küçük bir gölge gördü. Önündeki kata baktığında korkulukların yanında kendisine bakan çocuğu fark etti.

"Mustafa." diye seslendi Cenk. Çocuk hızla arkasını dönüp bir üst kat merdivenlerine yöneldi. Cenk peşinden hızlı adımlarla basamakları tırmandı.
"Dur koşma düşeceksin." diye bağırdı çocuğun arkasından.

Cenk, ikinci kata geldiğinde etrafına bakındı. İkinci kat ameliyathanenin ve yoğun bakımın bulunduğu kattı ve giriş kapısı her zaman kilitli olurdu. Kapının yanına bağlanmış bir zile basarak içerideki görevliye ulaşır, derdinizi anlatır yada hastanızın durumunu sorardınız. Mustafa'nın oraya girmesine imkan yok, odasına gidiyor herhalde diye düşündü Cenk. Bir üst kata baktı. Korkulukların demirlerinin arasından kendisine bakan Mustafa'yı gördü.

"Mustafa, tamam ben gelmiyorum bak. Hadi yavaş yavaş odana git bakalım."

Cenk, korkuluk demirlerinin arasından küçük çocuğu süzdü. Çocuk yerinden kıpırdamadı. Otomatik merdiven ışığı söndü. Cenk, çocuğu gözden kaçırmamak için bir kaç adım attı. Merdiven ışıkları yandı. Çocuğun bulunduğu yerde şimdi kimse yoktu. Hızlı adımlarla üçüncü kata çıktı. Hastanenin üçüncü katı maddi yetersizliklerden kapatılmış olan hasta odalarının olduğu bölümdü. Cenk, bir kaç temizlik görevlilerinin oraya girip çıktığını görmüştü ama normalde kimsenin kullanmadığı bir bölümdü. Oraya girmiş olamaz diye düşündü. Bir sonraki kata çıkmak için merdivenlere döndüğünde arkasındaki kapalı bölümden bir ses geldi. Bir an duraksadı, sonra kapalı kapıya doğru döndü. Kapının buzlu camından içeride yanmaya çalışan bir florasan, bir an ışık saçıyor ardından sönüyordu. Saniyeler içerisinde tekrar ışık saçtı ve söndü. Dikkatsiz bir görevli kapıyı açık bırakmış, küçük Mustafa içeri girmiş olabilirdi. Cenk, kapıya yöneldi ve dokunmasıyla kapı sonuna kadar açıldı.

Koridor ışığın yanıp sönmesiyle bir görünür oluyor, bir kayboluyordu. Cenk, küçük çocuğu korkutmamak için neredeyse fısıltıyla adını söylüyordu.

"Mustafa."

Hiç bir cevap alamadı. Bir daha denedi.

"Mustafa. Neredeysen çık artık."

Yine hiç bir cevap alamadı. Koridorda yürümeye başladı. Önüne ilk gelen odanın kapısını yokladı ama açılmadı. Cenk, yürümeye devam etti. Bir sonraki odayı denedi, yine açılmadı. Yanmaya çalışan florasana yaklaştıkça çıkardığı seslerde artıyordu. Önce bir cızırtı ardından ışığın yanma denemesi ile ortalığın biraz aydınlanması ve sonra tekrar karanlık. Cenk, sıradaki odaya geldiğinde kapının açık olduğunu gördü. Kapıya yaklaştı. Sadece kafasını içeri soktu. Işığın bir sonraki yanma denemesinde odanın içerisindeki eski yatakları ve küçük bir gölge gördü.

"Mustafa, odadan çık lütfen. Tehlikeli olabilir." dedi odanın içine doğru. Sonra odaya girdi. Küçük gölgeyi gördüğü yere doğru yürümeye başladı. Odanın eskimiş camlarından esen rüzgar yüzüne vurdu. Bir kaç adım daha attı ve aniden arkasındaki kapı büyük bir gürültü ile kapandı. Cenk, ses ile birlikte olduğu yerde sıçradı. Eski yatakların arkasına doğru ilerledi. Camdan esen rüzgar kuvvetlendi ve ıslığı andıran sesler çıkarmaya başladı.

"Tehlike yaklaşıyor." dedi küçük bir çocuğun sesi.
"Mustafa." diye seslendi tekrar Cenk.
"Anneni bul, kim olduğunu bul." dedi çocuk sesi. Cenk bir kaç adım daha attı ve eski yatakların arkasına baktı. Hiç kimse yoktu. Tüyleri diken diken olmuştu. Odadan çıkmak için geri döndü. Eski yataklara çarptı ve üst üste olan bir kaç tanesini devirdi. Rüzgar tekrar ıslık çalmaya başladı. Ardından küçük çocuk konuştu.
"Tehlike yaklaşıyor."
Cenk koşar adımlarla kapıya gitti. Kapıyı açmaya çalıştı ama başaramadı. Biraz daha güçlü bir şekilde tekrar denedi. Artık kapıyı olduğu yerde sallıyor, kapı bir türlü açılmıyordu. Tüm gücüyle kapının kolunu çevirip, dışarı doğru ittirdi. Kapı bu sefer açıldı. Cenk dengesini kaybederek kapıdan dışarı fırladı, bir şeye çarptı ve yere düştü. Kalkmak için hamle yaptığında karşısında onunla birlikte yere düşmüş olan hemşireyi gördü.

"Çok üzgünüm." dedi hemşireye. Hemşire ayağa kalkmaya çalışıyordu.
"Burada ne aradığınızı sorabilir miyim, beyefendi."

Cenk, hemşirenin kalkması için yardım etti. Koridorun ışığı yanıp söndüğünde hemşirenin göğsündeki isim etiketini gördü.

"Özür dilerim Merve Hanım. Bizim katta kalan küçük bir çocuğun buraya girdiğini gördüm. Onu bulmaya çalışıyordum."
"Küçük çocuk mu?"
"Evet. Adı Mustafa. Ameliyat sırasını bekliyordu. Gezmeyi çok sever, buraya girdiğini gördüm."
"415 numaradaki Mustafa'dan mı bahsediyorsunuz."
"Evet ondan bahsediyorum."
"Mustafa bugün ameliyat oldu. Kendisi şu an yoğun bakımda beyefendi."







"Yer Tanrılarının mağrur kraliçesi,
Gök Tanrılarının baş tacı,
Göğü titretir, yeri titretirsin.
Yükseklerde çakar,
Yere ateş atarsın.
Güney rüzgarı gibi sağırlatıcı emrin
Islık çalarak dağlara yayılır,
Uğuldayan fırtınan ile
Boşaltırsın ülkeye yağmuru.
Fırtına gibi saldırır
Kasırga gibi kudurursun" *



2 yıl önce...

Cerrahpaşa Hastanesinin üzerindeki güneş çekilip yerini karanlığa bırakmaya hazırlandığında sokak lambaları yanar. Soluk renkli binalar çok eski bir siteyi andırır. Gün içerisinde bahçede bulunan insan ve araba yığınları yerini geceyi hastanede geçirmeye hazırlanan refakatçi yaşlı kadın ve adamlara bırakır. Refakatçi kadınların bir kısmı, yanlarında getirdikleri piknik tüplerinin üzerinde hazırladıkları çayı yudumlar. Kimisi bahçeye az miktarda konmuş banklarda oturur, kimisi uzun ve yaşlı bir ağacın altında. Diğer bir ağacın altında yaşlı adamlar toplanmıştır. Sohbet koyulaşmış, sigaralar yakılmıştır. Hasta yakınlarına, belki de hastane bahçesinde doğup büyümüş kediler eşlik eder. Bazı kediler sırnaşırken bazıları da kendi hallerinde dolaşırlar. Gündüz gürültüden fark edilmeyen kuşlar kendilerini belli eder gökyüzünde. Önce martı sesleri duyulur bahçede, ardından karga sesleri bastırır her şeyi, sonra tekrar martılar duyulur. Birbirlerine üstünlük kurmak istercesine devam ederler sesler çıkarmaya. Ardından uçar giderler.

Hastanenin Nöroşirürji bölümünün içinde ise tam bir sessizlik hakimdir. Hastalar dışında bir kaç nöbetçi doktor ve hemşire kalmıştır. Hemşireler belli aralıklarla odaları ziyaret eder, hastaları kontrol ederler. Gecenin sessizliğinde bir kaç kişinin kendi arasında fısıldaşması duyulur. Ardından yine sessizlik.

Cenk, yaklaşık bir aydır annesi ile birlikte hastanedeydi. Gündüzleri işine gider, akşam olup işi bittiğinde tekrar annesinin yanına gelir, geceyi onunla birlikte geçirirdi. İlk yirmi gün ameliyat için sıra beklemişlerdi. Akşamları annesinin yanına dönmek eğlenceliydi. Birlikte sohbet eder, televizyon izlerken kahve içerlerdi. Ancak ameliyattan sonraki on gün çok zorlayıcı olmuştu. Artık annesi çok az konuşuyor, genellikle uyuyordu. Konuştuğu zamanlarda söylediği şeylerin bir çoğu anlamsız oluyordu. Artık annesinin yanına dönmek üzüyordu Cenk'i.

O akşam çok az uyanık kalmıştı annesi. Gecenin ve hastane odasının sessizliğinin ortasında annesinin beyninin içinde kopan fırtınalar, çakan şimşekler vardı kesinlikle. Onun beyninin içinde olabilmeyi istedi. Annesinin uyanık olduğun bir anda sordu.

"Ben kimim?"
"Bilmem, sen kimsin?" diye cevapladı annesi.

Annesinin şaka yaptığını düşündü. Daha bir saat önce uyandığında gülüp, dil çıkarmıştı. Şimdi oğlunu tanımamış olabilir miydi? Cenk, moralini bozmak istemiyor, annesine gülümseyen yüzünü gösteriyordu. Bir süre sonra annesi tekrar uykuya dalınca yüzündeki gülümseme gitti. Hastanede olmak, ameliyat sırası bekleyenleri ve ameliyat olduktan sonra kendine gelemeyenleri görmek onu dibe çekiyordu. Her şeye rağmen Cenk daha çocukken güçlü olmaya karar vermişti ve bu kararından bugün dönecek değildi. Her ne olursa olsun duygularını belli etmemeye çalışırdı. Bu seferde farklı olmayacaktı. Bozulan moralini annesine göstermeyecek ve suratını asmayacaktı.

Biraz nefes alabilmek için odadan koridora çıktı. Yan odada yatan küçük Mustafa'nın annesi ile karşılaştılar. Mustafa altı yaşındaydı ve beyin ameliyatı olmak için sırasını bekliyordu. Cenk'in annesi ameliyat olmadan önce Mustafa onun odasına gelir, oyunlar oynayıp giderdi. Artık rahatsızlık vermesin diye ailesi küçük Mustafa'yı odaya getirmiyordu. Zaten Mustafa'nın da ağrıları artmıştı, pek fazla etrafta dolaşmıyor, günün çoğunu odasında geçiriyordu. Ailesi dört gözle ameliyat olacağı, iyileşeceği günleri bekliyordu.

Cenk, Mustafa'nın annesine selam verdi. Genç kadın hüzünlü gözler ile selamına karşılık verdi.

"İyi misiniz?" diye sordu Cenk. Soruyu bitirir bitirmez ne kadar anlamsız ve gereksiz bir şey yaptığını fark etti. Geç kadın gözlerini yere doğru çevirdi. "İyiyim" diyebildi zor da olsa.
"Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?"
"Çok sağ ol."
"Mustafa nasıl?"
"Ağrıları var. Yarın sabah ameliyata girecek. Ağrı kesicileri vermeyi bıraktılar."
"İyi olacaklar. Hepsi buradan iyi olarak çıkacaklar. Eminim buna." dedi Cenk. Söylediklerinin boş umutlar olmamasını diledi. Gerçek olmasını, zamanın geçmesini ve herkesin iyileşmiş olmasını istiyordu. "Bir isteğiniz var mı?"
"Şey" dedi genç kadın utana sıkıla. "Mustafa, sabahtan beri oyuncak araba istiyor ama onu bırakıp çıkamadım."
"Tamam, ben dışarı çıkarım şimdi. Annem şu an uyuyor, bir sürede uyanmaz herhalde. Siz buradaysanız ben bir oyuncak araba bulup getiririm."

"Teşekkürler" diyebildi yine gözlerini Cenk'ten kaçırarak. Cenk, kadının sesindeki umudu, mutluluğu algılamakta hiç zorlanmadı. Ama saf bir mutluluk, saf bir umut değildi bu. Başka bir şeyler de vardı içinde. İçerideki o duyguları tam olarak tarif edemiyordu kendisine. Oğlunun riskli bir ameliyata girecek olmasından kaynaklanan bir korku, ameliyattan çıksa bile sonrasında olacakları bilememenin verdiği belirsizliğin getirdiği, korku ile iç içe geçen endişe. Sadece bir kaç ay önce koşup oynayan, etrafa gülücükler saçan bir çocuğun bunları tekrar yapamama ihtimali ile ortaya çıkan hüzün. Tarif edilemeyen, sadece anladığını, hissettiğini düşündüğü bir duygular bütünü vardı o ses tonunda.
"Ben daha fazla oyalanmayayım." dedi Cenk. "Annem uyanana kadar gider gelirim."

Hızlı adımlarla koridorda yürüdü. Koridorun tam ortasına denk gelen bölümdeki açıklıkta asansörler, onların bulunduğu bölümün ilerisinde bahçeye bakan büyük bir pencere ve merdivenler vardı. Cenk, hastaneye geldiklerinden bugüne asansörleri bir defa kullanmıştı. Çok eski olduklarını ve yavaş çalıştıklarını görmüştü. Bir de hastanenin kalabalık bir saatinde bindiğinden, kapı kapanmak bilmemişti. Bir kişi biniyor, istediği kata basıyor, kapılar tam kapanmak üzereyken başka biri beliriyor, kapılar tekrar açılıyordu. On kişilik asansör tıka basa doluncaya kadar bu durum tekrarlanıyordu. Hatta dolduktan sonra bile son anda asansöre yetişenler, kapıların tekrar açılmasını sağlıyordu. Cenk, o asansöre bindiği tek seferde de pişman olmuştu. Bu sebeple artık hep merdivenleri tercih ediyordu. Yine merdivenlere yöneldi ve birer ikişer merdivenlerden indi. Hastanenin giriş katından çıkarken güvenlik bölümünde oturan ve hastanede gece görevlisi olarak çalışan Mehmet Bey'i gördü. Gülümseyerek selam verdi.

"Nereye böyle yine Cenk, hızlı hızlı. Taze çay demledim, içer misin?"
"Sağ olun Mehmet Bey. Dükkanlar kapanmadan almam gereken bir kaç şey var."
"Tamam Cenk. Gece uzun, beklerim."

Cenk, kapıdan çıkarken Mehmet Bey'e el salladı. Hastane kapısının biraz ilerisine bıraktığı motoruna bindi. Kaskını takıp, motorunu çalıştırdı. Hastane otoparkından çıkarak İstanbul'un Fatih ilçesinin caddelerinde ve sokaklarında turlamaya başladı. İlk olarak hastanenin hemen önünden geçen bir caddedeki dükkanlara baktı. Gözleri ile oyuncak satabilecek ve açık olan bir yer aradı ama bulamadı. Bir kaç dar sokaktan geçtikten sonra köşesinde bir tabelada Kızılelma Caddesi yazan yere çıktı. Cadde üzerindeki ilk turunu tamamlamadan bir dükkan gördü. Motorunu sağa çekti ve dükkana girdi. Etrafına hızlıca baktıktan sonra bir kaç çeşit oyuncak araba olduğunu gördü. İlk önce kararsız kaldı sonra ses çıkaran bir tanesini almaya karar verdi. Dükkanın tezgahının arkasında oturan adama döndü.

"Bu ne kadar?" diye sordu.

Adam ayağa kalktı. Kafasını hafifçe yukarı kaldırarak Cenk'in yüzüne baktı. Ardından bir saniyeliğine oyuncağa baktıktan sonra tekrar Cenk'in yüzüne baktı. Cenk, insanların onu ilk gördüğü an ki bakışlarına alışkındı. Kafasının ön tarafında bulunan simsiyah saçların bir tutamı beyazdı. Aslında doktorlara bakılırsa renk pigmentleri olmayan bir bölgeye sahipti saçları. Bu duruma poliosis diyordu doktorlar ve genetik olabileceğini söylüyordu. Çocukluğunda, diğer çocukların dalga geçmeleri ile saçlarının görüntüsünü kafasına takar, ağlayarak eve dönerdi. Sayısız kereler saçlarını kazıtmış, her gece uykuya dalmadan önce sabah saçlarının düzelmesi için yalvarmıştı. Ama her sabah aynı siyah saçların arasındaki bir parça beyaz ile uyanmıştı. Büyüdükçe bu durumu fazla önemsememeyi öğrendi. Artık insanlar doğal mı yoksa boyuyor musun diye soruyordu ve bu Cenk'i üzmek yerine güldürüyordu.

Dikkatini tekrar oyuncağa çeviren adam "20 lira" dedi.
"Tamam alıyorum."

Oyuncağı sırt çantasına koydu, parasını verdi ve iyi akşamlar dileyerek dükkandan çıktı. Gelirken geçtiği yolları izleyerek tekrar hastanenin bahçesine girdi. Acil laboratuvarlarının olduğu binaları geçip, yokuş aşağı indi. Tam bir sola dönüş ile Nöroşirürji binasının olduğu yola girdi. Akşam üstü bölümün bahçesinde tanıdık manzaralar vardı ama bu akşam bekleyen insan sayısı bir önceki güne göre azalmıştı. Motorunu, bölümün bahçesinde bulunan büyük ağacın altına bıraktıktan sonra hızlı adımlarla binaya giriş kapısından geçti. Hemen giriş bölümünün oradaki çay kahve makinesinin başında yaşlı bir adam gördü. Makineyi dikkatlice inceliyor, tuşlarına basıyor ama herhangi bir içecek alamıyordu. Cenk, bir kaç saniye duraksadı, ardından yaşlı adamın yanına gitti.

"Ne içmek istiyorsun amca?" diye sordu. Yaşlı adam kafasını yukarı kaldırdı ve Cenk'in suratına baktı.
"Bu makineleri hala çözemedim genç adam. Bir çay almak istiyorum sadece."
"Tamam." dedi Cenk. "Yeterince para atmışsın, önce şu tuşa sonra şu tuşa basıyorsun ve işte oldu."

Makineden gelen sesler çayın hazırlandığına işaret ediyordu.

"Makine sinyal verince çayınızı alırsınız, amca."
"Çok yaşa evladım." dedi adam. Cenk el sallayarak yanından uzaklaştı. Merdivenleri birer ikişer atlayarak çıktı. Mustafa'nın odasına doğru yürüdü. Kapısı aralıktı. Kapıyı tıkladı. İçeriden gelen gelin sesi ile kafasını aralık kapıdan içeri uzattı. Mustafa, Cenk'i ilk gördüğünde korkmuştu. Uzun boyu ve iri vücudu ile çocukların ona alışması biraz zaman alıyordu. Bu Cenk'in çocukluğunda da böyleydi. Diğer çocuklara göre her zaman uzun boylu ve iriydi. Bu durum onu kimi zaman dalga geçilen bir çocuk, kimi zaman korkulan bir çocuk yapıyordu. İnsanların acımasızlığıyla daha küçük yaşta tanışmış ve bunu içselleştirmişti. Büyüdükçe karşısındakilerin ona bakışını anlamak kolaylaşmıştı. Yaklaşık bir metre boyundaki bir çocuğun ondan korkması da gayet normaldi.

Mustafa, Cenk'i gördüğünde korku veya sevinç yoktu bu sefer yüzünde. Üzgün ve acı çeker bir hali vardı. Cenk çantasından oyuncak arabayı çıkarıp uzattı. Mustafa'nın gözleri parladı. Zor da olsa ufak bir gülümseme görülebiliyordu yüzünde. Hemen arabayla oynamaya başladı. Mustafa'nın annesi teşekkür etti. Cenk, odadan çıkarak annesinin yanına geçti. Annesi hala uyuyordu ve annesinin kız kardeşi gelmişti.

"Hoş geldin." dedi Cenk.
"Hoş bulduk. Sen git biraz dinlen ben buradayım."
"Tamam. Aşağıda biraz oturup gelirim."

Teyzesi kafasını tamam anlamında salladı. Cenk, yine merdivenlerden aşağı indi. Az önce çay aldığı yaşlı adam elinde makineden aldığı plastik bardak yerine cam bir bardak ile köşede bir tabureye oturmuş çayını yudumluyordu. Kafasını çevirdiğinde Mehmet Bey'i gördü.

"Cenk, taze çayım var, sende içer misin?"
"Evet, iyi olur."

Mehmet Bey, gece nöbeti sırasında mutfak olarak kullandığı bölüme geçti. Cenk, yaşlı adamın yanına oturdu.

"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar evlat. Senin şu makinenin yaptığı çayı beğenmedim. Sağ olsun Mehmet kardeş yetişti de, kendi demlediği çaylardan bir tane verdi. Eskiden çay ocakları olurdu buralarda. Onlar daha iyi yapardı çayları."

Cenk, gülümsedi. "Ben pek hatırlamıyorum o zamanları."

"Zaman bazı şeyleri unuttururken, bazı şeyleri de hatırlatır. Sen hiç odun ateşinde demlenmiş bir çay içtin mi? İşte o hepsinden lezzetli olur."
"İçtiğimi zannetmiyorum." diye cevapladı.
"Belki de içmişsindir ama hatırlamıyorsundur."
"Belki de."

Yaşlı adam, tepeden tırnağa Cenk'i süzdü. O sırada Mehmet Bey'de çay getirmişti. Cenk, bakışlardan rahatsız olmuş, yüzü kızarmış vaziyette çayından bir yudum aldı.

"Bu hayatta senin gibi bir şeyi bir daha göreceğimi hiç düşünmemiştim" dedi yaşlı adam. Cenk, ağzındaki çayı dışarı çıkarmamak için zor tuttu kendisini. Yudumu yutmaya çalıştı ama bu seferde boğazına takıldı. Bir kaç öksürükten sonra tekrar normal nefes almaya başlamıştı. Daha önce bir sürü kelime kullanılmıştı kendisini tanımlamak için. Bir çoğuna alışmıştı ve umursamıyordu ama ilk defa kendisine "şey" dendiğini duyuyordu. Yaşlı adamın bunu uzun boyu ve iri cüssesi yüzünden mi yoksa saçları yüzünden mi, yoksa hepsi için mi söylediğini anlayamamıştı. Cenk, ne diyeceğini bilemiyor, Mehmet Bey tam yanında sırıtıyordu.

"Tanıştınız mı?" diye sordu Mehmet Bey.
"Sanki çok eskilerden tanıyor gibiyim." dedi yaşlı adam. Mehmet Bey, yine gülümsedi.
"Cenk, bu ay yeni geldi. Annesi burada." Sonra Cenk'e döndü. "Bakay Amca dördüncü ameliyatını olacak. İşte arada sırada buraya uğruyor diyebiliriz."
"Memnun oldum." dedi Cenk.
"Asıl ben memnun oldum. İnsan her zaman senin gibi biriyle karşılaşmıyor."

Cenk, anlamsız bir ifadeyle baktı suratlarına. Mehmet Bey, umursama der gibi elini salladı. Cenk'in hastanenin bu bölümünde öğrendiği bir şey varsa o da beyne bir defa dokunulduktan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmuyordu. Biraz düşündüğünde Bakay Amca'nın beynine üç defa dokunulmuş demekti. Söylediği anlamsız şeyleri rahatlıkla görmezlikten gelebilirdi.

"Çok eskiden." diye söze girdi Bakay amca. "Taş işçiliği bir sanattı. Bu binalarda ise ne ruh var, ne başka bir şey. Çok soğuk, çok sıradan."
"Eee, artık hazır beton ile yapıyorlar, eskisi gibi değil." dedi Mehmet Bey.

Cenk, çayını bitirdi ve yanlarından ayrılmak için ayağa kalktı. Başka bir zaman olsa belki bu yaşlı adam ile sohbet etmek eğlenceli olabilirdi ama bu akşam pek havasında değildi.

"İyi akşamlar, size."
"İyi akşamlar, Cenk."
"İyi akşamlar, evlat."

Bardağını, güvenlik bölümüne koydu ve merdivenlere doğru yürümeye başladı. Arkasından yaşlı adamın sesi geliyordu.

"Hatırlamıyor. Beni hatırlamadı. Belki de hiç bir şey hatırlamıyor."

Cenk, merdivenleri yavaş yavaş çıktı bu sefer. Üst katlara çıktıkça bina daha da sessizleşti. Dördüncü kat tabelasından koridora döndü. Annesinin odasına girdi. Annesi hala uyuyor, teyzesi de koltuğun üzerinde uyukluyordu.

"Sen git bir kahve iç istersen." dedi teyzesine.
"Tamam. Sen buradaysan, ben gidip biraz hava alayım."

Teyzesi gittiğinde, Cenk koltuğa oturdu. Annesi gözlerini araladı, oğluna baktı.

"İyi ki, seni bize vermişler." dedi.
"Vermişler mi?" diye sordu Cenk. Annesi gözlerini tekrar kapadı.
"Ulu bir ağacın altında bulmuşlar seni." Cenk şaşkınlık içinde dinliyordu. Annesi, rüya mı görüyordu yoksa daha önce ona hiç söylemediği şeyleri mi söylüyordu emin olamıyordu. Ameliyatın etkisi olarak hayali şeyler görebilir, söyleyebilirdi. Doktorlar endişelenmemeleri gerektiğini bunların normal olduğunu söylemişti. Hayal ürünü şeyler olabilir bütün söyledikleri diye düşündü. Çok fazla kafasına takmaması gerekirdi. Yine de içine dert olmuştu işte.
"Anne" diye seslendi ama bir cevap alamadı. Sonra tekrar seslendi, yine cevap alamadı. Hazır annesi uyumuşken, kendisi de koltukta biraz kestirmeye karar verdi. Gözleri yavaş yavaş kapandı.

Alçak bir tepeden dümdüz ovaya baktı. Çoğu yeri çorak olan arazide yer yer yeşillikler görülebiliyordu.Uzaklarda belli belirsiz seçilebilen nehir ve etrafında kısa ağaçlar. Her şey bir düzen içerisinde, uyumlu ve sakin duruyordu. Aniden bir uğultu duyuldu. Sessizliği ve düzeni bozan bir uğultu. Duyduğu ses Cenk'e tanıdık geliyordu. Daha önce duyduğuna emin olduğu, tüylerini ürperten bir uğultu. Hiç hatırlamak istemediği bir gece, 17 Ağustos 1999 gecesi, yine buna benzer bir ses ile uyanmıştı uykusundan.

Her geçen saniye uğultu giderek artmaya ve yer sarsılmaya başladı. Yine deprem oluyor diye düşündüğü sırada ayağının altındaki toprak hareketlendi. Cenk, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ayağının altındaki toprak kayarken, Cenk olduğu yerde hiç kıpırdamadan durabiliyordu. Güneş tam tepede tüm ovayı aydınlatıyor, sadece onun bulunduğu yer karanlıkta kalıyordu. Lanetli insanlara özel kara bir bulutun üstünde durması gibi. Olabilecek kötü şeylerin üstüne yenilerinin eklenmesi gibi. Sonunda kendisinde kafasını yukarı kaldıracak cesareti bulabildi. Kalın gövdesi bir süre gökyüzüne yükselen, ardından binlerce dal ile etrafa yayılan dev bir ağacın gölgesindeydi. Dev ağaç en başından beri orada mıydı, yoksa yerin hareketlenmesi ile mi orada bitmişti fark edememişti. Hareket etmeye, o uğursuz yerden kurtulmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Ayakları olduğu yere saplanmış, vücudunun geri kalanı orada, o anda donup kalmıştı.

Oradan kurtulmak için çırpındığını, bütün vücudunu hareket ettirdiğini düşünüyordu ama bir tek kılı bile kıpırdamamıştı. Sonra ansızın tüm gördükleri dönmeye başladı. Kendisi kıpırdamıyor, ova onun etrafında dönüyordu. Az önce karşısında belli belirsiz seçilen nehir, artık solunda ve daha yakındı. Cenk, başının dönmeye başladığını düşündü. Tüm dünyası kendi ekseninde ve yavaş yavaş dönüyordu. Sonunda baş dönmesi yada yaşadığı her ne ise geçti. Kendine gelebilmek için gözlerini kapattı. Huzurlu ve mutlak bir sessizlik içerisindeydi. İlk rüzgarı hissetti yüzünde, ardından kulaklarına bir flütten çıktığını düşündüğü kadim notalar dokundu. Sesler Cenk'i rahatlatıyor, rahatladıkça hafiflediğini hissediyor, yapışıp kaldığı kıpırdayamadığı yerden kendisini kurtarıyordu. Bir süre sonra flüt sesine vurmalı bir enstrümanın sesi eklendi. Bir kaç saniyede bir vuran, ritmi hiç değişmeyen tok bir ses. Kulağına gelen müzik artık bir çağrı halini almıştı. Cenk'in hiç bilmediği müzik aletleri ile yapılan, onu hiç bilmediği yerlere götürebilecek bir çağrı. Gözlerini açmak istemiyor, kendisini yapay olmayan, doğanın kendisinden gelen bu çağrıya bırakmak istiyordu.

Gözleri kapalı olsa da çevresindeki değişimi hissedebiliyordu. Bir müddet ışık süzüldü göz kapaklarından, ardından karanlık girdi içeri, tekrar ışık ve son olarak yine karanlık. Karanlıkta durduğunu biliyordu. O karanlıkta onu çağıran bir şeyler vardı. Artık başı dönmüyordu. Cesaretini toplayıp gözlerini açtı. Başlangıçta altında durduğu dev ağaç şimdi karşısındaydı. Ağaç ile arasında iki kaya parçası duruyordu. Gökyüzünde bulutlar hareket halindeydi. Kara olanları ağaca ve Cenk'e doğru geliyordu. Ova arkasında kalmıştı ve hala güneşliydi. Tekrar ağaca baktı. Müzik sesi kesilmişti. Şimdi bir fısıltı, Cenk'i dev ağaca çağırıyordu. Bir adım attı ağaca doğru, ardından bir adım daha. Korkuyordu ama kendisine engel olamıyordu. Aniden ağaç çatırdamaya başladı. Sanki dev gövdesini hareket ettirmeye çalışıyordu ama başarılı olamıyordu. Sonunda ağacın gövdesinde iki nokta patladı. Kalın gövdenin içinden iki dev zincir önünde bulunan iki kayaya doğru fırladı. Kulakları sağır eden bir gürültü ile zincirler kayalara çarptı. Cenk, kendisini korumak için kolunu yüzüne götürdü. Her taraf toz duman olmuştu. Duman dağılmaya başladığında kolunu altından önüne baktı. Ağacın gövdesinden fırlayan zincirlerin uçları önündeki kayaların içine geçmiş vaziyette, gergin bir şekilde duruyordu.

Ortalık tekrar sakinleştiğinde, bu sefer tam arkasından, ovadan bir ses yükselmeye başladı. Hızla yaklaşan, şiddeti giderek artan bir ses. Kulaklarını kapattı ve arkasını döndü. Ovanın ortasında bir toz bulutu giderek bulunduğu tepeye yaklaşıyordu. Toz bulutu yaklaştıkça gürültü artıyor, yer sallanıyordu. Aynı anda çalışan bir sürü motorun çıkarabileceği bir ses artık kulaklarını tırmalıyordu. Toz bulutunun tam üstüne geldiğini anlaması fazla zamanını almadı. Kaçmak istedi ama tekrardan bulunduğu yere saplandı. Paniklemeye başladı. Yaklaşan her ne ise, kendisini, ağacı ve kayaları dümdüz edebilirdi. Bağırmak istedi. Bütün gücünü toplayıp bağırmak için ağzını açtı. Ciğerleri acıyana kadar içindeki nefesi boşalttı. Bağırdığını düşünüyordu. Sonunda tüm nefesini verdiğinde, tek bir sesin dahi çıkmadığını anladı dudaklarının arasından.

Kahverengi toz bulutu artık çok yakınındaydı. Tozların arasında bir karartı belirdi. Simsiyah bir şey yaklaşıyordu. Gerçek olamayacak kadar siyah bir şey, renksizliğin ta kendisi. Toz bulutunun içerisinde bir gölge. Ovanın üzerindeki güneşin ışınları doğrudan gölgeyi hedef alıyor, gölgenin üzerine vurdukça gözleri kör edebilecek parlaklıkta bir ışık yansıyordu. Cenk, artık bu gölgeden kaçamayacağını anlamıştı. Hiç bir yere kıpırdayamıyordu. Toz bulutunun içindeki gölge giderek belirginleşti. Hayatında gördüğü bütün siyahlardan daha siyah bir at toz bulutunun içinde koşuyordu.

Bir süre sonra atın etrafındaki toz bulutu dağılmaya, koşan at yavaşlamaya başladı. Tepenin hemen başında, dev ağacın, kayaların ve Cenk'in etrafında bir kaç tur döndü. Sonra tam karşısında şaha kalktı. O kadar heybetli görünüyordu ki, böyle bir manzara karşısında kim olsa ağzı açık kalırdı. At, ilki kadar heybetli olmasa da bir kaç defa daha şaha kalktı. Ardından ovaya döndü ve geldiği yönde koşmaya başladı. Dört nala gidişinin sesi duyulabiliyordu. Her taraf toz duman olmuştu yine. Esen rüzgar ile birlikte tozlar Cenk'in gözlerine girdi. Gözlerini sıkı sıkı kapadı.Sesler giderek azalırken gözlerini açtı tekrardan.Hastane odasında annesinin yanındaki koltukta oturuyordu.

Gördüğü rüyadan etkilenmişti. Daha önce hiç olmadığı kadar gerçekçi bir rüyaydı ve uykuya dalmadan hemen önce annesinin söyledikleri, içinde fırtınalar kopmasını sağlamıştı. Tüm hepsi birleştiğinde de üç beş dakikalık uykunun içerisine giren bir kabus ortaya çıkmıştı.

Etrafına bakındı. Annesi gözlerini açmış, Cenk'i inceliyordu. Cenk annesinin, yanında olduğunu bilmesi için ayağa kalktı. Annesi de ona göz kırptı.

"Ulu ağaç" dedi zar zor duyulabilen bir ses tonuyla. Cenk, bütün dikkatini annesinde topladı. "Ulu bir.." dedi. Sesi giderek azalıyordu. "Ulu bir kayın ağacı."








Zaman... İlkler ve sonlarla dolu, bazen geçmek bilmeyen bazen göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman. Saniye, saat, gün, ay, yıl. Ufak bir kum tanesinden kumsallara, uçsuz bucaksız çöllere dönüşmüş olan, asla durdurulamayan ve kısacık hayatımızdan akıp giden, sevinçleri, hüzünleri, pişmanlıkları geride bıraktıran.


Benjamin, siyah uçuş tulumunu üzerine geçirdi. Uzun süren eğitimlerden geçtikten sonra kendilerini nihayet Septima’ya adayacak olan gençlerin, liderlerinin yüzünü tören sırasında görmemesi gerekiyordu. Bu amaçla koyu renk camdan özel olarak üretilmiş kaskını taktı. Son olarak cübbesini de aldı ve tören salonuna gitmek üzere çalışma odasından ayrıldı.

Tören salonu, pek de mütevazı sayılmayacak şekilde düzenlenmişti. Ay üssünün geri kalanının aksine salon dünyadan getirilen çeşitli taşlar ve ahşap dekoratif malzemelerle doluydu. Her şey gösterişliydi. Gri metal rengine salonda yer yoktu. Siyah ve beyaz yer karoları, eşit aralıklarla duvarların kenarında tavana kadar yükselen beyaz silindirik sütunlar, kahverengi duvarlar ve üzerlerine yerleştirilmiş altın varaklı süslemeler ile her şey dünyanın binlerce yıl öncesinden getirilmiş gibiydi.

Törenin yönetileceği platform salonun kuzey duvarı önünde birkaç basamak üzerinde yükseliyordu. Platforma ahşap oymalı uzun bir masa ve birbirinin aynısı yedi ahşap sandalye yerleştirilmişti. Hepsinin üstünde odanın her yerinden görülecek şekilde “ORDO AB CHAO DEUS MEUMQUE JUS” yazılıydı. Hayatlarının son on günlerini karanlık bir odada tek başlarına düşünerek geçirmiş acemilerin yeni bir hayata adım atacakları sırada karşılarına çıkacak ilk sözcükler bunlardı.

Salona ilk olarak eğitmenler alındı. Ardından yedi lider tek sıra halinde içeri girerek yerlerini aldılar. İşaret verildiğinde iki muhafız ahşap kapıları açtı. Gözleri bağlı acemiler ağır ağır ilerliyordu. İlk sıradaki, bir muhafız tarafından durduruldu. Hepsi duvardaki yazının karşısında olacak şekilde dizilmişti.

Göz bağları tek seferde açıldı ve kırpışan gözleri ilk olarak yazıyı gördü. Tecrübeli adamlardan bir tanesi elindeki kağıtları üzerinde üç şamdan duran masaya bıraktı.

Liderlerin en yaşlı olanı konuşmaya başladı.

“Şimdi binlerce yıldır sürüp gelen güzel ve anlamlı bir törene başlıyoruz. Bugüne kadar yaşadığınız hayatı geride bırakıp yeni bir hayata adım atıyorsunuz. Bu tören ile yeniden doğacaksınız. Dün bugün olacak ve yarınlarınıza ışık tutacak. Size yardım edecek ve yol gösterecek Septima’ya güvenin. Var olmanızın amacını anlayın ve şükredin.”

Sözlerini bitirdikten sonra eliyle işaret verdi.

Bellerinde duran bıçakları çeken acemiler hiç tereddüt etmeden hızlı bir hareketle sol bileklerini keserek önlerine dizilmiş olan küçük şişelere kanlarını damlattılar. Muhafızlar ayaklarını bir kez yere vurdu. Çıkan sesle birlikte tüm yeniler ceplerinden çıkardıkları bezlerle bileklerini sardı. İkinci ayak sesi ile birlikte kağıtların yanında duran kalemleri aldılar. Kanlarının aktığı şişelere batırıp önceden hazırlanmış olan vasiyetlerini imzaladılar.

On dört acemi asker için hazırlanmış, üzerine her liderin arması işlenmiş üniformalar rastgele olarak dağıtıldı. Ceketleri üstüne geçirenler artık hazırdı. Altı ayda bir tekrarlanan bu ritüel sonunda her aileye iki yeni asker daha katılmış oluyordu.

Törenin ardından yedi lider geldikleri kapıdan tekrar salonun arka tarafındaki dinlenme bölümüne geçtiler. Benjamin, kaskını çıkarır çıkarmaz etrafındakileri inceledi. Konsey toplantısında söylediklerine ilgi gösteren Stefan’ı bulmaya çalıştı. Onu ve kararsız gözükenleri yanına çekebilirse ihtiyar adamı ikna etmek daha kolay olacaktı.

Dinlenme bölümünde bulunan ve bir u şekli oluşturacak şekilde dizilmiş koltuklardan bir tanesinde oturan Stefan’ın yanına gitti.

“Size katılabilir miyim?”

“Tabii,” dedi adam.

Benjamin, zihninin labirentlerinde dolaşmaya başlamıştı. Elde ettiği tüm bilgileri ve bilgi kırıntılarını birleştirmeli ve yanındaki adama süsleyerek sunmalıydı.

“Saygıdeğer Stefan,” diye başladı sözüne. “Yakın zamanda elde ettiğim istihbaratlara dayanarak Mars’ın dünyada önemli bir görevi olduğunu sana söyleyebilirim.”

“Kesin ve net istihbaratlar olsa iyi olur. Bir önceki konsey toplantısında bunu açıkça belirttiğimi düşünüyorum.”

“Çok iyi hatırlıyorum sevgili dostum. Senin adamların her şeyin olağan akışında olduğunu bildirmişti. Eminim sana Mars’ın dünyaya bir kargo seferi düzenleyeceğini bildirmişlerdir.”

“Evet, bildirdiler. Yine sıradan bir durum.”

“Sıradan olmayan ise seçilen adamlar. Dünya’ya gidecek olanlarla ilgili bazı bilgiler aldım. İçerideki adamım tüm mürettebatın askeri eğitimden geçmiş kişilerden oluştuğunu söylüyor. Ayrıca mekiklere gereğinden fazla silah yüklenmiş. Dost Marslıların sıradan bir kargo için niye bu kadar önlem aldığını merak ediyorum?”

Stefan, şaşırmış gözüküyordu.

“Görevin ne olduğunu biliyor musun? Bizimle veya bize ait olan bölgelerle bir bağlantısı var mı?”

“Hayır. Henüz bu konuda net bir bilgim yok. Ancak yola yarın çıkıyorlar ve o zamana kadar da görevleriyle ilgili bilgi alabileceğimi düşünüyorum.”

“Bize saldırmak için çok küçük bir ekip değil mi sence?”

“Büyük bir hareketin başlangıcı olabilir. Bilemiyorum Stefan. Dünya üzerinde onlara kalan yerlerde yaşam belirtileri çok az. Kendi adamları dışında birilerini bulmaları ve kendilerine katmaları çok küçük bir olasılık. Ayrıca uzun yıllardır insan toplama görevlerine asker gönderdiklerine şahit olmadık. Sizi temin ederim ki bu işin içinde bir iş var.”

“Ne öneriyorsun Benjamin?”

“Her lider kendi birliklerinden bir kısmını sınırlara kaydırabilir başlangıç olarak. Bizim sınırlarımıza girmeye çalışırlarsa o kadar küçük bir grup ile baş edebiliriz bence.”

“Bu kolay, tedbir amaçlı olarak tüm liderler bunu kabul edecektir. Yine de elinde bundan fazlası olmalı.”

“O zaman sana elimdeki parçaları anlatayım ve parçaları sen birleştir. Öncelikle toplantıda belirttiğim sinyali hatırlıyorsundur.”

“Evet.”

“İlk olarak bu sinyali aldık. Başaramadınız, artık yönetimi almanın zamanı geldi. Ardından benim adamlarım saldırıya uğradı. Dakikalar içinde bir birlik gitti.”
Stefan’ın şaşkınlığı artmıştı.

“Onların yaptığına dair bir kanıtın var mı?”

“Sence etrafta öylece dolaşan insanlar içerisinde bir birliği kısa sürede ortadan kaldıracak birileri var mıdır? Dünya bir bataklıktan farksız. İnsanlar etrafa dağılmış durumda. Ne yerel, ne de büyük ölçekli bir otorite var. Biz ve Mars hariç. Sence bu dağınık grupların toplanıp bizim birliğimizi yok edecek hale geldiğine mi inanmalıyız?”

“Oradaki insanların tekrar toplanabileceğine bile inanmıyorum.”

“O halde Mars’ın parmağı olabilir ve tam da bu olayların üstüne bir de içi silah dolu bu kargo gemileri ortaya çıktı. Bence artık parçaları birleştirebilirsin.”

“Haklı olabilirsin ama hala sebeplerini, motivasyonlarını anlayabilmiş değilim. Neyin peşindeler?”

“Ben de tam olarak bunu öğrenmek istiyorum.”

“Eğer yarın yola çıkacaklarsa önümüzde tam yirmi gün var demektir.”

“Evet. Bir bahane bulup mekiklerini dünya atmosferine girmeden durdurarak biraz oyalayabilirsek fazladan zaman kazanmış oluruz.”

“Bu sırada bir şeyler öğrenmeye çalışmalıyız. Gerekli olmadığı sürece en son isteyeceğimiz şey Mars ile tekrar bir çatışmaya girmek olacaktır. Ben diğer liderlerden birkaçı ile daha konuyu görüşeceğim. Önemli olan ihtiyarı ikna etmek.”

“Farkındayım. Bundan sonra alacağımız istihbarat bilgileri ile onu da ikna edebiliriz diye düşünüyorum.”

Stefan konuşacağı sırada üssün tamamında tekrar kırmızı ışıklar devreye girdi. Herkes kasklarını taktı ve yaşam destek birimlerini çalıştırdı. Benjamin, kaskının sağ yanındaki düğmeye dokundu ve iletişim panelini açtı.

“Bir de bu durum var,” dedi Stefan’a. “Buradaki yaşam kalitesini artıracak bir yol bulmalı veya artık buradan gitmeliyiz. Kaynaklara ulaşmak giderek zorlaşıyor.”

“Mars’a mı yerleşelim yoksa Dünya’ya mı?” diye sordu iletişim frekansında Benjamin’i duyan yaşlı adam.

“İkisi de olabilir. Sanırım biz yapmazsak onlar bir şey yapacak ve bizi tamamen ele geçirecekler.”

“İmkansız,” diye karşılık verdi adam.

“Eğer ellerinde yasak teknoloji varsa gayet mümkün. Bu durumda sayı üstünlüğümüzün bir önemi kalmazdı, değil mi efendim?”

“Yüzlerce yıl önce yok edilmiş şeylerden bahsediyorsun Benjamin. Eğer ellerinde o teknoloji olsaydı şimdiye kadar zaten farkına varırdık.”

“Belki de daha ortaya çıkarmadılar. Aniden karşımıza çıkardıklarını düşünsenize. Hazırlıksız yakalanırız ve bizi tek hareketle bitirebilirler.”
Oluşan sessizliği sistemlerin eski haline dönmesi ile çalışan havalandırma borularının gürültüsü bozdu. Herkes kasklarını çıkardı.

“Efendim, birkaç kanıt daha bulduğumda size geleceğim ve umarım o zaman çok geç kalmamış oluruz. Stefan’a bildiklerimi anlattım. Eğer kaynaklarını kontrol ederse haklı olduğumu öğrenecektir. O zaman konseyi tekrar toplamamız gerekecek.”

“Elinizde yeterli miktarda kanıt olduğunda gerekeni yapacağımdan emin olabilirsin genç adam,” dedi ihtiyar konsey üyesi.

Benjamin, selam vererek saygısını belirtti ve izin isteyerek odadan ayrıldı. Üssün koridorlarına çıktığında iletişim cihazını açtı. Ekran hızla birikmiş mesaj sayısıyla parlayıp sönüyordu. Hemen cihaza dokundu. İlk sıradaki mesaj açıldı. Yüzbaşı Hunter’dan geliyordu.

“Yeni bir saldırı oldu. Sınır karakollarımızdan bir tanesinde çok sayıda kayıp var. Sınır ihlal edildi.”







“Bu görüntülerdeki kişinin Mars Kolonisi’nden olduğunu ispatlayabiliyor muyuz?” diye sordu Benjamin.

“Hayır efendim. Olaylar çok hızlı gelişmiş ve zırh kameraları sadece birkaç görüntü yakalayabilmiş. Onlardan en net olanları size ilettim. Koloniyle herhangi bir bağlantısı olduğunu kanıtlayamayız,” dedi Yüzbaşı Hunter.

“Askeri eğitim almamış birinin birliklerimizi bu kadar kolay ve hızlı ortadan kaldırabilmesi imkan dahilinde mi Yüzbaşı?”

“Hayır efendim. Kesinlikle eğitimli birisi olmalı. Dünyada kalan insanlar içerisinde yıllardır bu tarz bir eyleme cesaret eden olmamıştı.”

“Bunu aklımızın bir kenarında tutalım. Konseye sunacağımız bilgiler içerisinde olsun. Koloniden haber var mı?”

“Son gelen raporlar oldukça kısa. Septem Testes çalışmalarına devam ediyor. Sizin dönüşünüzle tüm güneş sisteminin birlik olacağı fikrini yayıyorlar. Üyeleri gün geçtikçe artıyor.”

“Yeterli değil,” diye  bağırdı Benjamin. “Bu şekilde devam ederse yüzlerce yıl sürecektir. Bu aşamadan sonra koloninin atacağı her adımdan haberdar olmak istiyorum. Dünya’daki saldırıyı onlara bağlayacak daha fazla kanıt bulmalıyız. İçerideki adamlarımıza söyle en ufak hareketi rapor etsinler.”

“Emredersiniz efendim.”

“Çıkabilirsin Yüzbaşı.”

Benjamin, konseyi yaklaşan tehlike konusunda ikna edememişti. Mars Kolonisi ise onun kontrolü altına girmekten çok uzaktı. Ne konseyle birlikte hareket edebiliyor, ne de onlardan ayrı. Her şey tıkanmış gibi gözüküyordu. Kendi labirentinde kaybolmuş, bir çıkış yolu arıyordu.

Ataları ay üssüne yerleştiğinden beri yönetimde söz sahibi olan bir ailenin üyesiydi. Olağanüstü durumlarda karar almak onlar için kolay olmuştu. Şimdi ise işleyen bir düzen içerisinde gelecek tehlikelere karşı yaptığı uyarılar bile dikkate alınmıyordu. Başı ağrımaya başlamıştı.

Gençliğinden itibaren aldığı dersler ve durmadan dinlenmeden yapılan eğitimlerde de benzer duygulara kapılır, başına ağrılar girer hatta bir çeşit sinir krizi geçirirdi. Ama baş etmeyi öğrenmişti. Babası, her zaman arkasında durmuş ve tarihi, zor zamanlarda cesur kararlar alanların yazdığını kafasına iyice yerleştirmişti. Asla dinlenmesine izin verilmemiş, yorgun olduğunda bile çalışmaya, ağrılar içinde olsa bile düşünmeye zorlanmıştı. Tüm hepsi zor günlerde alınacak kararlar içindi. Artık babası yanında değildi.

Düşünceleri çalan alarmlar tarafından bölündü. Güneş ışığını taklit eden aydınlatmalar karardı ve kırmızı ışıklar devreye girdi. Üssün ekosisteminde bir tehlike olduğunu belirten tüm uyarılar veriliyordu. Yedek sistemler mümkün olan en kısa sürede devreye girdi. O an ay üssünde olan herkes gibi Benjamin’de en yakınında bulunan kasklardan bir tanesini kafasına geçirdi. Oksijenle ilgili yaşanabilecek genel veya bölgesel kesinti durumlarında alınan bir tedbirdi.

Bu da artık burayı terk etmemiz gerektiğini gösteren işaretlerden biri,” diye düşündü Benjamin. Ay kutuplarında bulunan buz miktarı her geçen gün daha derinden çıkarılmak zorunda kalıyordu ve bu da sistemlerin beslenmesi sırasında kesintilere sebep oluyordu.

Kaskın içerisinde tekrar düşünceleriyle baş başa kalabilmeyi başarmıştı. Etrafından soyutlanmış ve düşüncelerine odaklanmıştı. Tüm yapılabilecekleri sıralıyordu.

Dünya’ya dönüş…

Salgınların başlamasının üzerinden neredeyse bir asır geçmiş, doğayla insan arasındaki var olma savaşının kazananı hala belli olmamıştı. H1 ailesinden basit bir grip virüsü yüzlerce yıl süren evriminin ardından ölümcül hale gelmiş ve engellenememişti. Ayrıca doğa bununla yetinmemiş ve farklı bir cephe daha açmıştı. Başlangıçta sineklerden insanlara bulaşan Zika Virüsü, insandan insana da bulaşarak sağlıklı üremeyi de engellemişti. Geri dönüş hala riskliydi.

Mars’a yerleşmek…

Hala yeterince yaşam alanı üretememiş, çalışmalarını bir kaplumbağa hızında devam ettiren Koloni bu teklifi asla kabul etmeyecekti. Zamana ihtiyaçları olduğunu söyleyeceklerinden neredeyse emindi. Sırf onlar değil, konsey de yönetmediği, yönetemeyeceği bir yere asla gitmezdi. Onlar binlerce yıldır dünyayı, bir asırdır da Ay Üssü’nü kontrol altında tutuyordu ve güç kaybını hiçbir konsey üyesi kabul etmezdi.

Nefes Almayanlar…

Kafasındaki kilidi her zaman Yasak Teknoloji açıyordu. Onlar sayesinde Dünya’da detaylı çalışma yapılabilir, Mars üssü çok daha hızlı bir şekilde inşa edilebilir veya onlardan gelen bilgiler ışığında güneş sistemi dışında başka gezegenlere yerleşilebilirdi. Birinci sorun o teknolojiye yeniden ulaşmaktı. En kısa yolu ise sürgündekileri geri getirmekti.

Önündeki ikinci ve en büyük sorun ise Konsey’de bulunan kimsenin artık Nefes Almayanlar’a inanmıyor oluşuydu. Büyük Kitap onlardan bahsediyordu.

İnsanlar inançlarını çok çabuk kaybediyorlar,” diye düşündü. O sırada kırmızı ışıklar, güneş ışığını taklit eden renklerine geri döndü. Benjamin kaskını kafasından çıkardı. Oturduğu yerden kalktı ve odada bir ileri bir geri yürümeye başladı.

İnsanlığın kurtarıcısı olabilirdi. Bir kahraman olarak anılabilir, tarih onun belirlediği şekilde yazılabilirdi. Olması gereken, güneş sisteminin dışına çıkabilecek gemiler inşa etmek ve Nefes Almayanlar’ın belirlediği, yerleşim için hazırlıklarını yaptığı bir gezegene yerleşmekti. Sürgün edilmişlerdi ama bir görevleri vardı, bir amaçları. Eğer o görevi yerine getirmişlerse herkes kurtulabilirdi.

Arkasında duran kitaplıktan Büyük Kitabı çıkardı ve masanın üstüne bıraktı. O sırada iletişim terminalinin ışıkları yanıp sönmeye başladı. Cihazı da kitabın yanına koydu ve cevapladı.

“Yüzbaşı Hunter.”

“Efendim, önemli haberler var. Yanınıza geliyorum.”

“Bekliyorum John.”

Dakikalar sonra Yüzbaşı kapıdan içeri girdi.

“Kripteksle gönderecektim ancak böylesi daha güvenli olur diye düşündüm, efendim.”

“Bu kadar önemli olan nedir?”

“Standart bir Mars Nakliye Filosu, yarın dünyaya doğru yola çıkacak efendim.”

“Anlaşmalar gereği bu hakları. Tuhaf olan nedir?”

“Görünürde bir nakliye filosu. İçerideki adamımızdan aldığımız bilgiye göre gemiler silahlı personelle yola çıkacakmış. Askeri bir görev olacağını özellikle belirtti.”
Benjamin, odada dolaşmaya başladı.

“Bir şeyler çevirdikleri kesin. Önce şu, başaramadınız mesajı, ardından eğitimli bir katilin on adamımızı dakikalar içinde temizlemesi ve ardından bu. Kaç mekik peki?”

“On tane Dragon mekiği ama öğrendiğim kadarıyla Kızıl’ları da hazırda bekletiyorlarmış.”

“Bu aradığımız fırsat olabilir. Öldürülen adamlarımızın görüntülerini hazırla ve Koloni’den gelen istihbarat bilgilerini bana gönder. Ardından dijital mesajı da bu dosyaya dahil et. Tüm her şey hazır olduğunda Konseyi yeniden toplantıya çağırdığımı tüm üyelere bildir.”

“Emredersiniz efendim.”

“Dur bir saniye. Bu gece yarısı Kabul Töreni yapılacak değil mi?”

“Evet.”

“Tüm üyeler orada olacaktır. Tekrar toplanma teklifime verecekleri yanıtı beklemek yerine onları orada huzursuz edebilirim. Çağrıyı iptal et ve akşama kadar dosyayı hazırlamış ol, Yüzbaşı.”

“Anlaşıldı.”

Yüzbaşı Hunter, hızlı adımlarla odadan çıktı. Benjamin, elini masada duran eski kitabın üstünde dolaştırdı. Derisini ve üstündeki kabartmalı harfleri hissetti.

Büyük kitabın ön tarafına işlenmiş yazı.  “ORDO AB CHAO”*

Benjamin masanın başında düşündü. Bunca yıl sonra Mars ortada bir sebep yokken neden silahlarla donatılmış bir ekip gönderiyordu. Filonun Dünya’ya ulaşması 20 gün sürecekti. Bu süre onun için yeterliydi. Konseyi ters giden bir şeyler olduğuna ikna edebilirdi.

Tekrar elinin altındaki kitaba döndü. Arkası üste gelecek şekilde çevirdi ve son sayfayı açtı. Uzun yıllar önce yazılmış bir bölüm, bir dörtlük. Sesli bir şekilde okudu.


“Altıncı ayın altıncı gününde
Nefes Almayanlar geri gelecek
Işıklar gökyüzünde belirdiğinde
Yeni bir nesil yükselecek”

*Ordo Ab Chao: Kaostan Gelen Düzen




MUİ’de mekiğin yanaştığı rıhtıma açılan ana koridor birkaç kişinin rahatlıkla yan yana yürüyebileceği genişlikteydi. İstasyonu tam ortadan ikiye bölüyor, buraya gelenleri diğer katlara ve yaşam alanlarına geçmeden önce karşılıyordu. Dünya’dan gelen ve koloniye katılanların her zaman ilk durağıydı.

Mars’a yerleşecek misafirlerin rahat etmesi için her şey düşünülmüştü. Farklı büyüklüklerde uyku odaları, yiyecek içecek otomatları ve hatta çocuklar için oyun alanları bile vardı. Gelenler buralarda ağırlanır, koloni ile ilgili bilgiler verilir ve yeni evlerinin kuralları anlatılırdı.

Mars’tan istasyona gelen ekip kullandıkları güvenlik halatlarını çözmekle uğraşırken istasyon sorumlusu Jenni Korhonen de asansörden inip karşılama için yanlarına geldi.

“Güvenlik halatından kurtulduktan sonra kasklarınızı çıkarabilirsiniz baylar ve bayanlar,” dedi elinde tuttuğu telsizi kullanarak. Tüm ekip hazır olana kadar bekledi ve “Hoş geldiniz,” diyerek gülümsedi.
Herkes kaskını kolunun altına almış dikkatle Jenni’nin söyleyeceklerini bekliyordu. Türk meraklı bir çocuk gibi etrafı incelerken Luka hemen yanında kıpırdamadan duruyordu.

“Dikkatini karşındaki hanımefendiye ver,” dedi Daiki yanındaki iri yarı adama. Ardından genç kadın konuşmasına devam etti.

“Yarın herkesi zorlu bir yolculuk ve arkasından zorlu bir görev bekliyor. Bu yüzden hemen brifing salonuna geçeceğiz ve orada görev bilgilerini alacaksınız. Daha sonra istasyonumuzdan dilediğiniz gibi faydalanabilirsiniz. Bir çoğunuzun Dünya’dan gelirken uğradığı bu istasyonu bildiğinize eminim ancak zamanla her şey değişiyor. Burası da yaşayan bir organizma gibidir ve hatırladığınızdan farklı gelebilir. Lütfen soru sormaktan çekinmeyin.”

Tüm ekip önlerinde yürüyen genç kadının peşi sıra ilerledi. Önce misafirhanelerin önünden geçtiler. Ardından asansörler ile birkaç kat yukarı çıktılar. İlerledikleri koridorun camlarından geldiklerinden farklı bir rıhtımda yaşanan koşuşturmaca rahatlıkla görülüyordu.

“Dragon mekikleri sizin için hazırlanıyor,” diyerek rıhtımı işaret etti Jenni. Sıranın önünde yürüyen 

Türk hemen bir cama yapışıp dışarıya bir göz attı.

“Şu aletlerden birini bir an önce incelemek istiyorum, Bay Haruto.”

“Zamanımız olacaktır, merak etme,” diye cevap verdi Daiki ve genç adamın kolundan tutup yürümeye devam etmesini sağladı.

Dragon mekikleri 21. yüzyılda tasarlanmış küçük ama etkili araçlardı. Şimdiki hallerine gelene kadar bir sürü değişiklik yapılmış olmasına rağmen temel tasarımları hiç değişmemişti. Dış görünümleri bir mermiyi andıran, dört yanında Maxon motorları bulunan, maksimum yedi kişi kapasiteli ve gerektiğinde tek kişinin rahatlıkla idare edebileceği basit mekiklerdi. Zaman zaman yaşanan gerginlikler sebebiyle burun kısımlarına ve yan taraflarına karbondioksit lazer silahları yerleştirilmiş olsa da temel amaçları kargo taşımaktı.

Tüm ekip brifing salonunda toplandı. Herkes yerlerine geçtikten sonra önlerinde dev bir holografik görüntü belirdi. Ekip liderlerinin isimleri ile birlikte görüntüleri sırayla karşılarına çıktı. Her birinin altında birlikte çalışacakları kişiler ve görevleri detaylı bir şekilde anlatılıyordu. Dijital bir ses tüm bilgileri okudu. Daiki’nin ekibi hariç hepsinin cep terminallerine bilgiler ulaştı.

Holografik görüntü ortadan kaybolduktan sonra Jenni toplantıyı sonlandırdı.

“Şimdi serbestsiniz. Herkese iyi dinlenmeler.”

Ekipler yavaş yavaş odayı terk etmeye başladı. Daiki hiç kıpırdamadan bekliyordu.

“Bay Haruto, sizinle özel olarak görüşmek istiyorum,” dedi genç kadın.

“Biraz daha mı beklemek zorundayız?” diye homurdandı Türk. Luka, kafasıyla onayladı. Jenni araya girdi. “Sizler gidebilirsiniz.”

“Rıhtımdaki mekikleri incelemek istiyorum. Benimle gelmek ister misin Luka?”

“Hayır, ben gidip biraz dinleneceğim.”

“Bayan, buralarda içebileceğim bir bar var mıydı?” diye sordu iri adam.

“Tabii. Geldiğimiz koridorun sonunda bir alt katta. B rıhtımına çıkmadan hemen önce bölümü görürsünüz zaten.”

“Teşekkürler, ” dedi ve hemen salondan çıktı. Luka, Daiki ve Jenni’ye bir baş selamı vererek genç adamın arkasından gitti.

Daiki, bakışlarını karşısındaki kadına çevirdi.

“Sözü uzatmayacağım Bay Haruto. Model 9X’i bulma ve getirme görevi sizde ve ekibinizde.”

“Anlaşıldı Bayan Korhonen.”

“Zor bir dönemden geçiyoruz. Elitler bir şeyler çeviriyor. Bugüne kadar inşa etmeye çalıştığımız her şey risk altında. Emin olun bu görev gerçekten tehlikeli olacak. Geçen günlerde sizin de yardımlarınızla yakaladığımız mesajı ve maden mekiğini hatırlıyorsunuzdur.”

“Evet.”

“Yayınladığı sinyali de siz çözmüştünüz. O sinyal neredeyse tüm frekanslardan iletildi. Güneş sisteminde uydusu olan herkes tarafından alınmış olabilir ve dikkatli birileri sinyali mutlaka çözmüştür. Ayrıca ondan sonra iki maden mekiği daha kontrolden çıktı. Biliyorsunuz ki, o mekikler Derin tarafından özel olarak programlanıyor ve bugüne kadar hiç sorun çıkartmamışlardı.”

“Derin ile ilgili bir sorun olabilir mi?”

“İmkansız. Buradaki tüm kontroller yapılıyor. Derin olması gerektiği gibi çalışıyor.”

“Elitlerin bir oyunu olabilir mi? Bir tehdit…”

“Bizi tehdit etmekle ne gibi bir kazançları olabilir diye biz de sorguluyoruz. Derin’in yaptığı tüm hesaplarda olası bir savaştan hem biz hem onlar zararlı çıkıyor.”

Daiki bir süre düşündü.

“Onlarla temas kurdunuz mu?”

“Evet. Birkaç konsey üyesi ile görüşme talebimiz oldu ancak sadece Benjamin bizimle görüşmeyi kabul etti. Sinyali aldığını ve mesajı çözdüğünü, sinyalin kaynağının da bizim mekiğimiz olduğunu bildiğini söyledi. Tehditlere devam edersek gerekeni yapmaktan hiç çekinmeyeceğini belirtti.”

“Belki de onların özellikle yerleştirdiği bir mesajdır. Bahane üretiyorlar.”

“Haklı olabilirsiniz. Her ne kadar hesaplayabildiğimiz olasılıklara göre çıkarları yok gibi gözükse de eğer üzerimizde tam bir hakimiyet kurmayı başarır ve bir şekilde kolonide de söz sahibi olurlarsa işler değişebilir.”

“Aşağıda destekçileri var Bayan Korhonen. Onlar tarafından yönetilmek isteyen gelenekçiler.”

“Farkındayız ama şimdilik yapabileceğimiz bir şey yok. İnsanları fikirleri yüzünden yargılayamayız. O destekçiler çok istiyorlarsa Ay üssüne dönüp onlara katılabilirler. Bizim için en önemli şey bu gezegende hayatta kalmaya devam etmek ve burayı daha da yaşanabilir bir hale getirmek.”

“Bu durumda Benjamin denen adam bize sorun çıkartabilir.”

“Kesinlikle. Son görüşmemizden sonra Elitler dünya çevresindeki kontrollerini arttırdı. LIDAR (Light Detection and Ranging) verilerini an be an takip ediyoruz. Son bilgilere göre artık daha fazla silahlı gemi ile daha sık devriyeye çıkıyorlar.”

“Bu aşamada bizim geçmemize izin vermek zorundalar.”

“Şimdilik öyle gözüküyor. En azından dikkatleri burada. Dünyadaki hedefimiz Model 9X’den henüz haberleri olmadığını düşünüyoruz. Yine de operasyonun güvenliği açısından sizin ekibinizi diğerlerinden birkaç saat daha geç yola çıkaracağız. Herhangi bir saldırı durumunda sizi geri çevirebilir veya Kızıl Dragonlar ile destekleyebiliriz.”

“Umarım ihtiyacımız kalmaz Bayan Korhonen.”

“Umarım. Şimdiden başarılar dilerim. Eğer Model 9X’i getirmeyi başarırsanız Mars için büyük bir adım olur. Burayı daha da ileri götürebilir.”



Koloni’nin yeni sektörler eklenerek gelişmekte olan kuzey cephesinde kalan küçük bir meydanda yüzlerce kişi dünyaya gidecek olan ekibi uğurlamak için toplanmıştı. Kuzey Meydanı Hermus’un yarısı kadar bile değildi ve cam kubbesinin inşaat alanına bakan bölümü neredeyse dışarısı görünmeyecek şekilde kızıl toprakla kaplanmıştı. Günün hemen her saati yüzey kıyafetleri içinde kesintisiz çalışan işçilerin yaptığı kaynaklardan gelen ufak parlak ışıklar kubbenin içine yansıyor ve ekibin gidişini ölümsüzleştirmek istercesine fotoğraf çeken insanların flaşlarını andırıyordu.

Gezgin adı verilen araçlardan ilkine yolculuğa çıkacak ekibin eşyaları yerleştirilmişti. Daiki ve ekibi üçüncü araca binecekti. Tüm ekipler hazır olduğunda araçlar neredeyse ilk Füzyon Sürücülü Roket’lerden biri olan mekiğe doğru hareket edecekti.

Yüzlerce kişi ve tonlarca yük taşıma kapasitesine sahip olan FSR, yıllarca dünyadan koloniye insanları başarıyla getirmişti. Dünya’da azalan nüfus ve Mars ekosisteminin yavaş yavaş dengelenmesiyle bu roketlere olan ihtiyaç giderek azalıyor, daha küçük boyutlu olanlarını yapmak için gerekli çalışmalar tüm hızıyla devam ediyordu.

Daiki veda edeceği birileri olmadığını düşündüğünden cam kubbenin kuzeyinde bulunan çıkış tünelinin başında tek kelime etmeden dikiliyordu. Hemen arkasında Türk birkaç adamla şakalaşıyordu. Diğer herkes birbirine sarılıyor, güzel dileklerle vedalaşıyordu. Her zaman olduğu gibi gözyaşları da tüm törene eşlik ediyordu.

Yelena, Luka’ya sarılmıştı. Daiki ikisine baktı. Kardeşi kadar sevdiği genç kadına kötülük yapıp yapmadığını düşündü. Ne de olsa ekibine Luka’yı bizzat seçmişti.

“Kendinize dikkat edin ve mutlaka geri dönün,” dedi Yelena ellerini genç adamın boynundan ayırmadan.

“Merak etme, geri döneceğiz.”

Genç kadın, Luka’yı öptü.

“Hadi artık vakit geliyor,” diyerek ayırdı dudaklarını genç adam.

“Ben Daiki’ye de veda etmek istiyorum,” dedi Yelena ve hızlıca yanına gitti. Tek kelime etmeden sarıldı adama önce. “Kendine çok iyi bak Daiki.”

“Siz de Bayan Serova.”

Yelena, “Bugün bari bu şekilde davranmasaydın,” diye karşılık vererek gülümsedi.

“Üzgünüm Yelena, alışkanlık işte.”

“Dikkatli olun. Unutma Luka sana emanet.”

“Elimden gelenin en iyisini yapacağım. Şüphen olmasın lütfen.”

“Bir an bile aklıma gelmedi. Sizleri seviyorum beyler,” dedi Yelena ve birkaç adım geri çekildi.

İlk grubun Gezgin’lere binişi tamamlanmış, sıra diğer gruba gelmişti. Daiki, Luka ve Türk araca geçmek için çıkış tüneline ilerlediler. Arkalarındaki kapı büyük bir fıslamayla kapanarak onları cam kubbeli meydandan ayırdı. Tüm ekip yüzey giysilerinin üzerine kasklarını geçirdi. Üç noktadan sabitlenen kaskın emniyet tuşlarına basarak kendilerini güvenceye aldılar.

“Herkes 2 numaralı frekansı açık tutsun. Bundan sonra oradan haberleşeceksiniz,” diye bağırdı önlerindeki kapıyı açacak olan görevli.

Mekiğe gitmek için hazırlanan ekip üyeleri kollarındaki dijital ekranları kontrol etti ve gerekli ayarlamaları tamamladı. Bundan sonra tüm konuşmalar kaskın içerisinden gerçekleştirilecekti.

“Hazır olan herkes gönderilen mesajı onaylasın lütfen,” dedi görevli. Kıyafetlerinin kontrollerini tamamlayanlar tuşa bastı.

Görevli, “Tüm göstergeler normal, ekipten onay sinyalleri alındı,” dedikten sonra duvarda bulunan kırmızı düğmeye bastı. Önlerindeki kapı açıldığında dışarı doğru hızla kaçan hava akımı hissedildi. Bölmenin içindeki tüm hava bir anda boşaldı. Tüm ekip yüzey giysilerinde bulunan yaşam destek ünitelerine bağlıydı. Yavaş yavaş ilerlediler ve önlerinde bekleyen araca ulaştılar. Gezgin ile yapılacak on beş dakikalık yolculuk sonrası iki büyük roket ile desteklenmiş mekiğe varacaklardı.

Gezgin’in kokpitinde bekleyen iki kişi, arkada bulunan kapakları açtı. Ekip sırayla aracın sağ ve sol tarafına beşer kişilik gruplar halinde yerleştikten sonra araç hareket etti.

Daiki başını öne eğmiş duruyordu. Yanına oturan Türk kendi dilinde dua tarzı bir şeyler mırıldanıyordu. Luka meraklı gözlerle aracı inceliyordu. İletişim kanalları açık olmasına rağmen yolculuk boyunca kimse konuşmadı.

Mekiğe yerleşmeleri de sessizlik içerisinde oldu. Kendilerinden önce gelen grup ön sıraları kaptığından üçü ortalarda bir sıraya yan yana oturdular. Artık sadece Luka değil, Türk de etrafı inceliyordu. Sessizliği Türk bozdu.

“Buna bir şey olsa tamir edebilir miyim acaba?”

Daiki, şaşkın bir ifade ile baktı suratına. Luka gülümsedi.

“Senin her şeyi tamir edebileceğini duymuştum.”

“Teşekkür ederim Bay Marino. Aslında söylentiler doğru sayılır ama onaracağım makine ile biraz zaman geçirmem gerekir. Eh, tahmin edersiniz ki böyle bir mekikle fazla zaman geçirmedim.”

Daiki de gülümsedi. Son ekip de yerini aldıktan sonra on dakika sürecek geri sayım başladı. Birkaç dakika sonra mekik sert bir şekilde sarsıldı ve ilk test ateşlemesini gerçekleştirdi.
Türk oturduğu yeri parmakları kızarana kadar sıkmakla meşguldü. Bir müddet sonra ikinci test ateşlemesi yapıldı. Ekibin kasklarının içinde bir cızırtı oluştu ve ardından bir kadın sesi duyuldu.

“Herkese iyi yolculuklar diliyoruz. Kalkış için son 30 saniye. Kemerlerinizi bağladığınızdan emin olun.”

Sadece Daiki kemerini tekrar kontrol etti. Kemerler bağlı olmadan mekiğin bu aşamaya bile gelmeyeceğini biliyordu ama yine de içi rahat etmemişti. Türk ve Luka kaskatı kesilmiş, adeta koltuklarına yapışmışlardı. Kadının sesi kulaklarında yeniden duyuldu.

5, 4, 3, 2, 1…

Roketler sarsılarak mekiği yukarı taşımaya başladı. İçeride bulunan herkes o anda 3g düzeyinde bir kuvvete maruz kaldı. Bu bir çoğunun uzun yıllardır yaşadığı ortamda maruz kaldığı kuvvetin on katıydı ve buna bir süre daha dayanmaları gerekecekti. Her ne kadar kıyafetleri maruz kalınan yüksek g’ye karşı vücutlarını rahatlatıcı bir etkiye sahip olsa da bu bir çok insan için sarsıcı bir deneyimdi. Her kalkıştan sonra yolcuların yaklaşık yarısında baş dönmesi ve mide bulantısına sebep olurdu. Daiki kendisini iyi hissediyordu. Oynatabildiği kadar kafasını çevirip yanındakilere baktı. Luka da kötü gözükmüyordu ancak aynı şeyi Türk için söylemesi pek mümkün değildi. Türk’ün yüzü bembeyaz olmuştu.

Daiki, cam tarafında oturmayı tercih etmişti. Bu sayede roketlerin mekiği Mars’ın çekim kuvvetinden çıkarıp uzaya bıraktığı anı görebilmişti. Mekik ayrılma işlemini başarıyla tamamlamış ve roketler de artık geri dönüş rotalarına girmişti.
İticiler belli aralıklarla çalışıp duruyordu. Mekik yavaş yavaş yörüngede sabitlendi. Bir müddet bu noktada bekleyip, uygun zamanda Mars Uzay İstasyonu’na kenetlenebilmesi için iticilere gerekli gücü vereceklerdi.

İlk hareketlerden sonra Daiki bulunduğu noktadan devasa yapıyı gördü. Sanki her geldiğinde daha da büyüyen muhteşem bir şeydi. Yaşayan ve gelişen bir organizma gibiydi. Biraz daha yaklaştıklarında hiç unutamadığı yazıyı da görebileceğini düşündü.

Birkaç itici hareketinden sonra mekik MUİ’ye (Mars Uzay İstasyonu) daha hızlı bir şekilde yaklaşmaya başladı. İstasyon giderek büyüyordu. Mekik, kendisi gibi büyük gemiler için tasarlanmış olan rıhtıma yanaşmak için birkaç manevra daha yaptı ve biraz sallandı.

Türk, Luka’nın kolunu sıkıyordu. Daiki, onlara gülümsedi ardından camdan dışarı baktı. Manzarası değişmişti. Sonsuz karanlığın içinde parlayan yıldızlar yerine artık MUİ’nin metal-porselen alaşımından oluşan devasa duvarlarını görüyordu.

Mekik rıhtıma yaklaştıkça Daiki’nin hareket algısı da bozulmaya başladı. Sanki onlar sabit duruyor da istasyon ise onlara yaklaşıyor gibiydi. Bir süre sonra her ikisi de duruyormuş gibi gelmeye başlamıştı ki, büyük bir sarsıntı ile rıhtıma kenetlendiler.

Kasklarının içindeki cızırtının ardından anonsları yapan kadın sesi yeniden duyuldu.

“Mars Uzay İstasyonu’na hoş geldiniz. Kemerlerinizi çözdükten sonra emniyet halatlarını bağlamayı unutmayın.”

Herkes ayağa kalktı ve ön taraftan kendilerine doğru gelen halatı kıyafetlerindeki kancanın içinden geçirdi. Tek sıra halinde üç grup olarak ilerlediler. Rıhtımdan MUİ’nin içine geçecekleri kısa ama tehlikeli yolculukları başlamıştı.

Mekik ile rıhtım arasındaki köprüden geçerken Daiki etrafına dikkatle baktı. Çocukluğunda hayran olduğu yazıyı tekrar görmek istiyordu. Dünya’dan koloniye getirilenlerin ilk durağı her zaman MUİ olmuştu. Herkes orayı görmüş ve orada bir süre zaman geçirmişti.

“Hatırladığımdan daha küçükmüş,” dedi Türk.

“Buraya ilk getirildiğin zaman göre en az 1 metre daha uzunsundur herhalde. Bu yüzden büyüklük algın değişmiş olabilir.”

“Haklı olabilirsiniz Bay Haruto. Onun dışında her şeyiyle aynı gibi gözüküyor. Hatta şuradaki yazı bile.”

Daiki, Türk’ün parmağı ile işaret ettiği yere baktı. İstasyonun beyaz duvarları üzerine siyah boya ile yazılmış, her harfi neredeyse iki insan boyundaki yazıyı gördü.


“LEMURİA”


Daiki, yoğun geçen çalışmaların ardından tekrar odasına dönebileceği için memnundu. Merkez kuleden görülebilen Mars’ın mavi gri gecesi bitmek üzereydi ve bir süre sonra her yer tekrar kızıla bürünecekti. Dünya’da sadece kuzey kutbu yakınlarında görülebilecek olan auroralar bütün gece gezegen üzerinde dans etmişti. Daiki, belki de yaşadığı son Mars gecesinde manzaranın tadını sonuna kadar çıkarmıştı. Biraz daha kahve ile önündeki saatleri de atlatabilir, ardından son hazırlıklarını tamamlayarak beklemeye başlayabilirdi.

Küçük beyaz küpüne dönmeden önce Hermus Meydanı’na çıktı. Oradan sonra güney cephesi sosyal alanına uğrayıp, yapacağı yolculuk boyunca kendisine yetecek miktarda sentetik kahve çubuğu aldı. Odasına ulaşmanın en kısa yöntemlerinden bir olan yatay asansörlerden bir tanesine bindi.

Küpüne girer girmez ayağındaki manyetik botları çıkardı ve odanın ortasında duran masanın kenarına dokundu. Tam orta noktada beliren hologram görüntüde tek bir mesaj vardı.

“Sıra sizde.”

Havaya kaldırdığı parmağı ile mesajı sağa doğru çekti ve masanın üstünde asılıymış gibi duran sanal bir küp görüntüsü ortaya çıktı. Üç boyutlu satrançta sıra tekrar Daiki’deydi. Yaklaşık olarak bir aydan beri 14 yaşında bir çocuk ile oynuyordu ve oyun bitecekmiş gibi görünmüyordu.

Dünya’da olduğu zamanları düşündü. Kardeşine oynamayı öğretme çabaları aklına geldi. Ahşaptan yapılmış bir satranç tahtası, elle yontulmuş piyonlar, fil ve vezir… Tekrar taşlara dokunabilmek istedi. Dakikalar içinde biten oyunlarını düşünüp gülümsedi.

Önündeki sanal satrancın sonlanması en iyi ihtimalle günler sürecekti. Taşlar x,y ve z eksenlerinde hareket edebildiği için çok daha uzun düşünmek gerekiyordu. Ayrıca yapılabilecek hamlelerin fazlalığından oyunlar günler ve hatta haftalar boyu oynanabiliyordu. Zaten bulundukları gezegende kimsenin acelesi de yoktu.

Daiki, atını Y ekseninde üç birim yukarı çektikten sonra 1 birim de Z ekseninde kaydırarak üç boyutlu bir L harfi biçimindeki hamlesini yaptı. Böylece genç arkadaşına oyunu bitirebilecek hareketleri yapabilmesi için bir boşluk bıraktı. Tüm yaşam da bu kadar basitti. İsteyerek veya istemeden yapılacak tek bir hata sonunu getirebilirdi.

Hologram satrancı ortadan kaldırdı. “Haberler,” dedi ve cihaz başlıklar halinde son bilgileri okumaya başladı. Daiki, masanın başından kalkıp mutfağa geçti. Kendisine bir bardak sıcak su hazırladı ve kahve çubuklarından bir tanesini suyun içine bıraktı. Sentetik kahvenin yapay kokusu etrafa yayıldı. Yapay olduğunu bilse bile koku ona bir rahatlama hissi veriyordu.

Dijital ses bir sonraki habere geçerken Daiki, dur komutunu verdi ve “detay” dedi. Masa üzerine çeşitli görüntüler yansıdı ve cihaz ilgili bilgileri aktarmaya başladı.

“Aktivistlerin birleşme çağrıları ve eylemleri devam ediyor. Tüm insanlık adına Mars ve Ay’ın yöneticilerine yapılan bu çağrıların artık sonuç vermesi gerektiğini düşünenler Hermus Meydanı’nda toplanıp ufak bir gösteri yaptılar. Göstericiler, herkesin eşit olduğunu, sınırlamalar olmadan Mars, ay ve dünya arasında özgürce seyahat edebilmeleri gerektiğini açıklayarak eylemlerine son verdiler.”

Tehlikelerin farkında değiller diye düşündü, Daiki. Büyük ihtimalle bu insanlar, Elitlerin ellerindeki kaynakları kendileriyle paylaşacaklarını düşünüyordu. Öyle bir şey hiçbir zaman olmamıştı ve olmayacaktı da.

Kahvesini bitirir bitirmez kısa bir süre uyudu ve hızlı bir duş aldı. Artık hazırlanmaya başlayabilirdi. Silindir şeklindeki kumaş sırt çantasını çıkardı. İçine bir tane bol cepli kamuflaj pantolon, birkaç tişört ve ne olur ne olmaz diye kalın ve bol cepli bir mont yerleştirdi. Belki bavuluna son koyduğu giysiye ihtiyacı bile olmayabilirdi. Dünya’nın son durumu pek de soğuk sayılmazdı.

Çantasını kapatmadan önce içine oldukça etkin birkaç bıçak attı. Son olarak, ata yadigârı katanasını da duvardaki askısından dikkatlice alarak eşyalarının yanına bıraktı. O sırada cep terminali bipledi.

“Cevapla.”

“Günaydın, Daiki,” dedi genç kadın. Sesinde olağan neşesi duyulmuyordu.

“Size de Bayan Serova.”

“İşte böyle söyleyerek daha da moralimi bozdun şimdi.”

“Özür dilerim, Yelena.”

“Hiç değişmeyeceksin herhalde. Neyse önemli değil. Açıklanan listeye baktım ve adımı göremedim. Yine Dünya’ya giden ekiplerde yokum. ”

“Üzgünüm. Biliyorsun, senin oraya gitmeni ve görmeni istiyorum ama elimde olmayan şeyler var.”

“Kendi ekibini seçtiğini duydum.”

Daiki, bir süredir Yelena ile birlikte olan ve iyi bir pilot olduğundan emin olduğu Luka Marino’yu üç kişilik ekibine dahil etmişti. Onu seçerek Yelena’ya kötülük ettiğini düşünse bile hiç tanımadığı birini sadece istihbarat bilgilerinden hareket ederek birini seçmektense az çok bildiği birini ekibine dahil etmek daha mantıklı gelmişti. Askeri bir görev olmasa, imkanlarını sonuna kadar zorlar ve Yelena’yı götürürdü ama genç kadın bu görev için kesinlikle uygun değildi.

“Doğru duymuşsun ama verilen bilgiler doğrultusunda hareket etmem gerekiyordu.”

“Sen de tanıdığımız en iyi pilotlardan birini yanına aldın yani,” diye karşılık verdi ve bir kahkaha patlattı.

“Evet, öyle oldu.”

“Günaydın, Bay Haruto,” diyerek görüntüye girdi Luka.

“Size de Bay Marino. Umarım hazırsınızdır.”

“Her zaman! Ve beni seçtiğiniz için teşekkür ederim.”

Umarım başımıza bir şey gelmez diye düşündü Daiki. Tüm detayları henüz öğrenmemiş olsa bile gidecek adamlar üzerinde uzun süre çalışmıştı. Jenni’nin incelemeleri ve Derin’in analizleri sonucunda 30 kişilik liste kesinleşmişti. Sıradan bir kargo seferi görüntüsünde üçer kişilik mürettebat taşıyan Dragon mekiği yola çıkacaktı.

“Bir gün gelecek genç ve zeki bir biyokimyacıya da ihtiyaç duyacaksınız. O zaman ilk seçeneğini hatırlatmama gerek yoktur herhalde,” diyerek Daiki ile düşünceleri arasına girdi Yelena.

“Emin olabilirsin. Eğer tekrar böyle bir şansım olursa seni de götüreceğiz.”

“Bunu duyduğuma sevindim Daiki. Luka’ya ve Türk’e iyi bak. Sizi uğurlamaya geleceğim.”

“Teşekkürler. Akşama meydanda görüşürüz.”

Yelena, el sallayarak bağlantıyı kesti. Daiki, tekrar çantasını kontrol etti. Artık yan küpünde yaşayan genç adama bir göz atmasının da zamanı gelmişti.

Her türlü tamir ve tadilat işlerini yapabilen yirmili yaşlarının başındaki genç adam küçük yaşta Daiki’nin bir arkadaşı tarafından koloniye getirilmişti. Dünya’da onu bulduğunda vahşi bir hayvana benzediğini, her şeyi ve herkesi tehdit olarak görüp her zaman saldırıya hazır olduğunu anlatırdı arkadaşı. Bir şekilde ona ulaşmayı başarmış, yanına almış ve buraya kadar getirmişti.

İlk zamanlar, genç adamın konuştuğu dili neredeyse kimse anlayamamıştı ama çıkardığı sesler içerisinde bir tanesini fazla tekrarladığından ismi de o olmuştu. Türk, her türlü cihazı tamir edebilme yeteneği dışında kaslı ve kuvvetli vücuduyla da Daiki’nin kendi ekibi için iyi bir seçenekti. Çocuk yaştan itibaren yanında olduğundan dolayı da güvenilirliği konusunda en ufak şüphe duymuyordu.

Daiki, çantasını omzuna attı. Katanasını çantasının yanından sarkan ip ile bağladı. Son bir kez odasına baktı ve küpünden dışarı çıktı. Hemen arkasından gelen “Mai,” kelimesi ile olduğu yerde sıçradı. Türk, hemen yanında bitivermişti.

“Ke sela,” dedi Daiki.

“Ben hazırım, Bay Haruto.”

“Beni şaşırttın.”

“Niye?”

“Henüz kalkmadığını düşünüyordum. Tamir işi olmadığı sürece odandan pek çıkmazsın ve genelde uyursun da ondan.”

“Beni seçtiniz, Bay Haruto. Size çok teşekkür ederim. Emin olun sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım. Size ve arkadaşınız Hans’a çok şey borçluyum.”

“Tamam, tamam. Bence şimdiden teşekkür etmemelisin. Zor bir görev bizi bekliyor.”

“Sahi, niçin gidiyoruz? Bir şey almamız gerektiğini biliyorum ama neyi? Yani bu kadar çok kişi sadece bir şeyi almak için fazla değil mi Bay Haruto?  Sadece siz ve ben de gidebilirdik. Emin olun ben yanınızdaysam başkasına ihtiyaç duymazsınız.”

“Ona şüphem yok Türk. R.V.A. – Model 9X’i almaya gidiyoruz. Detayları istasyonda anlatacaklardır. Şimdilik bu kadar bilsen yeter.”


“İnhaseli.”