ARAYICI GÜNLÜKLERİ Serisi - Magellan'ın Dönüşü

Hikayenin tamamı blogta ve kendi sitesinde. www.arayicigunlukleri.com

SONSUZ SAVAŞ

Yerin yedi kat altında ve göğün yedi kat üzerinde Günümüzde ve 4500 yıl önce hayat için verilen bir savaş.

SONSUZ SAVAŞ

Yerin yedi kat altında ve göğün yedi kat üzerinde Günümüzde ve 4500 yıl önce hayat için verilen bir savaş.

19 Ekim 2017 Perşembe

Ucube


UCUBE
“Özge, hadi ama kıyafetimi seçmek için yardımcı olacaktın.”

Evin duvarlarına yansıyan doğa manzarası eşliğinde koşmaya çalışan Özge, kocasını bir kez daha duymazdan geldi. Dışarıdaki havanın pisliğine ve karanlık gökyüzüne rağmen oturma odası güneşli bir günü yansıtıyor, odanın içi çiçek kokuları ile doluyordu. Özge’nin önündeki ekranda yeşil bir bayrak belirdi. Bir önceki gün koştuğu mesafeye ulaşmıştı. Yan tarafından alkış sesleri yükseldi. Tanıdığı tanımadığı herkes oradaydı. Hepsi genç kadının yeni başarısını kutluyordu. Biraz daha koşacak gücü vardı.

“Özge”
“Tamam, patlama geliyorum.”

Son geldiği noktadan yüz metre daha ileri götürdüğü rekoru ile Özge gururlanarak odanın ortasındaki koşu bandından indi.

“Oturumu kapat. Eski bir dağ manzarası yansıt.”
Etrafındaki ağaçlar kaybolmaya başlayıp yavaş yavaş beyaza dönerken otuzlu yaşlarındaki kadın yan odaya geçti.

“Ne olurdu sende biraz teknolojiyi kullansan?”
“Özge, zaten geç kaldım. Bir de sen üstüme gelme. Bu gömlek mi yoksa bu mu?”
“Ne önemi var ki? Aynanın karşısına geçeceksin ve o sana dolapta olan gömlekleri listeleyecek. Hatta üstüne giymişsin gibi gösterecek.”
“Bütün bunlar fazla geliyor. Bu kadar iç içe olmamalıydık. Unutma bak, yeterli parayı biriktiridğimizde teknolojiden ve ucubelerden uzak bir yere gidip yerleşeceğiz.”
“Tamam, tamam. Ucubelerden bende senin kadar nefret ediyorum. Ama en azından yanımıza bir multikutu alabiliriz.”

Mustafa, suratını asarak elindeki diğer gömleği üstüne tuttu.

“Bu olsun.” dedi Özge sırıtarak.
“Teşekkür ederim. Yanımıza multikutu alabilir miyiz düşüneceğim.”

Özge, eşinin yanağına bir öpücük kondurdu ve zıplayarak yan odaya geçti. Adam elindeki gömleği giydi, kravatını taktı ve kapının yanında işlevsiz gibi duran eski tip düğmeye basarak odanın ışığını söndürdü. Küçük dairelerinin açık mutfak olarak tasarlanmış bölümüne oturma odasından geçti.

“Kendime bir tost yapacağım? Bir şey ister misin?”
“Sen otur şuraya bakalım.” Özge ses tonunu değiştirdi. “Oturumu başlat. Mutfak. Bir portakal suyu ve bir çay.”

Konuşması bittiği anda, üzerinde portakalların beklediği sıkma makine çalıştı. Meyveler bir bir sıkılıp, kabukları çöp haznesine giderken mutfak tezgahının hemen yanına yerleştirilmiş başka bir tanesi tıkırtılar çıkarmaya başladı. Plastik bir bardak öndeki hazneye düştü ve çay ile dolmaya başladı.

“Buzdolabı, peynir.”
Dijital bir sinyal sesi duyuldu ve kırmızı ışık evin içinde bir defa yanıp söndü.
“Peynir bitmiş canım.”
“Önemli değil. Zaten aç değilim. Ben çıkıyorum.”
“Multikutunu almayı unutma.”
“Gerek yok. Bir şeye ihtiyacın olursa eski dokunmalı hattan ararsın.”
“Oradan sana ulaşmak dakikalar sürüyor.”

Mustafa, son söylediklerini duymadan dışarı çıkıp kapıyı kapattı. Sabahın erken saatleriydi, sekiz civarı. Gökyüzü hala aydınlanmamış, kara bulutlar şehrin üzerinde dolaşıyordu. Hava artık eskisi gibi değildi. Temmuz ortasında soğuk bir yaz günü, neredeyse her mevsim yağan yağmur ile daha da çekilmez oluyordu. Rögar kapaklarından dumanlar tütüyordu. Kaldırımlar ve yollar ıslaklıktan koyulaşmıştı. Birkaç ucube sokakta dolaşıyordu. Mustafa, kafasını hiç kaldırmadan yürümeye devam etti. Sokağın köşesindeki taksi cihazının yanında durdu.

“Taksi lütfen.”
Birkaç dakika içinde boş bir araç Mustafa’nın önünde durdu. Aracın arka koltuğuna oturdu. Dijital bir ses devreye girdi.
“Adres lütfen.”
“Cihangir, Boğaziçi Antika.”

Sürücüsüz taksi rotayı ekrana yansıttıktan sonra yavaşça hareket etti. Mustafa, camdan dışarı bakıp çocukluğunu düşünmeye başladı. O zamanlar teknoloji ile bu kadar iç içe yaşamıyor ve ondan bu kadar korkmuyordu. Otuzlu yaşlarının sonuna geldiği bu dönemde ise artık ileri teknoloji fobisi olmuştu. Özellikle ucubelerden nefret ediyor, kendilerine nasıl hala insan diyebildiklerini anlayamıyordu. İhtiyaçları olmasa bile kendilerine robotik uzuvlar takan, kafalarının bir yanında çip taşıyan ucubeler giderek çoğalıyor, normal insanlar azalıyordu. Eskiden sadece ihtiyacı olanların kullandığı cihazlar artık herkesin vücudunun bir parçası olup çıkmıştı. Tüm elektronik parçalar, araçlar ve ucubeler kablosuz ağlar ile birbirine bağlanıyor, mahremiyet hissini ortadan kaldırıyordu. Hayat, Mustafa için günden güne daha da çekilmez hale geliyordu. Yaşadığı ev, hatta çok sevdiği eşi bile sisteme bağlıydı. Sadece küçük dükkanındaki aletler kalmıştı elinde. Diğer insanların antika dediği şeyler. Bir çoğunu satmak bile istemiyordu aslında ama hayal ettiği emeklilik için buna mecburdu. Antikalar bittiğinde eski dükkanını da satıp, teknolojiden uzak bir yerde yaşayacaktı. O günler gelene kadar korkusuyla birlikte yaşamayı başarması gerekiyordu.

Taksinin ön panelindeki yeşil ışık camdan yansıyıp gözüne çarptığında dükkanına geldiğini anladı. Ön tarafta bulunan cihaza gözlerini dikti, işaret parmağını panele koydu.

“Çift katmanlı güvenlik taraması tamamlandı. 20 dijipara hesabınızdan düşüldü. Güneş Taksi iyi günler diler.” dedi dijital ses.

Mustafa, araçtan indi ve dükkanını açtı. Dolabından cezvesini ve bir paket kahvesini aldı. Arka tarafta bulunan küçük bölmeye geçti. Eski tip bir ocağı kibrit ile yaktı. Cezveyi, içine boşalttığı su ve kahveyi ocağın üzerine bırakıp tekrar ön tarafa geçti. Eski moda kağıt baskı kitabının arasına koyduğu ayıracı çekti. Aylar önce bir müşterisinin vermiş olduğu psikolog kartvizitine baktı. Dijital bir şeyler kullanmadığına göre kendisi gibi eski kafalı biri olduğunu düşündü. Kart üzerinde herhangi bir numara bulunmuyordu. Sadece adı, soyadı, ünvanı ve adres.
Kapının üzerine asılmış çandan gelen ses ile irkildi. O tarafa döndüğünde kapıdan girmeye çalışan iki ucubeyi gördü. Bir tanesinin gözleri metalik ve kırmızı renkli, diğerinin ise kolları metalden yapılmıştı. Antikacı, ayağa fırladı.

“Ucubelere satacak hiçbir şeyim yok benim.”
“Mustafa Bey, zamanınız doldu artık. Size buranın ederinden daha fazla dijipara teklif ediyoruz.”
“Gidin. Satmıyorum dükkanı.”
“Siz bilirsiniz.”

Mustafa’nın sinirleri bozulmuştu. Elindeki kartvizite tekrar baktı. Arka bölmede ateşin üstünde duran cezvenin altını söndürdü. Porselen fincana doldurduğu kahvesini alıp ahşaptan yapılmış rahat bir sandalyeye oturdu. Hemen yanında duran eski tip bir radyoyu açtı. Devlete ait olan dışında karasal yayın yapan başka radyo kalmamıştı. O kanal da genelde nostaljik şarkılar ve haberler yayınlıyordu. Cihazdan tok bir ses duyuldu.

“Kontrolsüz güncelleştirmelerin önüne geçmek için verilen yasa tasarısı mecliste reddedildi.”

O kadar çok ucube meclise girerse olacağı buydu diye geçirdi içinden Mustafa.

“İstanbul’da, güncelleştirme yanlılarına duyulan öfke giderek artıyor. İki tarafın birlikte yaşamaya devam ettiği bazı ilçelerde yaşanan olaylar sebebiyle çok sayıda vatandaşımız yaralandı. Muhabirlerimiz sokağın nabzını yokladılar.”
“Kaç senedir buradasınız?”
“Benim dedelerim yerleşmiş buraya. Ben doğma büyüme buradayım. Şimdi bu ucu…biiip gelmiş bizi göndermeye çalışıyorlar. Üstün insan edasıyla bize yer olmadığını söylüyorlar. Sanki bizim modamız geçmiş gibi. Mafya olmuş bunlar. Üç kuruş dijiparaya bizi alabileceklerini sanıyorlar.”

Mustafa sinirle radyoyu kapattı ve dükkandan dışarı çıktı. Hala elinde dolaştırdığı kartvizite baktı. Üstünde yazan adrese doğru yürmeye başladı. Birkaç sokak ve bir sürü ucubeyi geçtikten sonra psikologun bulunduğu binanın önünde durdu. Derin bir nefes aldı ve içeri girdi.

“Hoşgeldiniz.” diyerek karşıladı genç ve güzel bir kız.
“Hoşbulduk. Doktor bey müsait mi?”
“Buyrun içeri geçin. Ben hemen kontrol ediyorum.”

Etrafı kontrol etmeye başladı. Teknolojik herhangi bir şey göremiyordu. Bekleme salonu sanki çocukluğundan fırlamış gibiydi. Orada bulunan bir sandalyeye oturdu. Tam karşısında sarkaçlı bir saat duruyordu. Hayranlıkla onu izlemeye koyuldu.

“Doktor bey sizi bekliyor efendim.” dedi genç kız.
“Teşekkür ederim.”
İçeri girdiğinde doktorun hemen önünde duran eski deri koltuk gözüne çarptı. Ardından doktor ile gözgöze geldi.
“Hoşgeldiniz, ben Doktor Cengiz.”
“Ben Mustafa.”
“Buyrun oturabilirsiniz.”
Annesinin evinde olan deri koltuğa o kadar çok benziyordu ki, Mustafa neredeyse kendinden geçecekti. Büyük bir zevkle koltuğa oturdu.
“Nedir sıkıntılarınız Mustafa Bey. Biraz kendinizden bahseder misiniz?”

Mustafa, sıkıntılarını anlatmaya başladı. Teknoloji ile iç içe yaşamak zorunda olduğu bir dünyada teknolojiden korkuyordu. Hayatı günden güne daha da zorlaşıyordu.

"O zaman üzerinizde farklı bir şey denememize ne dersiniz, Mustafa Bey."
"Nedir acaba bu farklı şey?"
"Hipnoz ile teknoloji fobinizden kurtulmanıza yardımcı olmayı düşünüyorum."
Mustafa, adamın çok eski bir yöntemi uygulamak istemesinden memnun olmuştu.
"Tam olarak bu korkudan kurtulabilecek miyim sizce? “
“İlk seansta olmasa bile birkaç taneden sonra kurtulacağınıza eminim.”
Antikacı onayladığını belli edecek şekilde kafasını salladı.
"Tamam o zaman bir an önce başlayalım. Şuradaki koltuğa geçin ve rahatlamaya çalışın. Gözlerinizi kapatın lütfen."
Mustafa gözlerini yavaş yavaş kapadı. Bir şeyler söylendiğini duyuyordu ama anlayamıyordu. Vücudu giderek ağırlaştı. Doktor ayağa kalktı ve odasının kapısını açtı. Genç kız ile göz göze geldi.
"İğne hazır mı?"
"Evet hazır."
"Tamam bütün işlem boyunca bu onu uyutur."
Doktor iğneyi hızlı bir hareketle Mustafa’nın boynuna sapladı ve içindeki maddeyi enjekte etti.
"Şimdi bu beyefendiyi içeri, ameliyat için hazırladığımız bölüme taşıyalım."

İğnenin etkisiyle kendinden geçmiş adamı  ameliyat masasına yatırdılar. O sırada kapı çaldı. Genç kız kapıyı açtı. Karşısında saçı sakalı birbirine karışmış elinde çantasıyla yaşlı bir adam duruyordu.

"Biz hazırız. Sizi bekliyorduk."
Yaşlı adam sadece kıkırdadı. Ameliyat odasına geçerken süper olacak diye mırıldanıyordu.
"Bir valiz getirecektiniz, getirebildiniz mi?" dedi doktor.
"Evet hazırlar. İşlemi gerçekleştirirken burada durabilir miyim?"
"Tamam tamam."
Genç kız üzerindekileri değiştirip ameliyat önlüğünü giymişti. Valizi ameliyat masasının yanına getirdi.
"Bakalım burada bizim için ne varmış. Robotik el mi? "
Yaşlı adam yine kıkırdıyordu.
"Benim yaptığım bu robotik elleri bu beyefendiye takacaksınız. Çok güzel olacak. En güzel çalışmam olabilir."
"Sadece ellerini mi keseceğiz?"

Yaşlı adam kıkırdamaya devam etti. Genç kızın sinirleri bozulmuştu.

“Sen niye bu kadar mutlusun ki?”
“Eserlerim ülkenin her yerinde yayılıyor. Mekanik eller konusunda benim üstüme tasarımcı kalmayacak yakında. Bu arada gözlerini de almayı unutmayın. Ama onlar için benim yapabileceğim bir şey yoktu. Bu arada, patron dikkatli olmanızı, parçalara bir zarar gelmemesi gerektiğini söyledi. Eğer işe yaramaz durumda olurlarsa paranızı unutabilirmişsiniz."
"Tamam, tamam. Mustafa Bey’i fazlalıklarından kurtaralım artık. Korktuğu teknoloji ile pek bir bağı kalmaz bundan sonra."
"Eller hariç." dedi yaşlı adam ve bir kahkaha patlattı. "Eller sayesinde teknoloji ile bütünleşmiş bir hayatı olabilir."
"Evet, o çok korktuğu, nefret ettiği teknoloji vücudunun bir parçası olacak. Bu tedavi için bize teşekkür eder mi acaba?"
"Sizi bir daha görmemesi en iyisi olacaktır."
"Hadi artık başlayalım."

Doktor, önce bir kalem ile Mustafa’nın bileklerine çizgi çekti. Sonra neşteri aldı ve bileklerini işaretlediği noktadan kesmeye başladı. Eller ile işi bittiğinde gözlerine geçti. Operasyon tamamlandığında masasının altında bulunan bir cihaza gözleri ve parmakları yerleştirdi.

“Tamamdır. Bu adamın bütün mal varlığı artık patronda.”

Cihangir’de sıradan bir gün başlıyordu. Güneş henüz doğmaya karar vermemiş, insanlar yeni yeni sokağa çıkmaya başlamıştı. Etrafta olup biteni umursamayan, sadece yapacakları işlere ve karşılığında alacakları dijiparalara konsantre olmuş insanlar. Büyük bir çöp konteynerinin yanında yatan otuzlarının sonunda bir adam vücudunu hareket ettirmeye çalışıyordu. Konteynere dokunmaya başladı. El yordamıyla bulunduğu yeri tespit etmeye çalışıyordu. Gözleri bir şey görmüyor, parmaklarını oynatamıyor, elleri istediği hareketleri tam olarak yapamıyordu. Sırtını konteynere yaslayarak oturmayı başardı. Çevresinden gelen insan seslerini tanımaya çalışıyordu. Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Kolunu hareket ettirdi ve arkasındaki metal kutuya vurdu. Duyduğu ses, boş bir tenekeye vurduğu zaman çıkan ses değildi. Metalin metale vurma sesi. Ümitsizce kendisini saldı. Çevreden gelen insan seslerinden korkuyordu. Neredeydi? Etrafındaki insanlar kimdi?
Yaklaşan ayak seslerini duydu. Kafasını öne eğdi, bekledi. Birileri yanından geçti ve gitti. Ardından bir kadının ağlayarak konuştuğunu duydu. Ses tanıdık geliyordu. Kadın yaklaştıkça emin oldu. Gelen Özge’ydi. Metalik elini zor da olsa ileri doğru uzattı. Birilerine dokunabilmişti.


“Ucube.” dedi Özge. Ağlayarak ve hızla uzaklaştı yerde yatan yarı insandan.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Kara Karga



Eski divanın üzerinde ne kadardır beklediğini bilmiyordu Kara. Kendisini yardım için çağıran yaşlı kadında tuhaf bir çekim vardı. Belki yaşlı huysuzluğu, belki de kendisini büyüten kocakarıya olan benzerliği. Ona her zaman saygı duymuş, onu sevmeye çalışmıştı ama içindeki şüphe hep engel olmuştu. Şüphe olmasaydı diye düşündü. Yaptığı şeyi yapmamış olsaydı sevebilir miydi kocakarıyı? Diğer yaşlı insanlardan pek bir farkı yoktu aslında. Tombul vücudu ile yürümüyor sanki yuvarlanıyor hissi yaratırdı görenlerde. Tonton yanakları sıkılası gibi dursa da suratından hiç eksik olmayan memnuniyetsizliği buna izin vermezdi. Kara da hiç bir zaman kocakarıya dokunmaya teşebbüs etmemişti.O da sadece yanlışlarında vurarak göstermişti sevgisini Kara'ya. Karşılıklı ortak bir etkileşimleri olmuştu kocakarı hala etraftayken. Yaşlı kadın onun kadar şişman olmasa da suratında benzer bir ifade vardı. Hiç bir şeyi sevemezmiş gibi bir duruş, huysuz tavırlar. Gözlerinin derinliklerinde ise yardım bekleyen, yardım isteyen bir ışıltı.

Odanın kapısı gıcırtıyla açıldı. Yaşlı kadın içeri girdi. Korkmuş gözlerle Kara'ya baktı.
"Hava kararmak üzere."

Kara, anladığını belli edecek şekilde kafasını salladı. Hızlıca oturduğu divandan indi. Ahşap çerçevesi dökülmek üzere olan pencereden dışarı bir göz attı. Ne ile karşı karşıya olduğunu ne kadar erken anlarsa işi o kadar erken bitecekti. Yaşlı kadın, Kara'nın yanına geldi. Korku ve merak karışımı bir bakış attı pencereden dışarı. Genç kıza döndü.

"Bunu yapmak için çok genç duruyorsun. Başarabilecek misin?"
Kara, istemsizce yaşlı kadının koluna dokundu, ardından hızla elini geri çekti.
"Merak etme. Her zaman bir yol vardır. Bu işte iyiyimdir."

Yaşlı kadın bir şey söylemedi. Dudakları kıpırdıyor, fısıltı halinde bir şeyler mırıldanıyordu. Güneş henüz batıyordu. Son ışık demetleri gökyüzünü terk edip yerini siyahın hükümdarlığına bırakmaya başladığında evin kapısına hızlıca vuruldu. Yaşlı kadın durduğu yerde zıpladı. Ardından kapıya daha sert ve tekrar tekrar vuruldu. Birisi veya birileri kapıyı açmak için zorluyor gibiydi. Kara, zamanın geldiğini anladı ve hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Yaşlı kadın, pencereden uzaklaşmış, evin duvarına yaslanmış, korku dolu gözlerle bekliyordu. Genç kız kapıyı açtı. Karşısındaki boşluğa baktı. Kapının önünden, avlunun neredeyse parçalanmış çitlerine kadar hiç bir şey gözükmüyordu. Avlu kapısı çitlere göre daha sağlam duruyor, kilit olarak kullanılan kalası sallanıyordu. Gülümsedi. Arasında durduğu kapı eşiğinden evin içinde korkmuş vaziyette bekleyen yaşlı kadına baktı. Kapı eşiğinden dışarı çıktı. Kapı arkasından kapanırken gıcırdadı.
Bir süre sonra evin içine tekrar girdiğinde yaşlı kadın korkudan titredi."Ne oldu?" diye sordu. "Birazdan bu iş biter." Kara, kulağını kapıya dayadı. Bir şeyleri sayıyormuşçasına, belli aralıklarla elini aşağı yukarı oynatıyordu. Elini son kez aşağı indirdiğinde hızlıca kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Önce tiz bir çığlık sesi duyuldu. Onu daha güçlü bağırışlar izledi. Kapı tekrar açılıp Kara içeri girdiğinde gülüyordu.

"Tamamdır. Bir daha seni rahatsız etmezler."
"Gittiler mi? Bir daha gelirler mi?"
"Uzun bir süre gelecekleri sanmıyorum."
"Sadece biraz huzur istiyorum, sadece huzur."

Yaşlı kadının son kelimeleri güçlükle duyulabiliyordu. Sesi giderek uzaklaştı. Sırt çantasını divanın yanından alan Kara, sallana sallana yürüyen kadına son bir kez baktı ve kapıdan dışarı çıktı. Artık hava kararmış, ay alev renginde gökyüzüne yükselmeye başlamıştı. Avlunun içindeki yaşlı ağaçta bir bülbül şarkısından ilk sesleri gönderirken, uzaklardan başka bir tanesi de ona eşlik ediyordu. Neredeyse yıkılmak üzere olan avlu tahtalarının üzerinden atlayan genç kız, motosikletine bindi ve marşa bastı. Kocakarının kömürlüğünde bulduğu 1960 model araç hiç bir zaman tek seferde çalışmamıştı. Marşa tekrar bastı. Bu defa motor bir aslan gibi kükredi. Yola düşmenin, yeni bir iş bulmanın vakti gelmişti.
İki tarafı ağaçlarla kaplı, bir tüneli andıran yolda yavaşça ilerlemeye başladı. Üzerinden geçen karga tam karşısında bir dala kondu. Kara, umursamadan yanından geçti. Kuş tekrar üzerinden geçti ve tekrar bir dala kondu. Üçüncü sefer tekrarlanmadan önce genç kız motorsikletini durdurdu. Karga, yüksek sesli bir çığlık attı.

“Kendini bil. Nerede olduğunu bil.”

Kara, sinirlenmişti. “Defol git başımdan seni iğrenç yaratık.” diye bağırdı. Karga tekrar bir çığlık attı.
“Zaman yaklaşıyor.”

Genç kız, hayvanın son söylediklerini duymazdan gelip tekrar gaza bastı. Hızla ağaçlı yolda ilerledi. Hangi yöne, ne kadar gittiğini umursamadan gecenin karanlığında motorunu sürdü. Gün ağarmaya başladığında bir tabelanın önünde durdu. Sağ tarafı gösteren metal parçasının üzerinde Ahiköy yazıyordu. Yeni bir iş bulabileceği ümidiyle tabelanın gösterdiği yöne döndü. Güneş yavaş yavaş yükselirken köyün camisinin tek minaresi tam karşısında belli belirsiz ortaya çıktı. Yanından geçtiği tarlalarda bulunan ay çiçekleri güneşle birlikte ışıklarını etrafa yaymaya başladı. İneklerin çanları etrafta yankılandı. Köyün adının yazılı olduğu metal tabakanın üzerinde siyah bir kuş Kara’nın geçişini izledi.

Köyün girişinde yavaşlayan Kara, etrafı incelemeye başladı. Yıkık dökük yarı taş  yarı ahşap bir evin yanından geçti. Etrafında otlar bitmiş, etrafı siyah ve yeşil renklerle kaplanmış, içi boş eski bir yalak hemen yolun solunda duruyordu. Az ilerisinde mermerden yapılmış ve tüm gürültüsüyle çeşmesinden sular akan daha yeni bir tanesi. Yolun sonunda gözüken köyün camisine yaklaştıkça evler çoğalmaya, eski olanların yerini yenileri almaya başladı. Birkaç yüz metre sonra köyün kahvehanesi olan yerin tam karşısında durdu.

Kahvehanenin hemen önünde duran iki yarım antik mermer sütun girişi belirliyordu. Hemen arkalarından çatıya kadar uzanan kalaslar antik taşlardan destek alıyordu. Birkaç basamak ile çıklan verandanın tabanı yeni betonları andırıyor, üzerine yerleştirilmiş ahşap korkulukların eskiliği ile bir tezat oluşturuyordu. Verandanın hemen önünde sırtlarında çanta, ellerinde tabletler ile iki çocuk bekliyordu. Kafaları o kadar öne eğikti ki, Kara’yı fark etmediler bile. Hemen arkalarında verandanın üzerinde, kafalarında fes, ayaklarına sardıkları abalar ile nargilelerini tüttüren iki yaşlı adam oturuyordu. Bir nefes nargileyi fokurdattıktan sonra dönüp Kara’ya baktılar. Genç kız kafası ile selam verdi ama adamlar hiçbir karşılık göstermediler. Sanki orada değilmiş gibi nargilelerinden nefes çekmeye devam ettiler. Kara, bulunduğu köyden iş çıkmayacağını düşünüyordu.

Kahvehane ve caminin yanyana bulunduğu yer köyün meydanı gibi gözüküyordu. Genç kız biraz daha beklemeye karar verdi. Hemen ilerisindeki bir evin bahçesinden iki inek yola çıktı. Arkalarından sırtına bebeğini yerleştirmiş yaşlı bir kadın. Belki bir iş çıkar umuduyla beklemeye karar verdi, Kara. O anda üzerinden uçarak bir karga geçti ve köyün sınırlarının dışına çıkarak gözden kayboldu. Önce inekler geçti motorunun üzerinde bekleyen genç kızın yanından. Ardından sırtında bebeği ile yaşlı kadın gözüktü. Kara ile bebek gözgöze geldiğinde bebek gülümsedi. Genç kız dikkatini bebeğin annesi olduğunu düşündüğü kadına yöneltti. Kadın hiç bakmadan yürümeye devam etti.
Ahiköy’den herhangi bir iş alamayacağını düşünen Kara yola koyulmaya karar verdi. Motorunu tek seferde çalıştırdı ve karganın uçtuğu yöne doğru ilerledi. Karga, bir ağaca tünemiş genç kızın gelişini bekliyordu.  Kara, ağacın dibinde durdu.

“Artık zamanı geldi.” dedi Karga iğrenç sesiyle.
“Bir şeyin zamanı geldiği yok. Bir şey olduğu yok. Git başımdan artık. Normal birisi gibi sadece işimi yapmak istiyorum.”
“Normal.” dedi Karga. Ardından kötü bir kahkahayı andıran sesle gakladı.

Genç kız gaza bastı ve yola koyuldu. Sinirilenmişti. Gaz kolunu hiddetle çevirdi. Hissettikleri ile aynı oranda hızı da artıyordu. Karşı yönden gelen traktörü son anda fark etti ve direksiyonunu kırdı. Hemen sonra yaptığı hareketten pişman oldu ama çok geçti. Kendisi bir tarafa motoru bir tarafa savrulmuştu. Birkaç takladan sonra durabildi. Arkasına baktı. Traktörde yolun diğer tarafındaki bir çukura savrulmuş ve devrilmişti. Koşarak traktörün yanına gitti. Traktörü kullanan adam gözleri kapalı yatıyordu. Biraz uzağında bir kadın ve çocuk yaşta bir kız vardı. Kara, adama yaklaştı. Nefes alıyor gibi gözüküyordu. O sırada Karga, devrilen traktörün yan duran tekerleklerinden birinin üzerine çıktı.

“Seçimini yap artık. Küçük kız tam aradığın gibi.”
“Hayır.” diye bağırdı Kara. “Senin yaptığını ben ona yapmayacağım kocakarı. Seni pis şeytan.”
“Bu senin elinde değil Kara. Bu böyle olmak zorunda. Yüz yıllardır hatta binlerce yıldır olduğu gibi.”
“Yalan söylüyorsun. Her zaman ki gibi yalan söylüyorsun. Beni aldığında yalan söylediğin gibi, bana bakarken yalan söylediğin gibi. Her zaman.”
“Kes artık. Sana anlatmaya çalıştım. Ama anlamadın. Buna mecburuz. O kadar çok inkar ettin ki, şimdi kendini orada sanıyorsun.”
“Küçük bir kızı annesinden ayırmayacağım.”
Karga, kahkahaya benzeyen iğrenç gaklamasını tekrarladı.
“Sen hala o tarafta mı sanıyorsun kendini. İyi düşün. Çok geriye gitmeye gerek yok. Dün gece ne yaptığını düşün.”

Kara, hatırlamaya çalıştı. Eski, yıkık dökük bir eve girdiğini ve yaşlı kadının ona iş verdiğini hatırladı. Hava kararmak üzereyken camdan baktıklarını ve küçük çocukların oyun oynayarak eve yaklaştıklarını gördü. Yaşlı kadın korkmuştu ve ona yardım etmeliydi. Kara, kapının önüne çıkmıştı ve…
Gerçek yüzünü çocuklara göstermişti. Çocuklar çığlıklar atarak kaçmıştı. Onları korkutmuştu.

“Ben hangi taraftayım?” dedi Kara kendi kendine.
“Sen çizgide yürüyensin, her iki tarafta da değilsin. Artık zaman geldi. Kendi Kara’nı al yanına.”

Genç kız, yerde hareketsiz yatan çocuğa baktı. Ellerinden tuttu ve kaldırdı. Kucağına aldı, sarıldı. Kara yavaş yavaş motorsikletine giderken arkasından bir çığlık koptu. Çocuğun annesi kendine gelmiş ağlıyordu.

“Neler oluyor?” dedi Kara’nın kucağındaki çocuk.
“Korkma. Sana bildiğim herşeyi anlatacağım, Karam.” dedi genç kız, ağzından ve gözlerinden alevler saçarak.


4 Haziran 2017 Pazar

Sonsuz Savaş - 11



İçi gözükmeyecek şekilde camlarına siyah film çekilmiş olan minibüs polislerin önünden geçti ve altı sütunlu büyük binanın bulunduğu caddeye döndü. Araç binanın önünde hiç yavaşlamadan arka tarafa ilerledi. Şoför bir kaç kez farlarını yakıp söndürdü. Arka kapının yavaş yavaş açılmasını bir süre bekleyen minibüs bahçeye giriş yaptı ve iç avluda bulunan binalardan en gösterişsiz olanının önünde durdu. Minibüsün ön kapısından inen takım elbiseli adam bir eliyle göğsündeki silahını tutarken diğer eliyle sürgülü arka kapıyı açtı. Önde oturan adamla aynı kıyafetleri giymiş başka bir tanesi araçtan indi. İçeri doğru uzandı ve aracın ortasında yerde yatmakta olan bir genci ayaklarından dışarı doğru çekti.

"Dikkat et, düşürmeyelim." Minibüsün içinde, yerdeki genci kollarının altından kavramış olan adam anladığını belirtti.
"Sende orada durmada, taşımamıza yardım edecek bir şeyler getir içeriden."

Ön kapıdan inen adam hızlı adımlarla binanın içine girdi ve bir sedye ile dışarı çıktı. Yerde baygın bir şekilde yatan genci kollarından tutan takım elbiseli hızlı bir hareketle minibüsten indi. "Çok pis kokuyor bu." diye söylendi.

"Ne bekliyordun? Sokaklarda yaşayan birisi işte."
"Bu piçi niye buraya getirdik ki?"
"Patronun doktoru öyle istediği için."
"Of aman, o adamdan bahsetme bana. Her gördüğümde tüylerim diken diken oluyor."
"Hadi gevezeliği bırakın da, şu çocuğu koyun sedyenin üzerine. Doktorun çalışma katına, bodruma götüreceksiniz onu."
"Hangi doktor bodrumda çalışır ki?"

Genci sedyeye yerleştirmeye çalışan diğeri omuzlarını silkti.
"Umurumda değil. Şu iğrenç evsizi bir an önce bırakıp gidelim buradan."

Adamlardan biri sedyenin önünde diğeri arkasında yola koyulduklarında önlerinden yürüyen adam belini işaret etti. Hemen arkasındaki belinden kelepçesini çıkarıp, bir ucunu sedyede yatan gence diğer ucunu sedyeye geçirdi.

"Tamam mı?"
"Tamam, hadi bakalım. Daha yapılacak çok iş var."

Önde yürüyen adam sırayla kapıları açtı. Bir kaç silahlı güvenliğe selam verdikten sonra asansöre yöneldiler. Üç adam ve sedyedeki genç yavaş yavaş alt katlara inmeye başladı. Yerin altında üçüncü kata geldiklerinde asansör durdu. Kapılar açıldığında havasız kalmış kattan keskin bir koku etrafa yayıldı. Üç adam aynı anda yüzlerini buruşturdu.

"Hangisi daha kötü kokuyor anlayamadım. Getirdiğimiz piç mi, yoksa burası mı?"
"Hadi oyalanmayın. Doktor bizi bekliyordur."

Adamlar sedye ile birlikte asansörden indiler. Taş duvarlar, içerisinde bulunduğu komplekse göre daha eski ve daha gösterişsizdi. Ustalık denen şeyde nasibini almamış, sanki gelişi güzel üst üste yığılmış taşlardan oluşan bir bölüm gibiydi. Eski, yamuk taşların arasına yerleştirilmiş metal kapı, yapının geri kalanına göre teknoloji harikası gibi gözüküyordu. Sedyenin önünde yürüyen adam cebinden çıkardığı tek anahtarla demir kapıyı açtı. Girdikleri koridorda sağlı sollu demir kapılar, her bir kapının üst tarafında, demir parmaklıklar ile bölünmüş küçük açıklıklar vardı. Kapıların alt tarafında yaklaşık yirmi santimlik açılıp kapanabilir bölümler bulunuyordu. Koridor o kadar az aydınlatılmıştı ki, bir kaç kapı ilerisi ancak gözüküyordu. Muhteşem binaların, özenle dekore edilmiş avluların, her biri sanat eseri edasıyla yapılmış süslemelerin bulunduğu bir kompleksin altında böyle bir yer olması şaşırtıcıydı.

"Burası ürkütücü bir yer." dedi sedyeyi arkadan ittiren adam. "Doktoru görecek miyiz?"
"Evet, bunu şahsen ona teslim etmeliyim."

Sedyeyi tutan adamların suratı asıldı.

"Şu hücrelerden birine kelepçeleyip, gitseydik." diye homurdandı sedyeyi çekiştirirken bir tanesi. Adamlar yavaş yavaş odaları geçiyor, sedyenin tekerleklerinin çıkardığı ses koridorda yankılanıyordu. İlerledikçe koridordaki rutubetin arttığını hissettiler. Terlediler, nefesleri kesilir gibi oldu. Koku tahammül sınırlarını zorlamaya başladı.

Koridorun en sonundaki odada bulunan derisi kemiklerine yapışmış, belirgin derecede uzun burunlu adam sivri tırnaklarını önündeki masaya sürtüyor, iç gıcıklayıcı bir ses çıkartıyordu. Ardından bir kaç parça kıymığı masadan söküp alıyordu. Bir ara tırnaklarını keskinleştirmek istercesine işaret parmağını masanın demir kenarına sürdü. İşaret parmağını tekrar masanın ortasına uzattığında duraksadı. Uzun sivri burnunun delikleri genişledi. Kafasını kapıya çevirip kulak kabarttı.

"Sonunda." dedi ve derileri parçalanmış, ayakları pas tutmuş eski püskü ofis sandalyesinden kalktı. Odanın diğer kenarında bulunan aynalı lavabonun önüne geçti. Aynada kırmızı gözlerine, sivri dişlerine ve belirgin sivri burnuna baktı. Bir kez daha burnundan içeri hava çekti.
"Ne kadar güzel kokuyorlar. Korkunun, tiksinmenin kokusunu alabiliyorum. Kalplerinin atışı. Sanki son defa atmaya hazırlanan bir kalp kadar heyecanlı." Sesi tiz bir fısıltı gibi çıktı. Ardından boğazını temizledi. Aynaya tekrar baktı. Sivri burnu küçülmüş normal boyutlara dönmüştü. Kırmızı gözleri artık kahverengi, sivri dişleri insan dişlerine dönüşmüştü. Aynanın yanındaki askıdan beyaz önlüğünü aldı ve üstüne geçirdi. Önlüğün cebinden yaka kartını çıkartıp asarken kemikleşmiş tırnaklarını fark etti. Az kalsın unutuyordum diye düşündü. Artık herkes gibi tırnakları, beyazdan biraz daha koyu bir derisi vardı. Neredeyse sadece kemikten oluşan vücudu, normal bir insanı andırmaya başlamıştı. Kıyafetlerini düzeltti ve yaka kartını kontrol etti.

"Namık Tar. Doktor Namık Tar."

Odasının kapısını açmak için hareketlendiğinde, koridorda yaklaşan adamların konuşmaları daha fazla duyulur olmuştu. Doktor Namık Tar konuşmalar dışında, üç adamın hızlı çarpan kalplerini ve başka birinin uykudaki kalbini duyabiliyordu. Kapıyı açtığında adamlardan bir tanesinin eli kapıya vurmak için havadaydı.

"Tarife uyanlardan birincisini getirdik." dedi, üzerindeki şaşkınlığı atar atmaz.
"Şu karşıdaki odaya yerleştirebilirsiniz, teşekkürler. Bir kaç tüp kan alacağım, onları vermemi bekleyin. Sonra araştırılması için laboratuvara götürürsünüz. Gerisini ben hallederim."

Önde duran adam anladığını belli edecek şekilde kafasını salladı. Diğer iki adam sedyeyi, doktorun işaret ettiği odaya götürdüler. Doktor, odasına geri dönüp çekmeceden bir şırınga ile dört tane tahlil tüpü aldı. Koridorda bekleyen adamın yanından geçip sedyenin götürüldüğü odaya girdi.
"İsterseniz dışarıda bekleyebilirsiniz. "

Adamlar hiç beklemeden dışarı çıktı. Doktor, şırıngayı sedyede yatan gencin koluna sapladı ve sırayla elindeki tüpleri doldurdu. Bekleyen adamlara dolu tüpleri verdi ve teşekkür etti. Adamların ayak sesleri koridorda uzaklaşıyor, yankıları azalıyordu. Doktor, kalp atışlarını ve korkularını bütün vücudunda hissediyordu. Koridorun başından metalin metale çarpma sesi duyuldu ve demir kapı tekrar kilitlendi.

Doktor, parmağıyla baygın yatan gence dokundu ancak hiç bir tepki almadı. Doktorun biraz olsun renk gelmiş suratı beyaz, gözleri kırmızıya dönmeye başladı. Kulakları yuvarlak hatlarını kaybettiğinde, önünde yatan gencin damarlarından geçen kanın sesini duyabiliyordu. Yavaş ama sürekli akan bir nehir. Göğsünde ise aynı ritmle çalmaya devam eden bir kalp. Kemikleşmiş ve bir bıçak kadar keskin parmaklarını gencin vücudunda gezdirdi. İşaret parmağının sivri ucunu gencin boynundan aşağı doğru çekerken baygın evsizin kirli kıyafetleri ortadan ikiye ayrılmaya başladı.

Eskiden bu işler daha kolaydı diye düşündü. O'nun olduğu bölgede bu kadar çok insan yaşamazdı. Bir kaç bin insanın içinde aradığını bulmak kolaydı ama gün geçtikçe sayı önce yüz binlere sonra milyonlara çıkmıştı. Sayı çoğaldıkça yöntemleri de değişmişti ama o hala eski günlerdeki gibi insanların arasında dolaşıp O'nu aradığı halini seviyordu. Düşündü, kemikleşmiş parmağını önünde yatan gencin göğsüne bastırdı. Bir kaç damla kan göğsünden dışarı çıktı. Sivri kemik parmağın ucu kızardı. Doktor bir kahkaha attı. Kahkahası taş duvarlara çarparak yankılandı. Yankılar yerin yedi kat altına kadar devam etti.

Bir keresinde sadece sokaklarda dolaşarak neredeyse bütün bir krallığı yok edecek noktaya geldiğini hatırladı. Orta Asya bozkırlarında ve oradaki insanların şehirlerinde rahat gezintiler keyifliydi. İnsanlar ilk başlarda pek umursamazdı. En büyük tehlikenin en az dikkat çekenden geleceğini bilmezlerdi. Bir süre daha gerçek ismi ile hatırlandı sonra sonra isimler takmaya başladılar. "Büyük Kıyımcı" dediler. Bu isim iyiydi diye düşündü. Yanaklarındaki beyaz deri zor da olsa biraz gerildi ve sivri dişleri gözükecek şekilde bir gülümseme aldı doktoru. Hastalıktan kıvrananları hatırladı. Önünde sedyede yatmakta olan genç biraz kıpırdadı. Doktor sivri kemiksi işaret parmağını gence biraz daha batırdı. Ellerinde beliren siyahlık parmağından gencin vücuduna aktı.

"Ah, sıtma. Güzel günlerimiz olmuştu seninle." dedi fısıldayan bir ses ile.

Gencin vücut ısısı yükselmeye başladı. Onu titreme izledi. Son olarak gencin alnından aşağı ter süzülmeye başladı. Doktor, gencin yükselen ısısı ile birlikte Mısır'ı hatırladı. Eskilerden daha büyük, daha kutsal olduğunu iddia eden bir krallığı yok olmanın eşiğine getirişiyle gururlandı. Aradığını daha önce bulabilseydi,o hastalığı yine de yaymak eğlenceli olabilirdi. Çağlar boyunca O'nu bulmak zor olmuştu. Buna rağmen kendisi yaratıcı çözümler ve hastalıklar bulmayı başarmıştı. Bir keresinde insanları kendisine benzettiği bir hastalık denemişti. "Ölümsüz Leke" demişti insanlar ona. Hoşuna giden bir başka isim. Önünde titreyen gence baktı. Sivri işaret parmağını biraz daha gencin göğsüne bastırdı. Siyahlık gencin vücudundan doktorun parmaklarına dönerken bir damla kan daha göğsünden dışarı sızdı. Gencin derisi bozulmaya, elleri çürümeye başladı, göğsünde ve yüzünde yanığa benzer izler oluştu.

"Hayır." dedi doktor kendi kendine. "Bundan da vazgeçtim. Bu da çok eski bir numara. Ayrıca yıllar geçtikçe yeryüzünde yürüyenler bir çözüm buluyorlar. Eski numaralar salgın olup insan sayısını azaltamıyor artık. Küçük bir şehre on milyon kişi sıkışmış durumda."

Son kez yerin üstünde yürüdüğü zamanlar geldi aklına. O zamanlar "Kara Ölüm" ismini vermişlerdi. O zaman işler değişmeye başlamıştı. İstemsizce elini uzun burnuna götürdü. Taktıkları maskelerde çok abartmışlar diye düşündü. Aslında o kadar da uzun bir burnum yok.

"Hele o çizdikleri resimler."

Gencin neredeyse dökülmek üzere olan derisi ağır ağır eski haline dönerken nefes alıp vermesi hızlandı. Sessizlik içindeki oda gencin hırıltılı nefesi ile doldu. Ardından öksürük krizi geldi.

"Hayır, hayır." dedi Doktor. "Bununla ilgili kötü anılarım var. O resimlerden sonra Ereşkigal yasaklamıştı. O resimler yüzünden yer yüzünde tekrar yürüyemiyorum."

Keyifli zamanlar çok eskide kalmış gibiydi. Artık kendisine yardım eden insanlara güvenmek zorundaydı. Onlarda doktora güveniyorlardı. Doktorun iğrenç gülümsemesi geri geldi. Söz verdiği şeyi yapamayacağını bilmiyorlardı. Bilmek zorunda da değillerdi.

"Böylesi daha iyi." dedi kendi kendine. "Bana getirdikleri ile bir süre oyalanabilirim."

Sivri kemiksi parmağını sonuna kadar bastırarak sedyede yatan gencin göğsünü baştan başa yardı. Göğüs kafesinin bittiği noktadan parmağını içeri soktu. Kalbi her atışında parmağa dokunuyor ve her seferinde biraz daha yavaşlıyordu. Oda giderek soğumaya başladı. Gencin üzerinde buharı andıran bir bulut oluştu. Kalbi giderek yavaşlıyor, bulut gencin silüetine dönüşüyordu. Ne kadar inatçı diye düşündü Doktor.

Taş duvarların arasındaki koridorda demir kapının sesi yankılandı. Doktor, parmağını gencin vücudundan çekti. Üzerinde beliren bulut aşağı düşercesine yok oldu.

"Eğlenceye bir kişi daha getirmişlerdir umarım."

Doktor, yavaş yavaş insana benzemeye başladığında koridorda bir kişinin bağırdığını duydu.

"Doktor. Doktor Namık Tar."

Doktor gülümsedi. Kendisine seçtiği veya ona takılan isimler içerisinde en çok beğendiği isim bu olmuştu, Namtar'ın. *



* Namtar: Sümer mitolojisinde Ereşkigal'in veziri, kader kesici, hastalık yayan, ölüm habercisi.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Model9X



Sakura ağaçlarından dökülen pembe çiçeklerin patikanın kenarında ince bir çizgi oluşturuyordu. Açan sakura ağacı baharı müjdelerken, dökülen çiçekleri kaçınılmaz sonlarını patikada karşılıyor, hayatın her anındaki zıtlıkları gözler önüne seriyordu.

"Sakura ağacının çiçeği ağır ağır olgunlaşır ve açar. Sonra aniden dökülür. Tıpkı hayatlar gibi. Yaşamın her anında ani bir son bizi bekliyor olabilir kızım."

Riva, yaşlı adamın söylediklerini anladığını belli edecek şekilde kafasını salladı. Ardından etraflarında kendileri ile aynı tempoda yürüyen korumaları izlemeye devam etti. Hava zırhlarının içerisinde yürümeye çalışan korumaların iflahını kesecek kadar durgundu. Hepsi dikkatlice etrafı inceliyor, bir elleri kının, diğer elleri her an harekete geçebilecek şekilde kılıçlarının üzerinde duruyordu.

"Bu ağaçlar Japon kültüründe mükemmel güzelliği ve aynı zamanda hızlı, acısız ölümü ifade eder. Yaşam ve ölüm. Var oluş ve yok oluş. Anlıyor musun Riva?"

Riva, yine sadece kafasını salladı. Bir müddet daha ağaçların arasında yürümeye devam ettiler. Yol hafif bir eğimle yukarı çıkıyor, etraflarındaki yer şekilleri çeşitleniyordu. Riva, bir an duraksadı.

"Ne oldu Riva?"
"Burası pusu için çok elverişli bir bölge. Geri dönmeliyiz."
"Peki, devam etmek istediğimi söylersem."
"Kabul edilebilir."

Yaşlı adam bir adım daha atmıştı ki, önce ince bir ıslık sesi duyuldu ardından ayağının hemen dibine bir ok saplandı. Korumaların hepsi aynı anda kılıçlarını çekti. Bir kaç tanesi yaşlı adamın ve Riva'nın önüne kendilerini siper etti. Bir kaç ıslık sesi daha duyuldu. Bir ok daha önlerine düştü, başka bir ok kendisini siper eden korumalardan birine saplandı. Korumalar etraflarında koşturuyor, kendilerini pusuya düşürenleri bulmaya çalışıyordu. Riva'da kılıcını çekti. Ağaçların arasından bağırışlar yükselmeye başladı. Her iki yanlarında bulunan yükseltilerden düşmanları koşarak aşağı geliyor ve korumalar ile çarpışıyordu.

"Geri dönmeliyiz." dedi Riva tekrardan.
"Birincil görevin nedir Riva?"
"Birincil görev seni korumak. İkincil görev kimseye zarar gelmemesini sağlamak."
"Adamlarımız zor durumda."

Riva, bir an tereddüt etti. Etrafına baktı. Tepeden koşarak gelen bir düşmanın kılıcını sallayarak tek bir hamlede korumalardan birinin kafasını gövdesinden ayırdığını gördü. Arkasından yetişen başka bir koruma kılıcını, hiç tereddüt etmeden koşan düşmanın göğsüne sapladı.

"Geri çekiliyoruz." diye bağırdı Riva. Yaşlı adam ve korumaları geldikleri yöne gitmeye başladılar. Çarpışmadan kurtulmayı başaran korumalar birer birer Riva'nın yanına gelip, yeniden savaş pozisyonuna geçtiler. Herkesin emniyette olduğundan emin olan Riva, kendilerine gelmekte olan düşmana doğru koşmaya başladı. Daha kılıcını çekerken bir tanesini tam karnından ikiye ayırdı. Arkasından gelen düşman askerine ise kılıcı tam kafasının üstünden isabet etti.

"Bu kadar yeter." diye bağırdı yaşlı adam ve kulakları sağır eden bir ses duyuldu. Bir kaç saniye içerisinde tam bir sessizlik yaşandı. Etraflarındaki ağaçlar, tepeler, gökyüzü iç bükey bir hale geldi. Her şey önce genişliyor gibi gözüktü, sonra bir sarsıntı ile tekrar eski haline döndü. Önce bastıkları toprak parçaları kare kare bir görünüm aldı, ardından her yer aynı şekilde gözükmeye başladı.Siyah ve beyaz çizgiler, kareler, bulanıklaşan görüş. Bir anda büyük siyah bir boşluk.

Riva, kafasını kaldırdığında güneş tam tepelerindeydi. Bastıkları yerde toprak o kadar kuruydu ki, her yer çatlaklar ile doluydu. Bir çöl.

"Kontrol noktasını burada oluşturuyoruz." diye bağırdı Riva'nın arkasında yürüyen askerlerden bir tanesi. İki jip hızlıca yanlarından geçti ve önlerindeki asfalt yolu kesecek şekilde yerleşti. Askerler sırt çantalarını jiplerin kenarına bırakıp, hemen hepsi mataralarından su içmeye başladı. Riva, sırt çantası ile birlikte jiplerin kapattığı yolun diğer tarafına geçti. Omzuna astığı yarı otomatik tüfeğini ön tarafa aldı ve hazır duruma getirdi.

"Çöl gibi hiç bir şeyin yaşamayacağını düşündüğün yerde bile yetişen bitkiler vardır. Dünya sürprizlerle doludur. Hiçliğin ortasında bile bir hayat ortaya çıkabilir kızım."

Riva, yaşlı adamın söylediklerini anladığını belli edecek şekilde kafasını salladı. Etrafındaki herkes yerlerini almış, yoldan gelecek araçları bekliyordu. Çok geçmeden, eski bir kamyonet gözüktü. Riva diğer askerlerden bir kaç adım öne çıktı ve silahını kamyonete doğrulttu. Araç ağır ağır yaklaşıyor, bütün herkes yaptığı işi bırakıp pozisyon alıyordu. Riva bir kaç adım daha attı. Eliyle kamyonete durmasını işaret etti. Kamyoneti kullanan adam işarete uydu ve durdu. Askerler aracı incelerken, Riva adam ile konuşmaya başladı.

"Söylediklerinden hiç bir şey anlamıyorum Riva, ne diyor bu adam?"
"Ailesi ile güneye göç ediyormuş. Yanındakiler eşi ve kızıymış."
"Yine de arka tarafı kontrol edeceğimizi söyle."

Riva, diğer askerlerin bilmediği bir dilde adam ile konuştu.

"Sorun olmayacağını söylüyor."
"Beyler ve bayan. Bir araç daha geliyor."
"Durdurmamı ister misin yüzbaşı?"
"Hayır Riva, ben bakarım. Kamyonet ile işimiz biter bitmez gönder."

Riva ve iki asker kamyoneti kontrol etmek için arka tarafa geçtiklerinde, yüzbaşı diğer aracı durdurmak için elini havaya kaldırdı. Yanındaki asker silahını yaklaşan araca doğrulttu. Araç önce yavaşladı, ardından son sürat yüzbaşının üzerine sürmeye başladı. Silahlar ateşlendi. Riva ve yanındakiler kamyoneti bırakıp hemen silahlarına davrandılar. Çölün ortasında gürültülü bir fırtına yaşanıyordu. Sesler kesilip fırtına dindiğinde, dumanlar çıkaran araç tam yüzbaşının önünde durdu. Yüzbaşının yanındaki asker yerde yatıyordu.

"Riva, çabuk yardıma gel. Yaralımız var." diye bağırdı yüzbaşı.

Riva, etrafına bakındı. Kamyonetin yanında yerde yatmakta olan adamı gördü. Bir kaç adım adama yaklaştı. Ardından koşarak yaralı askerin yanına gitti. Yüzbaşı elleri ile yaralı askerin göğsüne bastırıyor, akan kanı durdurmaya çalışıyordu. Riva, yüzbaşıya baktı, çantasından bir şeyler çıkardı ve uzattı.

"Al yüzbaşı, bu morfini vur. Bir yaralımız daha var."
"Riva, buraya gel. Bir şeyler yapmalıyız."
"Diğer yaralıya bakmalıyım."
"Riva, Riva. Bu bizim adamımız. Bizden biri."

Yüzbaşı gözyaşları içerisinde morfini yaralı askere vurdu. Riva, çoktan çantasındaki malzemeleri boşaltmış, kamyonetin yanındaki adama müdahale ediyordu. Adamın eşi ve kızı çaresizlik içerisinde ağlıyor, kurumuş toprağı dövüyordu. Riva, tüm dikkatini adama vermiş, detaylı bir operasyona girişmişti. Adamla işi bittiğinde ayağa kalktı. Kadın ve küçük çocuk Riva'ya bakıyorlardı.

"Merak etmeyin, yaşayacak."

Kadın hemen eşinin üzerine kapandı. Adam bir kolunu kaldırıp kadına sarıldı. Riva, yüzbaşının yanına dönmek için arkasını döndüğünde sıkı bir yumruğu suratının tam ortasına yedi. Yüzbaşı tam karşısındaydı.

"Bu kadar yeter." diye bağırdı yaşlı adam ve kulakları sağır eden ses tekrar duyuldu. Bir kaç saniye içerisinde tam bir sessizlik yaşandı. Kuru toprak, kumlar ve araçlar genişleyerek iç bükey bir hale geldiler. Etraf sallandı. Her şey eski haline gelir gibi oldu ancak bu sefer her şey karelere bölünmüş gibiydi. Siyah beyaz çizgiler ve bulanıklaşan görüş. Son olarak yine siyah boşluk.

Yukarıdan damlayan sular, lacivert ve siyah renklerden oluşan bir gökyüzü. Yüksek binalar, araç gürültüsü, etrafa yayılan pis kokular.

Riva, ellerini kaldırdı ve yağan yağmurun ellerine dokunmasına izin verdi.

"Su hayatın kaynağıdır. Yağmur her ne kadar bize hayatı hatırlatsa da, bazı insanları hüzünlendirir. Gökyüzünün ağladığını düşünürler. Koyu renkli bulutlar ve siyah gök yüzü insanları umutsuzluğa iter."

Riva, kafasını salladı. Yaşlı adam ile birlikte kalabalık sokakta yürüdüler. Etraflarındaki binalar gökyüzüne kadar uzanıyor, araçlar durmadan yanlarından geçiyor, insanlar hiç bir şeye aldırış etmeden bir yerlere gidiyordu.

"Bu taraftan." dedi yaşlı adam. "Metro'ya binelim."

Birlikte metro istasyonuna giden merdivenleri inmeye başladılar.

"İnsanlar kararlıdır. Bir şeyi kafalarına koyduklarında yaparlar. Bulutlara ulaşan gökdelenler, yerin altına açılan tüneller, hayatta kalmak için bir şeyler yapmak, para kazanmak."

Riva, sadece dinledi. Metro istasyonuna kalan son basamakları da birlikte indiler. İstasyonda sadece bir adam vardı ve o da güvenlik için çizilmiş sarı çizgi üzerinde duruyordu. Boş istasyonda bir dinlenme koltuğuna oturdular. Riva, sarı çizgide duran adama bakıyordu. Bir adım daha atarsa güvenliği ihlal etmiş olacaktı. Metro istasyonunun sessizliği bir uyarı anonsu ile bozuldu. Riva'nın hemen önündeki dijital tabela trenin bir dakika uzakta olduğunu gösterdi.

Sarı çizgi üzerindeki adam sürekli raylara bakıyordu. Kafasını hiç kaldırmadan, sarı çizginin önüne bir adım attı. Riva ayağa fırladı.

"İnsanlar kararlıdır. Ölmek ve yaşamak konusunda kararlıdır." dedi yaşlı adam, Riva'nın kolunu tutarak.

Trenin sesi istasyonda yankılanmaya başladığında adam kendisini rayların üzerine bıraktı. Riva, yaşlı adamdan kurtuldu ve koşarak adamın atladığı noktaya gitti. Trenin ışıkları istasyondan görülür hale geldi. Trenin düdüğü durmaksızın çalıyordu. Düdük sesine metallerin birbirine sürtünme sesi eşlik etmeye başladı. Riva, o anda rayların üzerine atladı ve adamı tuttuğu gibi istasyonun üzerine fırlattı. Arkasına baktığında trenin ışıklarını ve belli belirsiz bir gölge şeklinde makinisti gördü. Tren yavaşlamış ama duramamıştı. Riva'ya çarptıktan bir kaç saniye sonra ancak durdu.

"Bu kadar yeter." diye bağırdı yaşlı adam. Her taraf simsiyah oldu.
"Baba."
"Riva, şimdi senden bir kaç soruya cevap vermeni istiyoruz."
"Baba, yanlış bir şey mi yaptım?"
"Hayır, Riva. Sadece bir kaç soruya cevap vermen gerekiyor."
"Tamam."
"Neden beni bırakıp adamlarımıza yardım etmedin?"
"Seni bırakmış olsaydım yüzde seksen olasılıkla zarar görecektin. Birincil görev, lideri korumak."
"Peki, neden bizim askerimize yardım etmedin? Neden diğer adama yardım ettin?"
"Askerimizin yaşama olasılığı yüzde beş, adamın yaşama olasılığı yüzde yetmişti. Birincil görev insanları hayatta tut."
"Son olarak trenin önüne atlayan adamı neden kurtardın ve kendini riske attın?"
"Yüzde yüz olasılıkla adamı kurtarabilecektim. Birincil görev insanları hayatta tut."
"Peki ya sen? Kendini neden tehlikeye attın?"
"Yüzde seksen beş olasılıkla tren bana zarar vermeyecekti."
"Yan etkileri hesapladın mı?"
"Trendeki yolcular ve tren yan etkilerdi."
"Riva, tren hasar aldı ve yolculardan beş tanesi yaralandı. Ayrıca kendi varlığını da tehlikeye soktun."
"Baba."
"Odanın kameralarını açabilirsin."

Kameralar açıldığında, Riva'nın da karanlığı son buldu. Artık, babasını ve yanındaki beyaz önlüklü genç adamı görebiliyordu.

"Turing testi sonuçları geldi mi?"
"Evet, profesör." dedi genç adam ve elindeki kağıtları profesöre uzattı. Profesör bir şeyler mırıldandı.
"Yeterince iyi değil, yüzde seksen beş almış."
"Efendim, bu bir yapay zekanın şu ana kadar almış olduğu en iyi sonuç. Bu haliyle bile ona bir vücut verdiğimizde bir çok insan anlayamaz."
"Yine de bu onu güvende tutmaya yetmez. İnsanlar içinde güvende olması için yüzde doksanın üzerinde olmalı."
"Profesör, Model 9X asla..." dedi genç adam ve durdu.
"Asla ne? Ne söyleyecektin?"
"Asla gerçek bir insan olmayacak. Turing testinden yüzde yüz alan bir yapay zeka gerçekten insan olabilir mi?"
Profesör cevap vermeden odadan çıktı. Genç adam içinde kalanı o çıktıktan sonra söyledi.
"O asla ölen kızınızın yerini tutmayacak profesör. O asla kızınız olmayacak."

Odanın içindeki iki kamera genç adama döndü ve odaklandı. Odayı aydınlatan ışıklar önce söndü sonra tekrar yandı. Otomatik kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Ardından kilit ışığı yandı. Genç adam olduğu yerde sıçradı. Odanın içinde dijital bir ses yankılandı.

"Ben Riva, ben onun kızıyım."






12 Mayıs 2017 Cuma

Sonsuz Savaş - 10


"Bakay Bey, artık geç oldu, hava da bozmak üzere. En iyisi odanıza çıkaralım sizi."

Yaşlı adam, Merve'nin söylediklerini hiç duymamış gibi gömleğinin üzerine giydiği yeleğinin iç cebini karıştırdı.

"Burada bir yerlerde bir tane olacaktı."
"Ne olacaktı?" diye sordu Cenk.
"Oğlumun bir kartını vereceğim sana."
"Tamam Bakay Bey, yukarı çıkalım orada verirsiniz. Hem buradayız daha, bir yere gitmiyoruz."
"Evlat, sen beni hiç dinlememişsin. Kara bulutlar yaklaşıyor."

Merve, Cenk'in koluna dokundu. İkisi birlikte sabırla beklediler. Bakay Bey, uzun uğraşlar sonucu aradığını buldu ve kartı Cenk'e uzattı.

"Al bakalım. Bu benim oğlanın kartı, ismi Korhan. Başın sıkıştığında ona gidebilirsin. Artık benden geçti ama ona, seni yeterince anlattım."
"Bakay Bey, seninle burada yeni tanıştık."
"Fazla konuşma, şu kartı da güvenli bir yere koy."

Cenk ve Merve, yaşlı adamın koluna girdiler ve birlikte hastanenin içine yürüdüler. Güvenlik görevlisi Mehmet Bey'e selam verip, asansöre bindiler.

"Bu asansörü hiç sevmediğimi söylemiş miydim?" dedi Cenk.
"Merdiven inip çıkmayı sevdiğini sanıyordum ben."

Cenk gülümsedi. Hep birlikte dördüncü kata çıktılar. Tamamen sessizliğe bürünmüş olan koridorda yürüyüp önce Bakay Bey'i odasına bıraktılar. Hemşire odasının önünde durdular.

"İki saat sonra annenizi kontrole geleceğim. Siz de biraz dinlenmeye çalışın."
"Kahve için teşekkür ederim. Biraz uyumaya çalışırım."
"İyi uykular o zaman."

Merve, hemşire bölümünün bankosunun yanından geçerken Cenk onu izliyordu. Genç kadın odaya girdi ve arkasına bakmadan kapıyı kapattı. Cana yakın birisi, aynı zamanda hoş diye düşündü Cenk, kapanan kapıya bakarken. Annesinin kaldığı odaya doğru bir kaç adım attı ve duraksadı.

"Hayır, bir şey söylemeyeceğim." diye mırıldandı. Yüzünde ufak bir gülümseme ile sallana sallana odaya yürüdü. İçeri girer girmez annesini kontrol etti. Sonra odanın içinde bulunan lavaboda ellerini yıkadı. Plastik sandalyeyi, annesinin başucuna doğru çekti. Oradaki koltuğa oturdu ve ayaklarını plastik sandalyeye uzattı. Yavaşça annesine seslendi. Kadının nefes alıp verişi küçük odanın içinde yankılanıyor, derin bir şekilde uyuyordu. Hiç kıpırdamadı. Cenk, uyumanın kendisine de iyi geleceğini düşündü. Bakay Bey'in hikayeleri ile günlük gariplik dozunu almıştı, üzerine benzer bir rüya görmek istemediğine emindi. Koltukta biraz daha uzandı ve camdan dışarı, denizin gökyüzü ile birleştiği manzaraya bakmaya başladı. Göz kapakları ağırlaştıkça ağırlaşıyordu. Kulağına gelen bir fısıltı ile irkildi. Dönüp annesine baktı, hala uyuyordu. Gözleri tekrar kapanacağı sırada pencerenin önü beyaz bir ışıkla aydınlandı. Arkasından gelen ses havanın bozacağını haber veriyordu. Cenk, aralık olan pencereyi kapattı. Merve hemşirenin teklif ettiği ilacı almış olsaydım diye geçirdi içinden. Koltuğa oturduğu anda gökyüzü tekrar aydınlandı ve onu öncekine göre daha sesli bir gök gürültüsü izledi. Gözleri yarı açık yarı kapalı uykunun kendisini içine çekmesini beklerken kulakları rahat durmuyor, başka fısıltıları kafasının içine iletiyordu. Önce hayali bir çocuk sonra da hayali sesler. Uykusuzluk kendisiyle dalga geçiyordu.

Gök gürültüsü, cama vuran yağmur damlaları, annesinin nefes alıp verişi, kulağına gelen fısıltılar. Uyuyor muydu yoksa hala uyumaya mı çalışıyordu? Odanın kapısının açılma sesi, diğer bütün hepsini bastırdı. Cenk, olduğu yerde ayağa fırladı. Merve hemşirenin kontrol zamanı gelmiş miydi? Bu durumda en az iki saat uyumuş demekti ama öyle hissetmiyordu. Saatine baktı ve odaya geleli on beş dakika olduğunu gördü. Bulunduğu yerden kapıyı göremediğinden istemsizce seslendi.

"Evet."

Kapının olduğu yerden karşılık gelmedi. Cenk, annesinin başucundan kalkıp kapıyı görebileceği bir noktaya yürüdü. Aralanmış kapıdan sadece kafasını uzatmış olan Bakay Bey'i gördü.

"Bakay Bey, odanızda olmalıydınız. Niye çıktınız?"
"Fırtına." diye fısıldadı yaşlı adam.
"Evet. Yağmur yağıyor, fırtına geldi."
"Fırtına yaklaşıyor evlat."
"En iyisi ben sizi odanıza götüreyim."
"Bırak beni. Git buradan. Bir an önce git."

Cenk, kapının önünde duran Bakay Bey'in koluna girdi. Yaşlı adam istemediğini belli edecek şekilde kolunu çekti.

"Daha hiç bir şey hatırlamadın değil mi? Ben annene bakarım. Sen bir an önce çık buradan."
"Tamam, Bakay Bey. Çıkacağım. Gel, odana gidelim. Biraz dinlen."

Birlikte koridorda yürümeye başladılar. Hemşire odasının önünden geçerken Cenk kapıya baktı. Hemşirelerden yardım isteyebileceğini düşündü. Bakay Bey, Cenk'i merdiven sahanlığına doğru itti.

"Hadi, oyalanma. Ben odamın yerini biliyorum."
"Tamam, gideceğim. Önce seni hemşirelerden birine teslim edelim."

Cenk, hemşire odasına doğru döndü. Henüz bir adım atmıştı ki, hemşire odasının önündeki danışma masasının telefonu çaldı.

"Geldi." dedi Bakay Bey.
"Telefon çaldı sadece."

Telefon bir kez daha çaldı. Merve hemşire odadan çıktı. Cenk ve Bakay Bey'i karşısında görünce şaşırdı.

"Şuna bir bakayım, sonra ikinizle de ilgileneceğim."

Telefon tekrar çalarken, Merve hemşire ahizeyi kaldırdı.

"Hayır Mehmet Bey. Ziyaretçi almıyoruz bu saatte." Bir saniye duraksadı. "Ne? Kiminle görüşmek istiyorlarmış? Onlar kimmiş peki?"

Merve, şaşırmış bir vaziyette Cenk'in suratına baktı. Telefonun ahizesini bir eliyle kapattı.

"Takım elbiseli tipler seni soruyormuş. Beklediğin birileri var mıydı?"

Cenk'te şaşırmıştı. Kimseyi beklemiyordu. Zaten hastaneye annesi için gelebilecek fazla kişi de tanımıyordu.

"Yok. Kimse gelmeyecekti."
"Seni aşağı çağırıyorlar. Mehmet Bey'e B Timi kimliklerini göstermişler."

Cenk'in ağzı bir karış açık durumdaydı. B Timinin kendisi ile ne işi olabilirdi ki? Onların dikkatini çekecek ne yapmış olabileceğini düşündü. Oluşan sessizliği Merve bozdu.

"Söyle onlara yarın gelsinler. Cenk Bey, burada değil."

Bakay Bey, Cenk'in kolunu çekiştirmeye başladı.

"Git buradan, kaç. Korhan'ı bul. O sana yardım eder. Hatırlamana yardım eder."
"Neyi hatırlayacağım Bakay Bey. Bu adamları buraya çekmek için ne yaptığımı mı?"
"Her şeyi hatırlayacaksın evlat. Yavaş yavaş, belki de bir anda olur. Nasıl olduğunu tam bilmiyorum ama hatırlayacaksın."

"Ne? Yukarı mı geliyorlar?"

Merve, sertçe telefonu kapattı.

"Buraya geliyorlar."

Asansörün sabit yanan ışıkları hareketlendi. Kırmızı rakamlar üçten geri sayıyordu. Cenk, koşar adım annesinin odasına gitti ve deri ceketini üzerine geçirdi. Koridorda geri döndüğünde Merve hemşire merdiven sahanlığından aşağı bakıyordu. Cenk ile göz göze geldiler. Genç kadın elini cebine attı ve bir şey çıkardı. Ardından Cenk'e doğru fırlattı.

"Al, alt katın anahtarı. Orada saklan."

Cenk, anahtarı havada yakaladı. Merdivenlere koşarken Bakay Bey'in sesini duydu.

"Çık buradan. Git."

Bir alt kata vardığında mümkün olduğunca sessiz bir şekilde, küçük Mustafa'yı gördüğünü sandığı boş katın kapısını açtı. Aralanan kapıdan içeri kendini atar atmaz kapıyı tekrar kilitledi. Henüz nefes verdiği sırada bir kaç kişinin merdiven çıkma seslerini duydu. Bir kaç adım geri attı ve kapının buzlu camında gölgesini görememeleri için kenara çekildi. Adamlar hiç durmadan bir üst kata devam ettiler. Yukarıdan konuşma sesleri geliyordu ama hiç bir şey duyamıyordu. Hemen sonra asansörün gıcırdama sesi de bulunduğu katta yankılandı. Cenk, sesleri daha iyi duyabilmek için kapının camına
kulağını yasladı. Adamlar bir şeyler soruyordu, Bakay Bey'in sesi daha önce hiç duymadığı kadar yüksek çıkıyordu. Ardından Merve hemşire konuşmaya başladı.

"Serap Hanım'ın refakatçisi..." dediğini duyabilmişti Cenk. Kalbi yerinden çıkacak kadar şiddetli atıyordu. Hala neden peşinde adamlar olduğunu çözebilmiş değildi. Bir yanlış anlama olabilirdi yada bir konuda bilgi almak istiyor olabilirlerdi. Beyninden bir kaç defa ameliyat olmuş yaşlı bir adamı dinleyip kaçıp gitmişti. Adamların karşısına çıkıp yüzleşebilirdi. Ne yapacaklardı veya en fazla ne yapabilirlerdi? Onlar da insan değil miydi? Hasta bir insanın refakatçisini gecenin bir vakti alıp götürecekler miydi?

"Bütün binayı arayın. Dışarı çıkmış olamaz. Bir kişi çıkış kapısında beklesin." diye bağırdı adamlardan bir tanesi.

Cenk, kapının önünden çekildi ve duvara yaslandı. Gerçekten onun için gelmişlerdi, gerçekten onu bulmak istiyorlardı. Çaresizce etrafına bakındı. Binanın yapısını biliyordu. Tek bir merdiven ve tek bir asansör dolayısıyla tek bir çıkış vardı. Kapana kısıldığını, artık kaçamayacağını düşündü. En iyisi çıkıp yüzleşmek diye düşündü. Koridordan gelen cızırtı ile olduğu yerde sıçradı. Koridorun sonundaki florasan yine yanmaya çalışıyordu.

"Hayır, hayır, hiç sırası değil." diye mırıldandı. Yanmaya çalışan florasandan kaynaklanan hafif bir ışık etrafı aydınlatmaya başladı. Cenk, koridorda ışığı kapatabileceği bir düğme aradı. Bir eli duvarda koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. Koridorda ilerledikçe yüzüne hafif bir esinti vurmaya başladı. Mustafa sandığı hayali çocuğun peşinden giderken girdiği odadan yine bir rüzgar esiyordu. O odadaki pencereyi kapatmamış mıydı ki?  Odanın önüne geldiğinde florasanın yaydığı ışık kesildi ve etraf tekrar karardı. Birisi yada birileri katın giriş kapısını zorlamaya başladı.

"Burada ne var?"
"Burası eski bir hasta katıdır. Bir süredir kapalı duruyor." diye cevap verdi Merve.
"Anahtarı var mı? Açabilir misiniz?"
"Bizde anahtarı yok."
"Biriniz güvenlikten anahtar bulup gelsin. Yoksa kapıyı kırıp, devlet malına zarar vermek zorunda kalacağız."
"Buranın anahtarı kimsede yoktur. Aradığınız kişi buraya girmiş olamaz."
"Binadan çıkmış da olamaz hanımefendi. Bu sebeple her yere bakmak zorundayız."

Cenk, odaya girip bir kısmı üst üste yığılmış eski yatakların arkasına saklanabilir ve onu görmemeleri için dua edebilirdi. Aklına gelen en iyi fikrin bu olması onda tekrar adamlarla yüzleşme isteğini uyandırdı. Odanın açık penceresi gıcırdadı. Tekrar ses çıkarmaması için Cenk mümkün olduğunca hızlı bir şekilde pencerenin yanına gidip açık kanadı tuttu. Dışarıdaki adamlardan bir tanesi bağırdı.

"Duydunuz mu? İçeriden bir ses geldi."
"Bir an önce şu anahtarı bulup getirin."

Kaçma şansının giderek azaldığını hissetti. İçinden gelen bir dürtü ile açık pencereye baktı. Üçüncü kattan aşağı atlamak mı? Şansı ne olabilirdi ki? O anda odanın açık kapısı büyük bir gürültü ile kapandı. Dışarıda bağırışmalar çoğalmıştı. Cenk, önce kapıya koştu. Açmaya çalıştı ama başaramadı. Ardından tekrar pencereye koştu. Aşağıya baktı.

"İnanamıyorum." dedi kendi kendine.

Hastanenin jeneratörü tam altındaydı ve üst kısmı ikinci kata kadar çıkıyordu. Cesaretini topladı ve pencereye çıktı. Önce jeneratörün üstüne oradan da hastanenin arka bahçesine atladı. Arkasına bakmadan koşmaya başladı. Eğer ön tarafa geçebilirse motorunu alabilirdi. Binanın köşesini döndü. Karşısına çıkan beton merdiveni üçer beşer atlayarak tırmandı. Binanın ön tarafına geçeceği köşede durdu. Motoru, binanın karşısındaki ağaçların altında duruyordu. Binanın giriş kapısına baktı. Takım elbiseli bir adam etrafı gözlüyordu. Tipini bilip bilmediklerini merak etti. Şansını deneyebilirdi. Yavaş adımlarla binanın köşesinden çıktı ve sanki hastane bahçesinde yürüyüşe çıkmışçasına motoruna doğru ilerlemeye başladı. Arada sırada göz ucuyla girişteki adama bakıyordu. Adam herhangi bir tepki vermedi. Cenk'in, kalbi hızla atıyor, tüm vücudu terliyordu. Temposunu hiç değiştirmeden yürümeye devam etti. Motorunun yanına geldi ve motorunu hastane binasından uzaklaşacak şekilde ittirmeye başladı. Arada çaktırmadan, omzunun üstünden arkasına bakmaya çalışıyordu. İlk bir kaç denemesinde bir şey göremedi ancak son denemesinde kapının önünde bir hareketlenme olduğunu fark etti. Motorunun üstüne atladı, anahtarını taktı ve marşa bastı. Motor biraz ses çıkardı ama çalışmadı. Arkasından yükselen seslerin arasında tekrar marşa bastı. Bu sefer motoru gürültü ile çalıştı. Gaza yüklendi. Motor tüm gücüyle ileri atıldı. Hastanenin üç araç çıkışından sahil yoluna açılanı bir kaç yüz metre ilerisindeydi. Motorun arka tekeri fren sesi ile birlikte sağa kayarken motor sola döndü. Cenk, ayaklarını yere koydu ve peşinden koşmakta olan adamlara bir kez baktı. Kendi araçlarına binmeye çalıştıklarını fark ettiğinde tekrar gaza yüklendi. Hastane çıkışındaki otopark gişesine yaklaştığında biraz yavaşladı. Ödeme yapacak kadar zamanı yoktu. Otomatik bariyer kaldırıma kadar devam ediyordu ve orada geçebileceği kadar yer vardı. Önce motoru kaldırıma çıkardı ardından son sürat otomatik bariyerin yanından yola çıktı.

"Nereye gideceğim şimdi?" diye söylendi kendi kendine. Aynadan arkayı kontrol etti. Hastane bahçesinden hızla çıkan iki araba tarafından takip ediliyordu. Hızlı bir dönüş ile tren raylarının altından geçen geçitten sahil yoluna bağlandı. Gecenin bu saatinde sahil yolu boş oluyordu ve bu Cenk'in işine yaramayacaktı. Kalabalık yolda, sıkışık trafikte arabaları atlatmak daha kolay olabilirdi. Mümkün olduğunca fazla dönüş yaparak kurtulabileceğini düşündü. Karşısına çıkan ilk ışıklardan 10. Yıl Caddesine dönerek sahil yolundan ayrıldı. Sağ tarafında eski İstanbul surları, sol tarafında binalar, takip edenlerin dönüşünü görmediğini umut ederek ilerliyordu. Surların tarihi kapılarından bir tanesini geçtikten hemen sonra bir aracın ışıkları motorun dikiz aynasından gözüne yansıdı. Surların iç tarafına geçebilirse, dar ve bol binalı sokaklarda izini kaybettirebilirdi.

Sol tarafında yüksek çam ağaçları belirdiğinde mezarlığa geldiğini anladı. Bir sonraki sur içine geçişi Silivrikapı'dan yapabilirdi. Önce dikiz aynasından arkasını kontrol etti, ardından önündeki yola baktı. Biraz yavaşlayıp doksan derecelik bir dönüş yapması gerekecekti. Sol tarafında kalan mezarlığa baktı. Mezarlığın içi mi yoksa surların içi mi diye düşünürken, büyük bir kuşun ağaçların arasından fırlayıp tam üzerine doğru geldiğini fark etti. Kendisini koruma iç güdüsüyle bir elini yüzünü koruyabilecek şekilde havaya kaldırdı. O sırada motorun dengesi bozuldu. Önce sağa sonra sola yatacak şekilde sallandı.  Cenk, dengesini tekrar kurmak için çabaladı. Motorun ön tekerleği kaldırıma dokundu ve bir anda havalandı. Kenarda bulunan çalıların içinden surların hemen önüne doğru motor ile birlikte savruldu.

Cenk, gözlerini açmaya çalışırken, sırtına dokunan sert bir şey hissetti. Gözlerini araladı. Etraf karanlıktı. Neredeyse hiç ışık yoktu. Bu kadar karanlık olmaması gerektiğini hatırladı. Gözlerini açtı ve kafasını kaldırmaya çalıştı. Bir kolu vücudunun altında kalmıştı. Vücudunu kaldırmayı denedi ama başarılı olamadı. Birisi veya birileri tekrar sırtına dokundu. Bulundukları yerde bir an için beyaz bir ışık parlaması oldu. Cenk, bir gölge gördü veya gördüğünü sandı. Hemen tepesinde duran bir adamın gölgesi bakmakta olduğu yöne bozuk bir şekilde yansımıştı. Hemen ardından zorla duyabildiği bir gök gürültüsü geldi. Vücudunu düştüğü yerden kaldırmaya çabalarken tekrar beyaz ışık parladı. Cenk, tepesindeki adamı gölgesinden anlamaya çalışıyordu. Yansıyan gölge ile birlikte dehşete kapıldı. Adamın kafasının gölgesi normal değildi. Bir insan kafası bile değildi. Gördüğü şey iki tane kartal başını andırıyordu. Cenk, çarpmanın sebep olduğu sarsıntıyla yine hayal gördüğünü düşündü. Bu defa gök daha sesli bir şekilde gürledi. Tepesinde duran ve sopasıyla kendisine dokunan adamın sesi yankılandı.

"Hoş geldin."







30 Nisan 2017 Pazar

Anibal Deneyi



Küçük odanın içerisinde yanıp sönen ışıkları, neon mavisi çakan elektrik akımlarını, kendilerini içeride olanlardan koruyan bir camın arkasından izlediler. Yaşlı profesör kollarını göğsünde kavuşturmuş hiç kıpırdamadan içeri bakıyor, genç yardımcısı ise kontrol panosunda bir o düğmeye bir bu düğmeye basıyordu. Deney odasında ışıklar azaldıkça genç adamın yüzündeki telaş belirginleşmeye başladı. Profesör, boş deney odasına bir süre daha baktı.

"Bir sorun mu var Ahmet?"

Ahmet, daha da telaşlanmıştı. Profesör ona dahi bakmadan bir sorun olduğunu görebiliyordu.

"Efendim." dedi ve bir an duraksadı.
"Geveleme de ne olduğunu söyle artık?"
"Bir önceki deneye göre yirmi saniye kısa sürdü, efendim."
"Ortalama sürenin altında kalıyor o zaman."
"Evet efendim."
"Tamam, gidip Z deney odasına bakalım."

Genç asistan, deney odalarının isimlendirme mantığını bir türlü çözememişti. Deneye başladıkları oda X, deneyin sonlandığı oda Z olarak kodlanmıştı ancak ortada hiç bir zaman bir Y odası olmamıştı. Bu konuyu profesöre sorma cesaretini de kendinde bulamıyordu. Profesör ile karşılıklı olarak birbirlerine sevgi ve saygı duysalar da, Ahmet onu kızdıracak bir şey yapmaktan ve söylemekten her zaman imtina ederdi. İş ile alakasız olarak deney odalarının isimlerini sormasının onu kızdıracağından emindi.

Z deney odasının kontrol bölümüne geldiklerinde Ahmet loş bir ışıkla camın diğer tarafını aydınlattı.
"Denek 182, hareket ediyor."
"Efendim, hayati fonksiyonları normal seviyesinin altında."
"Bu tahmin edebileceğimiz bir sonuç Ahmet. Ortalamanın altında süren her ışınlanmada denekler hayati tehlike yaşadılar. Fareyi gözlemlemeye devam et. Sonuçları odama getirirsin."

Bir saat sonra Ahmet, profesörün odasına girdi.

"Profesör, denek öldü efendim."
"Testleri uygulayabildin mi?"
"Bir kaç tanesini efendim. X odasındaki ile birebir aynı fiziksel özelliklere sahipti. Labirent deneyinde biraz yavaştı ama başarılı oldu. Bunu hayati fonksiyonlarındaki yavaşlamaya bağlayabiliriz."
"Daha zeki bir tür üzerinde deney yapmamıza izin vermedikleri sürece zihinsel olarak aynı olup olmadıklarını asla anlayamayacağız."
"Fareler üzerinde yüzde yüz başarıya ulaşsak bile izin çıkmayabilir, profesör."
"Farkındayım. Bu iş bu şekilde olmayacak. Bazen bilimde ilerlemek için birilerinin fedakarlık yapması gerekir."
"Başka bir hayvan mı deneyeceğiz profesör?"
"Eğer sen bir şey söylemezsen, gizlice deneyebiliriz."

Ahmet, yutkundu. Bir an hiç bir şey söyleyemedi.

"Anlıyorum. İşini kaybetmekten korkuyorsun. Önemli değil, öyle bir şey yapacak olursam tüm sorumluluğu üstüme alırım."
"Sizin de işinizi kaybetmenizi istemem profesör."
"Tamam tamam. Bugünlük bu kadar yeter, istediğin zaman çıkabilirsin."
"Teşekkürler efendim."

Ahmet, elindeki raporları ve sonuçları sisteme girdi. Deneklerin yarısı yaşamayı başarmıştı ancak diğer yarısı yaklaşık bir saat içinde ölmüştü. Başarıdan çok uzak bir istatistik olduğunu düşündü. Yüzde doksan başarı oranı bile bu tarz bir deney için riskli bir seviyeydi. Bu sonuçlar ile hiç bir yetkili başka bir hayvan türüne geçmelerine izin vermeyeceğinden emindi. Ama profesörün merak ettiğini kendisi de düşünüyordu. Zihin, bilinç ve en önemlisi ruh ışınlanabiliyor muydu? X odasında atomlarına ayırıp Z odasında tekrar birleştirdikleri fareler sadece fiziksel olarak mı transfer oluyordu? Diğer odada oluşturulan tamamen farklı bir fare miydi? Yoksa aynı fareyi o odaya göndermeyi başarmışlar mıydı? Eğer tüm denekleri hayatta kalsaydı belki başka bir hayvan ile daha net bilgilere ulaşabilirlerdi.

Ahmet, kafasındaki sorular ile montunu eline alarak odasından çıktı. Profesörün odasına uğradı ancak kendisini göremedi. Laboratuvarın koridorunda çıkışa döneceği sırada X odasının kapısının aralık olduğunu gördü. Profesörün çalışmaya devam ettiğini düşünerek kontrol bölümüne girdi. Sistemler açık ve çalışır vaziyetteydi ancak profesörü başında göremedi. Deney odasında ışıklar yanıp sönmeye başladı. Neon mavisi şimşekler çaktı ve Ahmet içeride bir siluet gördüğünü sandı. Işıklar tekrar yanıp söndüğünde, ağzı bir karış açık kaldı. Elindeki ceketi yere düşürdü. Hemen kontrol paneline uzandı.

"Profesör, siz ne yaptınız?" diye bağırdı önündeki mikrofona.
"Fedakarlık."
"Profesör, hayır. Yarı zamana ulaşmışsınız."
"Sakın durdurma Ahmet, sakın."

Bir kaç saniye içerisinde profesör ortadan kayboldu. Ahmet koşarak Z odasına geçti. Profesör yavaş yavaş Z odasında belirdi. Işıklar normale döndüğünde Ahmet, profesörü bulunduğu yerden çıkarmak için kapıları açtı. Profesör, ellerinin üzerine çökmüş, hareket etmekte zorlanıyordu.

"Profesör." diye bağırdı Ahmet.

Profesör, nefes almakta zorlanıyordu. Ahmet, hemen profesörü sırt üstü yatırdı. Göğsü yerinden çıkacak gibi bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyordu. Profesör gülümsedi.

"Ahmet." dedi neredeyse duyulmayacak bir ses ile ve güçlükle. Ardından son bir nefes verdi. Ahmet, yığılıp kalmıştı. Profesör kendisini feda etmişti ama artık biliyordu. Oradaki kesinlikle profesörün ta kendisiydi. Ona ismiyle hitap etmişti.

Ertesi gün, profesörün cenazesi için gerekli hazırlıklar başlatıldı. Ahmet, profesörün eşyalarını odasından topladı ve çekmecesinden evinin anahtarını aldı. Daha önce bir kaç defa profesörü evine bırakmıştı ama içeri hiç girmemişti. Bu sefer kişisel eşyalarını bırakmak için gidiyordu.

Profesörün evine vardığında kolileri kapının önünde yere indirdi ve derin bir nefes aldı. Anahtarı cebinden çıkardı, kapıyı açtı. Kolileri evin koridorunda bir kenara bıraktı. İçeride ışığı yanan bir oda gördü. Işığı kapatmak için odaya yöneldi. Kapının üzerinde büyük bir Y harfi gördü. Yavaşça kapıyı araladı. Şaşkınlıktan küçük dilini yutmak üzereydi. Odanın içinde cam ile ayrılmış bir bölüm daha vardı.Odanın içinde onlarca belki yüzlerce fare dolaşıyordu. Fareler odanın tam ortasında toplanıyor ve bir şeylerin üzerine çıkıyordu. Ahmet, cama biraz daha yaklaştı ve odanın ortasında yatmakta olan biri olduğunu fark etti. Cam odanın kapısını açtı. Farelerin bir kısmı dışarı fırladı.

"Profesör." diye bağırdı. Koşarak yerde yatan adamın yanına gitti ve nabzını kontrol etti.
"Yaşıyor. Yaşıyorsunuz."

Profesör gözlerini açtı. Anlamsız bir şekilde karşısındaki adama baktı. Bir kaç anlamsız ses çıkardı ve ardından ağlamaya başladı.

"Benim profesör. Ben Ahmet."

Profesör, bir kaç ses daha çıkardı. Tek bir anlamlı kelime çıkmadı ağzından. Yerde cenin pozisyonuna geçti ve ağladı,ağladı,ağladı...



18 Nisan 2017 Salı

Mantık Çipi


Doğru kararı verdiğinden ve doğru çipi seçtiğinden emindi. Merkezin kapısından içeri adımını attığı andan itibaren biliyordu. Kesinlikle yanlış karar değildi. Zaten milyonda bir kişinin başına gelebilecek bir farklılık ile dünyaya gelmişti. Şimdi o farklılığın bedelini ödüyordu. Karar vermek diğerlerine göre çok zor olmuştu. Herkes genetik ailesinin izinden giderdi ama o hangisinin izinden gidecekti ki?

Sanatçı anne baba ile bilim insanı anne babanın bir araya gelip genetik bir aile kurma istekleri milyonda bir olurdu ve o milyonda bir şans veya şanssızlık, daha dünyaya gelmeden bulmuştu onu. Duygu çipi yerleştirilmiş sanatçı anne babası ile mantık çipi yerleştirilmiş bilim insanı anne babası bir araya gelmeyi başarmış, genetik olarak kendilerine benzeyen bir çocuk istemişlerdi. 

"Niye?" diye sordu kendine. "Niye ben? Niye diğer herkes gibi dört bilim insanı veya dört sanatçı bir araya gelip beni oluşturmadı? Daha genetik çaprazlama tüpünden çıkmadan her şey belliydi."

Aslında tüpten çıkarılıp, olgunlaşmasına izin bile verilmemeliydi. Ama o dönemlerde, hibrit çaprazlamayı engelleyecek yasal bir düzenleme yoktu bile. Sinirlendi ve tekrar doğru kararı verdiğine emin oldu.

Artık sinirlenmeyeceğim, artık üzülmeyeceğim diye düşündü. Gereksiz duygularımın hepsinden kurtulacağım. Bir an duraksadı.

"Belki. Belki sevinci, mutluluğu özleyebilirim."

Çocukluğunu düşündü. Duygu çipine sahip sanatçı anne ve babasıyla geçirdiği yaz tatillerini hatırladı. Beş boyutlu kampta yaşadıkları yaşadıkları güzel günleri, dağlara ve ağaçlara bakarak yaptıkları resimleri, geceleri ay ve yıldızlara bakarak okudukları şiirleri, anlamsız sözlerle söyledikleri şarkıları aklına getirdi. Gülümsedi. Ardından gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu yüzünden. Ne önemi vardı ki, o mutlu günlerin? Hepsi geçip gitmişti. Duygu çipi ile mutlu olan, ona mutluluğu öğreten sanatçı ailesi verdikleri mantıksız kararlar yüzünden ölmüşlerdi. En çok bu duygudan nefret ediyordu. Üzüntüden, kederden nefret ediyordu. Artık duygularından kurtulmanın vakti gelmişti.

Kendisini, tıp merkezinin kapısında karşılayan robotu takip etti. Evrakları onaylamak için parmak izini verdi. Ona özel olarak ayrılmış kapsüle girdi ve mekanik kolların çıkıp mantık çipini yerleştirmesini son bir mutluluk duygusu ile izledi.




Triaudia



"Kaptan, peşimizde bir gemi belirdi."

"Mesafe?"

"Hız sabit, mesafeyi koruyorlar."

"Şimdilik endişelenecek bir şey yok. Mürettebata söyle tedbirli olsunlar."

"Emredersiniz kaptan."

Genç adam hızlı adımlarla kaptan köşkünden çıktı. Kaptan düşünceli bir şekilde masasının başına geçti. Yakında bulunabilecek yerleşim yerlerini ve limanları incelemeye koyuldu. Yardım çağrısına cevap verebilecek bir yer aradı. Rotası, kendi rotalarına yakın kayıtlı başka gemi var mı diye kontrol etti. Kıç tarafında ortaya çıkan gemi hiç bir listede gözükmüyordu. Yasa dışı seyahat ettiği belli olan bir gemi ile girilecek bir çatışmadan kesinlikle zararlı çıkacaklardı. Yelkenleri indirip biraz hız arttırmaları halinde tam arkalarındaki geminin niyetini anlayabilir, ayrıca arayı açmak için bir fırsatları olabilirdi.

"Yelkenleri indiriyoruz. Biraz hızlanacağız." diye bağırdı kaptan. Kural kitabına göre tayfanın gerekli konuma geçmesi için beş dakika beklemesi gerekiyordu. Saatler sürmüş gibi gelen üç dakikanın ardından ikinci kaptan köşke girdi.

"Peşimizdeki gemi hızlandı kaptan."

"Yerine geç evlat. Yelkenleri indirip, hızlanıyoruz."

"Efendim, savunmamız?"

"Kıç tarafında hazırlansınlar. Duruma göre hareket edeceğiz."

"Emredersiniz efendim."

Kaptan koltuğuna oturdu. Gemi yavaş yavaş hız kazanmaya başladı. Bir önceki limanda yükledikleri cevherler ile ağzına kadar dolu olan hangar yüzünden bir kargo gemisinin çıkabileceği maksimum hıza ulaşmışlardı. Kaptan hem taşıdıkları yük, hemde kendi gemisi için endişeleniyordu. Şirket zor zamanlardan geçiyor, merkeze ulaşan her yük büyük önem taşıyordu. Hak ettiklerini verdiği sürece kaptan şirket ile çalışmaya devam edebilirdi. İyimser tarafı yaklaşmakta olan geminin kendilerine dokunmadan geçip gideceğini söylerken, kötümser tarafı kargoyu kaybedebileceklerini söylüyordu. Eğer kargo kaybedilirse sefer tamamen boşa gitmiş olacaktı, ki bu bile kötünün iyisiydi. Yabancı gemi bir saldırı düzenlerse geçim kaynakları ve hayatları tehlikede demekti.

Gemi son sürat yol alırken kaptan köşkünde zaman durmuştu. Her saniye içine hava dolan bir balon gibi, oda tedirginlik ile doluyor ve patlama anının bilinmezliğine yol alıyordu. Kaptan, bir kez daha elindeki seçenekleri kontrol etti. Hala sağlıklı düşünebiliyor iken bir yardım mesajı hazırladı.

"Kaptan."

Kaptan cevap vermedi.

"Efendim, görsel temas sağlandı."

Kaptan ellerini masaya koydu, arkasına yaslandı ve nefes aldı.

"Efendim yaklaşan bir viking gemisi."

Kaptan nefesini verdi ve ellerini yüzüne götürdü.

"Rotaları nedir?"

"Hesaplamalara göre sancak tarafından aborda edecekler."

"Üç kişi kıç tarafında savunmaya hazır olsunlar, iki kişi sancak tarafına. Birazdan bende geliyorum."

"Emredersiniz kaptan."

Dakikalar içinde gemi sarsılmaya başladı. Sessizlik yerini gürültüye bıraktı.

"Kaptan. Sancak tarafında pozisyon alıyorlar. Güverteden sesler geliyor."

"Nasıl sesler?"

"Güverteye çıkmış olabilirler."

"Nasıl çıkmış olabilirler? Yaklaşmaya başladıklarından beri GatlingX topları ile ateş etmiyor musunuz? Ne yapıyorsunuz orada? Geliyorum."

Kaptan, köşkten çıkarken geminin kontrol panelinde kırmızı ışıklar yanıp sönüyor, kısık bir siren kulakları sağır edercesine çalıyordu. Son bir kez arkaya baktı. Geminin üç boyutlu modeli üzerinde hasar gören yerler işaretlenmişti. Sancak tarafındaki solar yelken tamamen yok olmuş, güvertede delikler açılmıştı. Vakit kaybetmeden cebindeki terminali çıkardı.

"Üç, dört ve beş numaraları hava kilitlerini kapatıyorum. Gövdede delikler var. Herkes uzay kıyafetlerini giysin. Tekrar ediyorum, herkes uzay kıyafetlerini giysin."

Kaptan, köşkün hemen arkasında bulunan odaya girdi ve kendi uzay kıyafetlerini giydi. Tüm gemiyi baştan başa birbirine bağlayan koridora çıkar çıkmaz bir düğmeye bastı. Koridorun metal duvarlarında yer alan karşılıklı iki kapak açıldı. Kaptan yanına alabildiği kadar silahı alıp kıç tarafına doğru koşmaya başladı. Gemi metalik bir gürültü ile sarsıldı. Kaptan dengesini kaybedip koridor duvarına çarptı. Uzay kıyafetinin kolunda bulunan bir kaç düğmeye basarak, tüm kanallardan iletişimi açtı.

"Çocuklar iyi misiniz? Cevap verin."

Sessizlik. Kaptan koşmaya devam etti. Karşısına çıkan ilk kapıdan sancak tarafına döndü.

"Orada mısınız? Cevap verin. Yanınıza geliyorum."

Sessizliği kaptanın derin nefes alış verişleri bozuyordu. Bir saniyeliğine durdu ve dinledi. Bir cızırtı duyduğunu düşündü. Şansını tekrar denedi.

"Biriniz cevap verin artık. Tüm kanallardan dinlemedeyim. Bir şey söyleyin."

Tekrar bir cızırtı.

"Efendim." dedi zor çıkan bir ses ile ikinci kaptan. "Efendim, içerideler. Vikingler gemideler."

"Yardıma geliyorum."

"Hayır kaptan. Yakınsanız kaçış kapsüllerine gidin."

"Olmaz öyle şey geliyorum."

Kaptan, ciğerleri patlayana kadar koştu. Bacaklarını hissetmiyor, kasları yırtılıyormuşçasına acıyordu. Bir sonraki köşeyi döndüğünde yerde yatan ikinci kaptanı gördü. İkinci kaptan kafasını onun geldiği yöne çevirdi. Göz göze geldiler.

"Kaç, kaptan kaç."

İkinci kaptan son sözünü söyler söylemez, geminin tavanından genç adamın kafasına doğru kırmızı bir ışık hüzmesi belirdi. Zaman donmuşçasına ışık çizgisi havada asılı kaldı. Işık, partiküllerine ayrılırken genç adamın parçalanan kaskından dışarı çıkan kan parçacıkları havada süzülmeye başladı. Kaptan hızlı bir hareketle önündeki düğmeye bastı ve hava kilidini kapattı. Açılan delikler yüzünden gemi, hem oksijen hemde yapay yer çekimini kaybediyordu. Kaptan yapabileceği fazla bir şey kalmadığını biliyordu. Arkasını döndü ve iskele tarafına doğru koşmaya başladı. Son bir kez mürettebatı ile temas kurmak için çaba sarf etti.

"Çocuklar. Beni duyan var mı? Duyan varsa iskele tarafına gidiyorum. O tarafa gelin."

İletişim kanallarında hiç ses yoktu. Kaptan tüm gücüyle koştu. Gemiden, metalin yırtılma ve parçalanma sesleri geliyordu. Artık son şansı kaçış kapsülleriydi. Eğer iskele tarafına ulaşabilirse, en azından canını kurtarabilirdi. Önünde açılan son kapı ile kargo bölümüne ulaştı. Taşıdıkları tonlarca cevherin üzerinde bulunan köprüyü geçtikten sonra iskele tarafına varacaktı. Vikinglerin, kargo bölümün girmeyi başarıp başaramadığını merak etti. Girmiş olabileceklerini varsayarak derin bir nefes aldı ve tüm gücüyle koşmaya başladı. Kapıdan çıkıp köprüye adımını attığı anda kırmızı bir ışık hüzmesi tam önünden geçti. Durmadan koşmaya devam etti. Önünden ve arkasından kırmızı ışıklar geçiyor, havada belirgin bir iz bırakıyordu. Köprünün sonuna geldiğinde bacağında bir acı hissetti. Kendisini tüm gücüyle, karşısında açık olan kapıdan iskele koridoruna attı. Ayağa kalkmaya çalıştı ama başaramadı. Bacağındaki acı dayanılmaz bir hal almıştı. Elleri ile duvardan destek alarak kalktı. Bir kaç adım daha attı ve kaçış kapsüllerinin bulunduğu boşluğa girdi. Karşısına çıkan ilk kapsüle yerleşti. Kapsül otomatik fırlatma prosedürünü başlattı. Kapsülün içinde dijital bir ses duyuldu.

"Acil durum prosedürü devrede. En yakın yaşanabilir gezegen hesaplanıyor."

"Hadi ama hadi. Çıkar beni buradan."

"Yaşam destek üniteleri devreye alınıyor."

Kaptan, boynunda, omuriliğinde ve bileklerinde bir acı hissetti. Yaşam destek için gerekli iğneler vücuduna girmişti. Kapsülden çıkan boruların içerisinde beyaz bir sıvı akmaya başladı. Beyaz sıvı yavaş yavaş kaptana yaklaşıyordu. Sıvı damarlarına ve omuriliğine akmaya başladığında, bir rahatlama hissetti. Tüm vücudunu bir sıcaklık kapladı ve kaptanın gözleri yavaşça kapandı.

Kaptan kendine gelmeye başladığında çok rahatsız bir yerde uzandığını fark etti. Gözlerini yavaşça açtı. Kapsülün içinde değildi. Kırmızı ışık rahatsızlık veriyordu. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı. Kırmızı ışığın arasından gökyüzünü seçebiliyordu. Bir gezegene iniş yapmayı başarmıştı ama hangi gezegendeydi?

Görüşü netleştikçe gökyüzünün detaylarını fark etmeye başladı. Silüet halinde bir uydu, hemen altında sadece çeyrek dairesi gözüken bir uydu ve ikisinin çaprazında başka bir uydu. Gözlerine inanamıyordu. Kaçış kapsülü bu kadar mesafeyi hesaplayıp onu başka bir sisteme getirmiş olamazdı.

Kafasını oynatmak istedi ama başarılı olamadı. Parmaklarını ve ellerini hissetmeye başladı. Sağ elini hareket ettirip, sol kolunda bir düğmeye dokundu. Artık uzay elbisesinin dışından gelen sesleri de duyabiliyordu. Bir kaç farklı tonda tıkırtı duydu. Sanki tıkırtılar birbiri ile konuşuyormuş gibi. Sağ eli ile tekrar sol kolundaki düğmelere bastı. Kaskının ekranında dil eşleştirme işlemi belirdi. Gelen sesler galakside konuşulan bir dil ise kask o dili çözebilirdi.

Bir kaç dakika sonra kask çözümü ekrana getirdi. Triaudialıların konuştuğu dil olduğu yazıyordu.

"Hayır. Buraya gelmiş olamam. Bir yanlışlık olmalı."

Kask, konum hesaplamaya başladı ve ekranda Triaudia gezegeninde olduğu ve bulunduğu koordinatlar belirdi. Trappist-1 sisteminde olduğu artık kesinleşmişti.

Kafasını kaldırmayı tekrar denedi, bu sırada çevresinden gelen tıkırtı seslerinden bir tanesi bağırırmışçasına yükseldi. Gökyüzünün kırmızılığı yerini karşısında dikilen ve ona bakan Triaudialının gölgesine bıraktı. Göz göze geldiler. Triaudialı tıkırtı şeklinde bir şeyler söyledi. Yerde yatan adam anlık çeviri düğmesine bastı. Triaudialıdan iki ses çıktı.

"Viği kik"

Triaudia'lı silahını doğrulttu. Cihazdan gelen çeviri gözünün önünde belirdi.


"Ölüm."

25 Ocak 2017 Çarşamba

Sonsuz Savaş - 9


"Bir zamanlar ne yılan vardı, ne akrep vardı,
Ne sırtlan vardı, ne arslan vardı.
Ne vahşi köpek vardı, ne kurt vardı,
Ne korku vardı, ne işkence vardı.
İnsanın düşmanı yoktu."*

M.Ö. 2500
Mezopotamya

"Benimle gel." dedi Enkiduma. "Eğer hızlı hareket edersek onlardan önce köye varabiliriz."

Yanındaki kızın söylediklerinden hiç bir şey anlamadığı kısa bir süre sonra aklına geldi genç adamın. "Seninle nasıl anlaşacağız acaba?" dedi dert yanarcasına. Kafasıyla ve eliyle işaret etti gitmeleri gerektiğini, ardından kızın elini tuttu ve kendine doğru çekti. Birlikte ormanın içinde yürümeye başladılar. Enkiduma, tek başına olsa ve koşsa kesinlikle adamlardan önce köye varabilirdi ancak şimdi yanındaki kızla birlikte emin olamıyordu. En azından hava kararmadan varmış oluruz diye düşündü. Sonra aklına gün batımında yapılacak tören geldi. Kahin, ondan temiz olmasını istemişti ama Enkiduma'nın her tarafı çamur ve hayvan dışkısı ile kaplıydı. Bu sefer gerçekten sinirlendirecekti onu ve o kızdığında karşısında olmaktan nefret ediyordu. Fazla laf etmezdi ama suskunluğu her zaman çok şey anlatırdı. Bakışları Enkiduma'nın içine işler ve kalbinin bir şekilde yavaşlamasını sağlardı. Enkiduma, böyle anlardan nefret ederdi.

"Daha hızlı gidebilir misin?" diye sordu kıza. Enkiduma'nın gözleri kızın anlamsız bakışları ile kesişti. "Aridne. Evet ismin buydu. Aridne." dedi Enkiduma. Olduğu yerde, koşarmış gibi yaptı, kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi. Kız gülümsedi. Kafasını anladığını belli edecek şekilde aşağı ve yukarı salladı. Enkiduma, artık çok daha hızlı adımlarla, neredeyse koşarak ormanın derinliklerinde ilerlemeye başladı. Aridne, hiç oyalanmadan tam arkasından geliyordu. Enkiduma kızın onunla karşılaşıncaya kadar ne kadar yürütüldüğünü tahmin bile edemezdi. Yorgun olmalıydı, buna rağmen araları fazla açılmıyor, kız Enkiduma'ya ayak uyduruyordu. Diz boyu çalıların arasından, ağaçların bir sağından bir solundan geçerek ilerliyorlardı. Genç adam beline bağladığı deri su matarasını yokladı. İçerisinde çok az su kalmıştı. Kızın suya ihtiyacı olup olmadığını merak etti. Önce yavaşladı, sonra olduğu yerde durdu. Az sonra kız hemen yanında belirdi. Enkiduma, matarayı belinden çıkardı. Çok az suyu eline boşalttı ve içermiş gibi yaptı. Elindeki su ile dudaklarını ıslattı. Matarayı Aridne'ye uzattı. Aridne, önce mataranın ağzını kokladı, mataradan bir yudum aldı. Sonrasında tek bir dikişte, ağzının kenarlarından suları saçarak mataranın içindeki suyu bitirdi.

"Daha yolumuz vardı. Keşke hepsini bitirmeseydin." dedi Enkiduma. Kız anlamsız gözlerle ona baktı ve gülümsedi. Altın rengi saçları ve deniz rengi gözleri ile gülümseme birleştiğinde, insanın içindeki tüm karanlık noktaları dolduran bir ışığa dönüşüyordu. Enkiduma bir şey söyleyemedi, düşündü. Aklına, köyün hemen yanından geçen nehirin kollarından birinin ormanın içinde ufak bir yol oluşturduğu bölge geldi. Yolu biraz uzatacaklardı ama biraz daha suya ihtiyaçları olacağı kesindi. 

"Bu taraftan, beni takip et." dedi kıza ve bulundukları yerden batıya doğru dönerek koşar adım gitmeye başladı. Enkiduma, arada sırada kafasını kaldırıp gökyüzüne bakıyor. Ağaç dallarının izin verdiği kadar güneşi görmeye çalışıyordu. Güneş ışıklarının etkisi azalmaya başlamış ve artık tam tepelerinden değil, gittikleri yönden onlara doğru geliyordu. Hava kararmadan köye ulaşmak için hala biraz zamanları vardı.

Enkiduma, bir süre daha koştuktan sonra durdu. Etrafına bakındı. Hemen önünde, ormanın diğer bölgelerinden biraz daha açık yeşil olan kısma baktı.

"İşte geldik." dedi.

Yeşil olan alana doğru yürüdü. Tam önünden akan suyu gördü ve gülümsedi. Bir adım atarak aşağı indi. Elini uzattı ve kızın inmesine yardımcı oldu. Enkiduma, dizlerinin üzerine çöktü. Önce buz gibi akan su ile yüzünü yıkadı, ardından bir miktar su içti. Aridne'de tam yanında aynı şeyleri yapıyordu. Genç adam yüzünü, ellerini ve kollarının bir kısmını tamamen pislikten arındırmayı başarmıştı. Kahin'in temizden kastı bundan fazlasıydı ama idare etmesi gerekecekti artık. Aridne küçük su akıntısının yanında oturmuş dikkatlice yukarı bakıyordu. Enkiduma kızın gözlerinin kilitlendiği yöne baktı. Büyük bir ağacın sağa ve sola açılmış iki büyük dalında iki baykuş oturuyordu. Enkiduma, kendisine tanıdık gelen bir görüntü ile karşılaşmıştı. Kahin'in evinde bir kil tablete işlenmiş bir süs, bir tasvir. Hatırlamaya çalıştı.

"Kanatlı Ölüm Tanrıçası Lilith." dedi. Evet, kesinlikle o tasvire benziyordu. Ayakta duran, kanatları iki yana açık ve elinde bir takım semboller olan bir figür. Figürün iki yanında ona muhafızlık eden iki büyük baykuş. Ağaç, kil tabletin gerçeğe dönüşmüş hali gibiydi. Sadece o tablette, Lilith'in boş göz çukurları baykuşların bakışlarına benziyordu ve bu ağaçta göze benzeyen hiç bir şey yoktu. İki baykuş ağaca tünemiş duruyorlardı. İnsanların böyle yerlere girmek istememelerinin bir sebebi de bu tarz benzetmeler yapıyor olmalarıydı. Rüzgarın sesini "pazuzu"ya, ağacın görüntüsünü bir tanrıya veya kötü ruhlara benzetip ormandan uzak duruyorlardı. Köydekiler bu manzara ile karşılaşsalar, yolunu şaşıranları pençeleriyle parçalamak için sessiz baykuşlarıyla beraber bekleyen Kanatlı Ölüm Tanrıçası Lilith'i gördüklerini anlatırlardı. Enkiduma, ormana girdiği ilk günden beri, değişik şeyler görüyordu ama bunların hiç biri iyi yada kötü bir tanrı değildi, geçmiş zamanın veya bugünün hayaletleri değildi. Sadece doğanın bir parçasıydı gördükleri.

"Korkma." dedi kıza, söylediği şeyleri anlayacağını düşünerek. Kollarını gösterdi ve ardından elini bıçağına attı. Kıza güvende olduğunu anlatabilmek istiyordu. Aridne, iki kuşu göstererek kendi dilinde bir şeyler söyledi. Bu sefer anlamama sırası Enkiduma'daydı. Kızın suratına baktı ve ne kadar farklı olduğunu düşündü.

"Hadi gel, yola çıkma zamanı. Hava kararmadan köye ulaşmalıyız." Matarasını önlerinden akan suya daldırdı ve sonuna kadar dolduğundan emin oldu. Kızın koluna dokundu. Kafasıyla gideceği yönü işaret etti ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Aridne, vakit kaybetmeden peşine takılmıştı bile.

Aridne'nin hızlı nefes alış verişlerinin eşliğinde Enkiduma hiç durmadan yoluna devam ediyordu. Köye yaklaşırlarken, kızında artık dayanma gücünün sonuna geldiğini hissedebiliyordu. Ağaçlar azalmaya, gök yüzü daha fazla görünür olmaya başlamıştı. Enkiduma, kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı. Güneş, tamamen ortadan kaybolmuş, mavi gök lacivert ile siyah arası bir renge dönmüştü. Ay, gökyüzünde yavaş yavaş yükseliyordu.

Enkiduma, durdu. Aridne de peşinden. Etrafa bakındılar, Enkiduma dinlemeye başladı. Aridne'nin nefes alıp verişi sessizliği bozuyordu. Çok geçmeden ormanın sonundan gelen sesler kızın nefes sesini bastırmaya başladı. Önce kuşların ağaçları gagalamasına benzer sesler duydular. Sesler yaklaştıkça gagalama sesi yerini, yürüyen atların ayak seslerine bıraktı. Bir süre sonra gelen seslerin temposuda değişti.

"Tören başlıyor. Geç kaldık."

Kahin'in evi ile orman arasında bütün köy toplanmıştı. Kutsal ağaç ve sunağa giden yol üzerine kilden yapılma küçük yağ lambaları bırakılmış, köy ile ağaç arası aydınlatılmıştı. Köyün erkekleri ellerine meşaleler almış, meydanı gündüze çevirmişlerdi. Köyün neredeyse tamamı tören alanındaydı. Orada olmayanlarda sırayla gelmeye başlamıştı.

Yolun ortasında bir koyun yavaş yavaş, kutsal ağaca doğru çekiliyordu. Hemen arkalarında bir grup genç, meşe ağacından yapılmış ve üzeri tabaklanmış keçi derisi ile kaplı trampetlere ellerindeki çubuklarla vuruyorlardı. Çubuklar belli bir düzen ve ritm ile keçi derisinin üzerine iniyor, sesler ahenkle insanların kulaklarına ve gökyüzüne ulaşıyordu.

Enkiduma, tüm olan biteni izleyebilecekleri ama diğerleri tarafından görülemeyeceklerini düşündüğü bir noktada durmuştu. Aridne, çalıların arasından şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. Enkiduma, Aridne'ye baktı.

"Kimseye görünmeden eve geçemeyiz. " dedi. "En iyisi sen burada bekle. Ben ayine katılmak zorundayım. Kahine yardım etmem gerekiyor."

Aridne, Enkiduma'nın söylediklerini dinliyor gibi gözüküyordu. Enkiduma, kızın hiç bir şey anlamadığını tekrar hatırladı. Elleri ve kollarıyla anlatmaya çalıştı. Ellerini bir kaç kez yere vurdu. Sağ eliyle Aridne'ye dokundu, sol eliyle tekrar yere dokundu. Sonra kendisini gösterdi ve ayin alanını gösterdi. "Oraya gitmek zorundayım. Sen, tören bitene kadar beni bekle. Sonra seni gelip alacağım." Enkiduma çalıların içerisinde bir kaç adım attı. Kızda onunla birlikte ilerledi.
"Hayır, hayır." dedi Enkiduma. "Sen burada beni bekleyeceksin." Kız, gitme demek istediğini belli etmek için Enkiduma'nın kolunu tuttu. Kafasını iki yana salladı.
"Gitmek zorundayım. Ayinde Kahin'in yanında olmak zorundayım."
Enkiduma, yine elleriyle anlatmaya çalıştı. "Burada beni bekle, ortalık sakinleştiğinde gelip seni alacağım." dedi. Kızı orada bıraktı ve ağaçların arasından, yolu tam karşıdan görecek bir noktadan, kalabalığın arasına sessizce karıştı.

Kalabalık, kayın ağacının hemen yanındaki alanda büyük bir daire oluşturmuş, ellerindeki meşaleler ile bekliyordu. Yolun iki yanına yerleştirilmiş yağ lambaları insan topluluğunun içine kadar geliyordu. İnsanların tam ortasına, dairenin merkezine, iki insan boyutunda bir ağaç gövdesi yerleştirilmişti. Ayinin başlamadan bir kişi gelir ve ağaç gövdesinde, her biri göğün katlarını temsil edecek olan, aşağıdan yukarı doğru yedi oyuk açılmıştı. Enkiduma, daha çocukken oyukları açmaya gönüllü olurdu. Her oyuğu kendisine basamak olarak kullanır, açtığı oyuğa ayağı ile basar ve bir sonrakini açardı. Böylece ağacın üst noktalarına kadar tırmanabilirdi. Biraz daha büyüdükten sonra, bıçak ve balta kullanmaktaki mahareti sayesinde Kahin için en güvenilir kurban parçalayıcısı olmuştu. Bu akşam ki, ayinde de görevini yerine getirecekti.

Koyunu kalabalığın ortasına çeken kişi, baş tutan, artık iyice zorlanmaya başlamıştı. Trampetlerin ritmi giderek artıyor, kalabalıktan yükselen uğultu hayvanı ürkütüyordu. Kurban edilecek koyun sonunda insandan oluşan dairenin ortasına, ağaç gövdesinin yanına geldiğinde baş tutan onu gövdeye bağladı. Trampet çalan gençler, kalabalığın hemen önüne, belli aralıklarla tam bir daire olacak şekilde yerleştiler. Son olarak Kahin dairenin içine girdi. Elinde meşale olan bir adam Kahin'in yanına geldi. Kahin, elinde tuttuğu bir çubuk tütsüyü ateşe değdirdi. Çubuktan dumanlar ile birlikte büyülü bir koku etrafı sardı. Kahin, daire şeklindeki trampetçilerin yanına tek tek uğradı ve tüten dumandan hepsinin üzerine üfledi. Üzerine duman üflenen trampetçi, kendinden geçiyor, trampetine daha sert ve daha ritmik bir şekilde vurmaya başlıyordu. Kahin, son trampetçinin üzerine de dumanı bıraktıktan sonra, sesler göğü yırtacak bir yüksekliğe ulaşıyor, vuruşlar dört nala koşan vahşi bir at sürüsünü andırıyordu.

Kahin, kurbanlık koyunun yanına döndüğü sırada Enkiduma ile göz göze geldi. Enkiduma'ya baktı, baştan aşağı süzdü. Genç adam bütün vücudunun titrediğini hissedebiliyordu. Kahin'in bakışları Enkiduma'nın sadece dışına değil, aynı zamanda içine de işliyordu. Kahin, fazla oyalanmadan koyunun yanına yürüdü.

"Göğün ve yerin tanrıları diz çöker önünde,
Sümer'in halkı ve yaşayan yaratıkları,
Geçit yapar önünde
Tatlı ala davulu çalınır önünde
Göğün büyük hanımına selam deriz"

Kahin, tören için sözlerini bitirir bitirmez, orada bulunan herkes "Ay o" diye bağırdı hep bir ağızdan. Sesleri göğü yaran bir şimşek gibi çıktı. Kahin, elindeki tütsünün dumanının kurbana ulaşması için, boşta olan elini koyuna doğru sallıyordu. Kurbanın etrafında bir kaç tur döndükten sonra Enkiduma kalabalığın içinden çıktı ve kurbanın yanına geçti. Hayvanın kafasını tuttu ve iki büyük taşın üzerine yatırdı. Kahin, Enkiduma'nın yanına eğildi. Belinden bıçağını çıkardı ve havaya kaldırdı. Kalabalıktan tekrar bir uğultu yükseldi. Kahin, bıçağını hayvanın boğazına dayadı. Tek hamle ile şah damarını ve boynunu kesti. Enkiduma çırpınan hayvanı zapt etmek için tüm gücüyle bastırdı. Hayvanın kanları iki taşın arasındaki oyuktan süzülmeye başladı. Kalabalıktan bir kişi elindeki çanağı oyuğun ucuna yerleştirdi. Süzülen kanlar yavaş yavaş çanağa dolmaya başladı. Yeterli miktarda dolduktan sonra Kahin çanağı aldı ve ayağa kalktı. Belinden çıkardığı yapraklı bir dalı kanlı çanağa daldırdı. Ardından etrafındaki dairenin içinde gezmeye başladı. Elindeki yapraklı dalı kanlı çanağa daldırıp çıkarıyor sonra da insanların üzerine serpecek şekilde sallıyordu.

Enkiduma, hayvanın kıpırdamadığından emin olduktan sonra Kahin'in bıçağı ile kurbanı tam ortasından ikiye kesmeye başladı. Deri ikiye ayrılmaya başladıktan sonra karnında bir yarık açtı ve ilk olarak karaciğeri dışarı çıkardı. Karaciğer özel olarak ayrılmalıydı çünkü daha sonra Kahin onun aracılığıyla kehanetlerde bulunabiliyordu. Enkiduma, karaciğerden sonra hayvanı ortadan ikiye ayırma işlemine devam etti. Kurbanın sağ tarafı tamamen tanrılara armağan edilmeliydi. İki taraf birbirinden yeterince ayrıldıktan sonra kemiklere hiç zarar vermeden sağ taraftan yedi parça kesti. Yanına gelen yedi kadın hayvandan birer parça aldılar ve dairenin ortasına dikilmiş olan ağaç gövdesinde açılmış oyuklara birer et bıraktılar. Enkiduma, dikkatlice hayvanı küçük parçalara böldü. Bütün etler bir yerde toplandı ve pişirilmek üzere köyde yakılan ateşe götürüldü.

Kahin, insanların etrafında dolaşmayı bitirmiş. Herkesin üzerine bir miktar kan serpmişti. Son olarak Enkiduma'nın yanına geldi. Elindeki yapraklı dalı kanın içine batırdı. Bir an durdu. Enkiduma'ya baktı. Enkiduma tam konuşacağı sırada kanları suratına attı.

"Biliyorum, açıklayabilirsin." dedi Kahin Enkiduma'ya.
"Evet, açıklayabilirim. Hatta gösterebilirim."

İnsanlar yavaş yavaş ayin alanını terk etmeye başlamıştı.

"Sonra. Önce buradaki işimizi bitirelim."

Enkiduma, en başta ayırdığı karaciğeri Kahin'e uzattı. Kahin, karaciğeri bir bez parçasının içine sardı ve farklı renklerde ipliklerden yapılmış ağzı büzülebilen torbasına koydu. Enkiduma, etrafına bakındı. Artık neredeyse sadece ikisi kalmıştı ayin alanında.

"Sana bir şey göstermem gerek." dedi Kahin'e.
"Misafirlerimiz var." diye karşılık verdi Kahin.
"Nereden bildin?"
"Arkana bak evlat. Şu taraftan geliyorlar."

Enkiduma, oturduğu yerden kalktı ve arkasına döndü. Kendilerine yaklaşmakta olan atlıları gördü. Aridne'yi yanlarından kaçırdığı atlılar. Adamlar ve onların peşi sıra giden köleleri yavaş yavaş yaklaşıyordu. Enkiduma, Aridne'yi bıraktığı ağaçlara doğru baktı. Bir kaç çalı ve bir ağacın dalları kıpırdadı. Yaklaşan atlardan biri şahlandı. Üzerindeki adam güçlükle de olsa atını sakinleştirdi. Atlılar, Kahin ve Enkiduma'nın tam önünde durdular.

"Kalacak yere ihtiyacımız var, ihtiyar." dedi içlerinden bir tanesi.
"İyi bir zamanda geldiniz. Inanna sizi seviyor." diye karşılık verdi Kahin.
"Kalacak yer bulabilir misin bize?"
"Tabii, tabii. Köyde misafirleri ağırlayabileceğimiz yerimiz vardır."

Kahin, adama biraz yaklaştı.

"İnanna sizi kutsasın." dedi ve elindeki yapraklı dalı kanlı tasın içine daldırıp adamın suratına doğru salladı. Adam, kolu ile suratını sildi ve yere tükürdü.
"Bizi kalacağımız yere götür, ihtiyar." dedi. Enkiduma, bir adım ileri attı. Kahin, Enkiduma'nın koluna dokundu.
"Bizi takip edin o zaman." dedi Kahin.
"Ben burada kalıp ortalığı toplasam iyi olur."
"Hayır, sende bizimle geliyorsun genç yardımcım." diye karşı çıktı Kahin.
"Ama benim burada kalmam..."
"Hayır." Bu sefer Kahin'in sesi yükselmişti. Enkiduma başka bir şey söyleyemedi. Arkasını döndü ve ormana baktı. Kahin, köye doğru yürümeye başladı. Enkiduma, onun peşine takıldı. Atlılar beraberlerindeki köleler ile birlikte yaşlı adamı ve genç yardımcısını takip ettiler.