ARAYICI GÜNLÜKLERİ Serisi - Magellan'ın Dönüşü

Hikayenin tamamı blogta ve kendi sitesinde. www.arayicigunlukleri.com

SİSTEM HATASI

Büyük deprem sonrası İstanbul. Gelecekte bu şehirde yaşayanların ve yaşananların hikayeleri.

SONSUZ SAVAŞ

Yerin yedi kat altında ve göğün yedi kat üzerinde Günümüzde ve 4500 yıl önce hayat için verilen bir savaş.

SONSUZ SAVAŞ

Yerin yedi kat altında ve göğün yedi kat üzerinde Günümüzde ve 4500 yıl önce hayat için verilen bir savaş.

25 Ocak 2017 Çarşamba

Sonsuz Savaş - 9


"Bir zamanlar ne yılan vardı, ne akrep vardı,
Ne sırtlan vardı, ne arslan vardı.
Ne vahşi köpek vardı, ne kurt vardı,
Ne korku vardı, ne işkence vardı.
İnsanın düşmanı yoktu."*

M.Ö. 2500
Mezopotamya

"Benimle gel." dedi Enkiduma. "Eğer hızlı hareket edersek onlardan önce köye varabiliriz."

Yanındaki kızın söylediklerinden hiç bir şey anlamadığı kısa bir süre sonra aklına geldi genç adamın. "Seninle nasıl anlaşacağız acaba?" dedi dert yanarcasına. Kafasıyla ve eliyle işaret etti gitmeleri gerektiğini, ardından kızın elini tuttu ve kendine doğru çekti. Birlikte ormanın içinde yürümeye başladılar. Enkiduma, tek başına olsa ve koşsa kesinlikle adamlardan önce köye varabilirdi ancak şimdi yanındaki kızla birlikte emin olamıyordu. En azından hava kararmadan varmış oluruz diye düşündü. Sonra aklına gün batımında yapılacak tören geldi. Kahin, ondan temiz olmasını istemişti ama Enkiduma'nın her tarafı çamur ve hayvan dışkısı ile kaplıydı. Bu sefer gerçekten sinirlendirecekti onu ve o kızdığında karşısında olmaktan nefret ediyordu. Fazla laf etmezdi ama suskunluğu her zaman çok şey anlatırdı. Bakışları Enkiduma'nın içine işler ve kalbinin bir şekilde yavaşlamasını sağlardı. Enkiduma, böyle anlardan nefret ederdi.

"Daha hızlı gidebilir misin?" diye sordu kıza. Enkiduma'nın gözleri kızın anlamsız bakışları ile kesişti. "Aridne. Evet ismin buydu. Aridne." dedi Enkiduma. Olduğu yerde, koşarmış gibi yaptı, kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi. Kız gülümsedi. Kafasını anladığını belli edecek şekilde aşağı ve yukarı salladı. Enkiduma, artık çok daha hızlı adımlarla, neredeyse koşarak ormanın derinliklerinde ilerlemeye başladı. Aridne, hiç oyalanmadan tam arkasından geliyordu. Enkiduma kızın onunla karşılaşıncaya kadar ne kadar yürütüldüğünü tahmin bile edemezdi. Yorgun olmalıydı, buna rağmen araları fazla açılmıyor, kız Enkiduma'ya ayak uyduruyordu. Diz boyu çalıların arasından, ağaçların bir sağından bir solundan geçerek ilerliyorlardı. Genç adam beline bağladığı deri su matarasını yokladı. İçerisinde çok az su kalmıştı. Kızın suya ihtiyacı olup olmadığını merak etti. Önce yavaşladı, sonra olduğu yerde durdu. Az sonra kız hemen yanında belirdi. Enkiduma, matarayı belinden çıkardı. Çok az suyu eline boşalttı ve içermiş gibi yaptı. Elindeki su ile dudaklarını ıslattı. Matarayı Aridne'ye uzattı. Aridne, önce mataranın ağzını kokladı, mataradan bir yudum aldı. Sonrasında tek bir dikişte, ağzının kenarlarından suları saçarak mataranın içindeki suyu bitirdi.

"Daha yolumuz vardı. Keşke hepsini bitirmeseydin." dedi Enkiduma. Kız anlamsız gözlerle ona baktı ve gülümsedi. Altın rengi saçları ve deniz rengi gözleri ile gülümseme birleştiğinde, insanın içindeki tüm karanlık noktaları dolduran bir ışığa dönüşüyordu. Enkiduma bir şey söyleyemedi, düşündü. Aklına, köyün hemen yanından geçen nehirin kollarından birinin ormanın içinde ufak bir yol oluşturduğu bölge geldi. Yolu biraz uzatacaklardı ama biraz daha suya ihtiyaçları olacağı kesindi. 

"Bu taraftan, beni takip et." dedi kıza ve bulundukları yerden batıya doğru dönerek koşar adım gitmeye başladı. Enkiduma, arada sırada kafasını kaldırıp gökyüzüne bakıyor. Ağaç dallarının izin verdiği kadar güneşi görmeye çalışıyordu. Güneş ışıklarının etkisi azalmaya başlamış ve artık tam tepelerinden değil, gittikleri yönden onlara doğru geliyordu. Hava kararmadan köye ulaşmak için hala biraz zamanları vardı.

Enkiduma, bir süre daha koştuktan sonra durdu. Etrafına bakındı. Hemen önünde, ormanın diğer bölgelerinden biraz daha açık yeşil olan kısma baktı.

"İşte geldik." dedi.

Yeşil olan alana doğru yürüdü. Tam önünden akan suyu gördü ve gülümsedi. Bir adım atarak aşağı indi. Elini uzattı ve kızın inmesine yardımcı oldu. Enkiduma, dizlerinin üzerine çöktü. Önce buz gibi akan su ile yüzünü yıkadı, ardından bir miktar su içti. Aridne'de tam yanında aynı şeyleri yapıyordu. Genç adam yüzünü, ellerini ve kollarının bir kısmını tamamen pislikten arındırmayı başarmıştı. Kahin'in temizden kastı bundan fazlasıydı ama idare etmesi gerekecekti artık. Aridne küçük su akıntısının yanında oturmuş dikkatlice yukarı bakıyordu. Enkiduma kızın gözlerinin kilitlendiği yöne baktı. Büyük bir ağacın sağa ve sola açılmış iki büyük dalında iki baykuş oturuyordu. Enkiduma, kendisine tanıdık gelen bir görüntü ile karşılaşmıştı. Kahin'in evinde bir kil tablete işlenmiş bir süs, bir tasvir. Hatırlamaya çalıştı.

"Kanatlı Ölüm Tanrıçası Lilith." dedi. Evet, kesinlikle o tasvire benziyordu. Ayakta duran, kanatları iki yana açık ve elinde bir takım semboller olan bir figür. Figürün iki yanında ona muhafızlık eden iki büyük baykuş. Ağaç, kil tabletin gerçeğe dönüşmüş hali gibiydi. Sadece o tablette, Lilith'in boş göz çukurları baykuşların bakışlarına benziyordu ve bu ağaçta göze benzeyen hiç bir şey yoktu. İki baykuş ağaca tünemiş duruyorlardı. İnsanların böyle yerlere girmek istememelerinin bir sebebi de bu tarz benzetmeler yapıyor olmalarıydı. Rüzgarın sesini "pazuzu"ya, ağacın görüntüsünü bir tanrıya veya kötü ruhlara benzetip ormandan uzak duruyorlardı. Köydekiler bu manzara ile karşılaşsalar, yolunu şaşıranları pençeleriyle parçalamak için sessiz baykuşlarıyla beraber bekleyen Kanatlı Ölüm Tanrıçası Lilith'i gördüklerini anlatırlardı. Enkiduma, ormana girdiği ilk günden beri, değişik şeyler görüyordu ama bunların hiç biri iyi yada kötü bir tanrı değildi, geçmiş zamanın veya bugünün hayaletleri değildi. Sadece doğanın bir parçasıydı gördükleri.

"Korkma." dedi kıza, söylediği şeyleri anlayacağını düşünerek. Kollarını gösterdi ve ardından elini bıçağına attı. Kıza güvende olduğunu anlatabilmek istiyordu. Aridne, iki kuşu göstererek kendi dilinde bir şeyler söyledi. Bu sefer anlamama sırası Enkiduma'daydı. Kızın suratına baktı ve ne kadar farklı olduğunu düşündü.

"Hadi gel, yola çıkma zamanı. Hava kararmadan köye ulaşmalıyız." Matarasını önlerinden akan suya daldırdı ve sonuna kadar dolduğundan emin oldu. Kızın koluna dokundu. Kafasıyla gideceği yönü işaret etti ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Aridne, vakit kaybetmeden peşine takılmıştı bile.

Aridne'nin hızlı nefes alış verişlerinin eşliğinde Enkiduma hiç durmadan yoluna devam ediyordu. Köye yaklaşırlarken, kızında artık dayanma gücünün sonuna geldiğini hissedebiliyordu. Ağaçlar azalmaya, gök yüzü daha fazla görünür olmaya başlamıştı. Enkiduma, kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı. Güneş, tamamen ortadan kaybolmuş, mavi gök lacivert ile siyah arası bir renge dönmüştü. Ay, gökyüzünde yavaş yavaş yükseliyordu.

Enkiduma, durdu. Aridne de peşinden. Etrafa bakındılar, Enkiduma dinlemeye başladı. Aridne'nin nefes alıp verişi sessizliği bozuyordu. Çok geçmeden ormanın sonundan gelen sesler kızın nefes sesini bastırmaya başladı. Önce kuşların ağaçları gagalamasına benzer sesler duydular. Sesler yaklaştıkça gagalama sesi yerini, yürüyen atların ayak seslerine bıraktı. Bir süre sonra gelen seslerin temposuda değişti.

"Tören başlıyor. Geç kaldık."

Kahin'in evi ile orman arasında bütün köy toplanmıştı. Kutsal ağaç ve sunağa giden yol üzerine kilden yapılma küçük yağ lambaları bırakılmış, köy ile ağaç arası aydınlatılmıştı. Köyün erkekleri ellerine meşaleler almış, meydanı gündüze çevirmişlerdi. Köyün neredeyse tamamı tören alanındaydı. Orada olmayanlarda sırayla gelmeye başlamıştı.

Yolun ortasında bir koyun yavaş yavaş, kutsal ağaca doğru çekiliyordu. Hemen arkalarında bir grup genç, meşe ağacından yapılmış ve üzeri tabaklanmış keçi derisi ile kaplı trampetlere ellerindeki çubuklarla vuruyorlardı. Çubuklar belli bir düzen ve ritm ile keçi derisinin üzerine iniyor, sesler ahenkle insanların kulaklarına ve gökyüzüne ulaşıyordu.

Enkiduma, tüm olan biteni izleyebilecekleri ama diğerleri tarafından görülemeyeceklerini düşündüğü bir noktada durmuştu. Aridne, çalıların arasından şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. Enkiduma, Aridne'ye baktı.

"Kimseye görünmeden eve geçemeyiz. " dedi. "En iyisi sen burada bekle. Ben ayine katılmak zorundayım. Kahine yardım etmem gerekiyor."

Aridne, Enkiduma'nın söylediklerini dinliyor gibi gözüküyordu. Enkiduma, kızın hiç bir şey anlamadığını tekrar hatırladı. Elleri ve kollarıyla anlatmaya çalıştı. Ellerini bir kaç kez yere vurdu. Sağ eliyle Aridne'ye dokundu, sol eliyle tekrar yere dokundu. Sonra kendisini gösterdi ve ayin alanını gösterdi. "Oraya gitmek zorundayım. Sen, tören bitene kadar beni bekle. Sonra seni gelip alacağım." Enkiduma çalıların içerisinde bir kaç adım attı. Kızda onunla birlikte ilerledi.
"Hayır, hayır." dedi Enkiduma. "Sen burada beni bekleyeceksin." Kız, gitme demek istediğini belli etmek için Enkiduma'nın kolunu tuttu. Kafasını iki yana salladı.
"Gitmek zorundayım. Ayinde Kahin'in yanında olmak zorundayım."
Enkiduma, yine elleriyle anlatmaya çalıştı. "Burada beni bekle, ortalık sakinleştiğinde gelip seni alacağım." dedi. Kızı orada bıraktı ve ağaçların arasından, yolu tam karşıdan görecek bir noktadan, kalabalığın arasına sessizce karıştı.

Kalabalık, kayın ağacının hemen yanındaki alanda büyük bir daire oluşturmuş, ellerindeki meşaleler ile bekliyordu. Yolun iki yanına yerleştirilmiş yağ lambaları insan topluluğunun içine kadar geliyordu. İnsanların tam ortasına, dairenin merkezine, iki insan boyutunda bir ağaç gövdesi yerleştirilmişti. Ayinin başlamadan bir kişi gelir ve ağaç gövdesinde, her biri göğün katlarını temsil edecek olan, aşağıdan yukarı doğru yedi oyuk açılmıştı. Enkiduma, daha çocukken oyukları açmaya gönüllü olurdu. Her oyuğu kendisine basamak olarak kullanır, açtığı oyuğa ayağı ile basar ve bir sonrakini açardı. Böylece ağacın üst noktalarına kadar tırmanabilirdi. Biraz daha büyüdükten sonra, bıçak ve balta kullanmaktaki mahareti sayesinde Kahin için en güvenilir kurban parçalayıcısı olmuştu. Bu akşam ki, ayinde de görevini yerine getirecekti.

Koyunu kalabalığın ortasına çeken kişi, baş tutan, artık iyice zorlanmaya başlamıştı. Trampetlerin ritmi giderek artıyor, kalabalıktan yükselen uğultu hayvanı ürkütüyordu. Kurban edilecek koyun sonunda insandan oluşan dairenin ortasına, ağaç gövdesinin yanına geldiğinde baş tutan onu gövdeye bağladı. Trampet çalan gençler, kalabalığın hemen önüne, belli aralıklarla tam bir daire olacak şekilde yerleştiler. Son olarak Kahin dairenin içine girdi. Elinde meşale olan bir adam Kahin'in yanına geldi. Kahin, elinde tuttuğu bir çubuk tütsüyü ateşe değdirdi. Çubuktan dumanlar ile birlikte büyülü bir koku etrafı sardı. Kahin, daire şeklindeki trampetçilerin yanına tek tek uğradı ve tüten dumandan hepsinin üzerine üfledi. Üzerine duman üflenen trampetçi, kendinden geçiyor, trampetine daha sert ve daha ritmik bir şekilde vurmaya başlıyordu. Kahin, son trampetçinin üzerine de dumanı bıraktıktan sonra, sesler göğü yırtacak bir yüksekliğe ulaşıyor, vuruşlar dört nala koşan vahşi bir at sürüsünü andırıyordu.

Kahin, kurbanlık koyunun yanına döndüğü sırada Enkiduma ile göz göze geldi. Enkiduma'ya baktı, baştan aşağı süzdü. Genç adam bütün vücudunun titrediğini hissedebiliyordu. Kahin'in bakışları Enkiduma'nın sadece dışına değil, aynı zamanda içine de işliyordu. Kahin, fazla oyalanmadan koyunun yanına yürüdü.

"Göğün ve yerin tanrıları diz çöker önünde,
Sümer'in halkı ve yaşayan yaratıkları,
Geçit yapar önünde
Tatlı ala davulu çalınır önünde
Göğün büyük hanımına selam deriz"

Kahin, tören için sözlerini bitirir bitirmez, orada bulunan herkes "Ay o" diye bağırdı hep bir ağızdan. Sesleri göğü yaran bir şimşek gibi çıktı. Kahin, elindeki tütsünün dumanının kurbana ulaşması için, boşta olan elini koyuna doğru sallıyordu. Kurbanın etrafında bir kaç tur döndükten sonra Enkiduma kalabalığın içinden çıktı ve kurbanın yanına geçti. Hayvanın kafasını tuttu ve iki büyük taşın üzerine yatırdı. Kahin, Enkiduma'nın yanına eğildi. Belinden bıçağını çıkardı ve havaya kaldırdı. Kalabalıktan tekrar bir uğultu yükseldi. Kahin, bıçağını hayvanın boğazına dayadı. Tek hamle ile şah damarını ve boynunu kesti. Enkiduma çırpınan hayvanı zapt etmek için tüm gücüyle bastırdı. Hayvanın kanları iki taşın arasındaki oyuktan süzülmeye başladı. Kalabalıktan bir kişi elindeki çanağı oyuğun ucuna yerleştirdi. Süzülen kanlar yavaş yavaş çanağa dolmaya başladı. Yeterli miktarda dolduktan sonra Kahin çanağı aldı ve ayağa kalktı. Belinden çıkardığı yapraklı bir dalı kanlı çanağa daldırdı. Ardından etrafındaki dairenin içinde gezmeye başladı. Elindeki yapraklı dalı kanlı çanağa daldırıp çıkarıyor sonra da insanların üzerine serpecek şekilde sallıyordu.

Enkiduma, hayvanın kıpırdamadığından emin olduktan sonra Kahin'in bıçağı ile kurbanı tam ortasından ikiye kesmeye başladı. Deri ikiye ayrılmaya başladıktan sonra karnında bir yarık açtı ve ilk olarak karaciğeri dışarı çıkardı. Karaciğer özel olarak ayrılmalıydı çünkü daha sonra Kahin onun aracılığıyla kehanetlerde bulunabiliyordu. Enkiduma, karaciğerden sonra hayvanı ortadan ikiye ayırma işlemine devam etti. Kurbanın sağ tarafı tamamen tanrılara armağan edilmeliydi. İki taraf birbirinden yeterince ayrıldıktan sonra kemiklere hiç zarar vermeden sağ taraftan yedi parça kesti. Yanına gelen yedi kadın hayvandan birer parça aldılar ve dairenin ortasına dikilmiş olan ağaç gövdesinde açılmış oyuklara birer et bıraktılar. Enkiduma, dikkatlice hayvanı küçük parçalara böldü. Bütün etler bir yerde toplandı ve pişirilmek üzere köyde yakılan ateşe götürüldü.

Kahin, insanların etrafında dolaşmayı bitirmiş. Herkesin üzerine bir miktar kan serpmişti. Son olarak Enkiduma'nın yanına geldi. Elindeki yapraklı dalı kanın içine batırdı. Bir an durdu. Enkiduma'ya baktı. Enkiduma tam konuşacağı sırada kanları suratına attı.

"Biliyorum, açıklayabilirsin." dedi Kahin Enkiduma'ya.
"Evet, açıklayabilirim. Hatta gösterebilirim."

İnsanlar yavaş yavaş ayin alanını terk etmeye başlamıştı.

"Sonra. Önce buradaki işimizi bitirelim."

Enkiduma, en başta ayırdığı karaciğeri Kahin'e uzattı. Kahin, karaciğeri bir bez parçasının içine sardı ve farklı renklerde ipliklerden yapılmış ağzı büzülebilen torbasına koydu. Enkiduma, etrafına bakındı. Artık neredeyse sadece ikisi kalmıştı ayin alanında.

"Sana bir şey göstermem gerek." dedi Kahin'e.
"Misafirlerimiz var." diye karşılık verdi Kahin.
"Nereden bildin?"
"Arkana bak evlat. Şu taraftan geliyorlar."

Enkiduma, oturduğu yerden kalktı ve arkasına döndü. Kendilerine yaklaşmakta olan atlıları gördü. Aridne'yi yanlarından kaçırdığı atlılar. Adamlar ve onların peşi sıra giden köleleri yavaş yavaş yaklaşıyordu. Enkiduma, Aridne'yi bıraktığı ağaçlara doğru baktı. Bir kaç çalı ve bir ağacın dalları kıpırdadı. Yaklaşan atlardan biri şahlandı. Üzerindeki adam güçlükle de olsa atını sakinleştirdi. Atlılar, Kahin ve Enkiduma'nın tam önünde durdular.

"Kalacak yere ihtiyacımız var, ihtiyar." dedi içlerinden bir tanesi.
"İyi bir zamanda geldiniz. Inanna sizi seviyor." diye karşılık verdi Kahin.
"Kalacak yer bulabilir misin bize?"
"Tabii, tabii. Köyde misafirleri ağırlayabileceğimiz yerimiz vardır."

Kahin, adama biraz yaklaştı.

"İnanna sizi kutsasın." dedi ve elindeki yapraklı dalı kanlı tasın içine daldırıp adamın suratına doğru salladı. Adam, kolu ile suratını sildi ve yere tükürdü.
"Bizi kalacağımız yere götür, ihtiyar." dedi. Enkiduma, bir adım ileri attı. Kahin, Enkiduma'nın koluna dokundu.
"Bizi takip edin o zaman." dedi Kahin.
"Ben burada kalıp ortalığı toplasam iyi olur."
"Hayır, sende bizimle geliyorsun genç yardımcım." diye karşı çıktı Kahin.
"Ama benim burada kalmam..."
"Hayır." Bu sefer Kahin'in sesi yükselmişti. Enkiduma başka bir şey söyleyemedi. Arkasını döndü ve ormana baktı. Kahin, köye doğru yürümeye başladı. Enkiduma, onun peşine takıldı. Atlılar beraberlerindeki köleler ile birlikte yaşlı adamı ve genç yardımcısını takip ettiler.











17 Ocak 2017 Salı

Sonsuz Savaş - 8


Arka arkaya gelen kurşun geçirmez siyah araçlar sırayla ana binanın büyük kapısı önünde durup yolcularını merdivenlerin hemen önünde indiriyorlardı. Siyah takım elbise giymiş adamlar, araçların kapısından merdivenlerin sonuna kadar inenlere eşlik ediyor, otomatik cam kapıdan içeri girmelerini sağlıyorlar, ardından bir sonraki aracı karşılamak için tekrar merdivenlerin başına iniyorlardı. Cam kapıdan girenler güvenlik kontrolü için bir süre duruyor, ceplerindeki her şeyi ve üzerilerinde bulunan tüm metalleri çıkartıp, kendilerine uzatılan beyaz plastik kutuya koyuyor ve x-ray cihazından geçiyorlardı. Bu kontrol noktası, en son teknoloji ile donatılmış binalar bütününe girişteki güvenlik önlemlerinin ilkiydi.

Binanın giriş kapısı, dört katlı binanın çatısına kadar yükselen altı sütunun tam ortasında yer alan boşluktaydı. Henüz daha girişte sütunların uzunluğu ile hayranlık uyandıran binanın içine geçildiğinde büyük ana salonunun dört kat yukarıda bulunan cam tavanı baş döndürüyordu. Cam tavan ana salonun ve hemen kapının önünde bulunan lobinin günün her saatinde aydınlık kalmasını sağlıyordu. Ana salonun tam ortasında bulunan merdiven ile ofis katlarına çıkılırken, binanın her iki tarafına yerleştirilmiş koltuklar ve cam masalar ile bir bekleme bölümü oluşturulmuştu.

Binanın üst katları ofislere ayrılmıştı. Her bir ofisin önüne yerleştirilmiş çiçekler ve küçük ağaçlar, cam korkuluklar sayesinde rahatça gözüküyordu. Yerden tavana kadar yerleştirilmiş yeşil ve siyah mermerler günün her saati değişen güneş açısı ile farklı ışık oyunları sergiliyordu. Giriş katında bulunan ana salona iki bina arasında kalan açık bir alan hissi verilmişti.

Elindeki çantayı kontrol noktasındaki cihaza bırakan takım elbiseli bir adam, x-ray cihazından geçti ve ana salonun tam ortasına doğru yürüdü. Bir kaç dakika sonra uzun boylu ve iri yarı başka bir adam kontrol noktasına geldi. Ceplerinde bulunanları uzatılan beyaz kutuya bıraktı ve cihazdan geçti. Cihaz ötmeye başladı. Adam özür dilercesine elini kaldırdı ve belindeki silahı görevliye teslim etti. Kontrolden, bu sefer herhangi bir ses çıkmadan geçti. Bıraktıklarını beyaz plastik kutudan, silahını güvenlik görevlisinden aldı. Kendisinden hemen önce giren adamın yanına yürüdü ve ona selam verdi. O sırada başka bir adam güvenlik kontrolünden geçti. Diğer ikisinin yanına gelerek kibarca ellerini sıktı. 

"Patron katılacak mı?" diye sordu gelir gelmez.
"Bilmiyoruz." diye cevap verdi uzun boylu olan adam.
"Bilgiler Şakacı'da. Toplantıyı o talep etti."
"Evet, haklısınız ve her zamanki gibi geç kaldı."

Üç adamda gülümsediği sırada otomatik kapı iki yana açıldı. Lacivert takım elbise içerisine beyaz gömlek giymiş, üzerine takımı ile hemen hemen aynı renk lacivert bir kravat takmış olan Şakacı kapıdan içeri girdi. Kafasının üstünde fazla olmayan saçlarının yan taraflarda kalanları ise her geçen gün daha çok beyazlıyor gibi gözüküyordu. Kapıdan girdikten hemen sonra elini kafasına götürerek, önce rüzgarda dağılmış olan saçlarını, ardından gözlüğünü düzeltti. Kapıda bulunan güvenlik görevlilerine selam verdikten sonra x-ray cihazından geçmeden, çevresinden dolaşarak ana salona girdi. Salonun ortasında duran üç adama yaklaştığında, adımlarını yavaşlattı.

"İsterseniz hemen ofisime geçelim beyler."

Üç adam neredeyse aynı anda kafalarını tamam anlamında salladıktan sonra Şakacı'nın peşi sıra yürümeye başladılar. Şakacı, merdivenlerin yanından arka tarafa geçerek iç avluya açılan kapıya yöneldi. Parmak izini kapının yanındaki sensöre okuttuktan sonra kapı açıldı. Adamlar birbirlerinin peşi sıra kapıdan dışarı çıktı.

İç avlunun, yürüyüş yolları dışında kalan her yeri yeşil çimler ile kaplıydı. Etrafta irili ufaklı süs havuzları, onların etrafında çeşit çeşit renkte çiçekler vardı. Avlunun tam ortasında yer alan büyük havuzdan sular bir kaç kat yükseliyor, şekil değiştiriyor ardından kesiliyordu. Benzerlerine Avrupa'nın büyük şehirlerinde rastlanabilecek su gösterisi bütün ihtişamıyla her beş dakikada bir tekrarlanıyordu. Yeşilliklerin ve süs havuzlarının her iki yanında büyük binalar yükseliyor, onları birbirine bağlayan daha kısa bir bina ile bulundukları yer iç avlu özelliği kazanıyordu.

İç avlunun sağında ve solunda yer alan binalar her geleni etkileyecek mimari yapılardı. Ana binada kullanılan sütunlar burada da kendilerini gösteriyor, yapıldıkları granit ve mermerlerin etkisi ile ışıl ışıl parlıyordu. Sütunların çatı ile birleştiği noktalarda altın rengi süslemeler, çeşitli taş oymaları kullanılmıştı. Binaların hepsinde taş işçiliği göz alıcı derecede muazzamdı.

Şakacı, sağ tarafında kalan binaya yöneldi, adamlarda arkasından. Büyüklüğünden binanın ana kapısı olduğu anlaşılan bölümün önünde durdu ve işaret parmağını kapının yanındaki cihaza uzattı. Bir kaç saniye içinde dijital bir ses ile birlikte yeşil bir ışık belirdi göstergede ve hemen arkasından kapının açıldığını belli eden bir tıklama sesi duyuldu. Şakacı, kapıyı açtı ve adamlara geçmeleri için işaret etti. Üç adam da içeri girdikten sonra Şakacı de binanın içindeydi. Kapı otomatik olarak kapandı ve kilitlendi.

Girdikleri salonun tam ortasında geniş mermer bir merdiven hemen göze çarpıyordu. Üst kattan aşağıya sağ ve sol olmak üzere iki ayrı merdiven dönerek yarım kat aşağıya iniyor ve tam ortada tek bir merdiven olarak giriş katına ulaşıyordu. Şakacı ile birlikte gelen adamlar bu bölüme ilk defa girmişlerdi. Adamlarda iki tanesi etrafı incelerken, iri yarı olan sadece onlara yol gösteren kişiyi takip ediyordu. Merdivenlerin yanından geçtiler ve doğruca asansöre yöneldiler. Asansörün kapılarıda parmak izi taraması ile açıldı. Asansör sessizce dördüncü kata çıktı. Küçük bir bekleme salonunun önünden geçtiler ve bir koridora girdiler. Koridorun iki tarafında da kapılar vardı ancak hiç birisinin üzerinde bir işaret yada isim yoktu. Sadece birbirinin aynısı kapılar. Koridoru yürüyerek geçerlerken iri yarı adam kapıları sayıyordu. Beşinci kapı, koridorun sağı diye işaretledi önünde durdukları kapıyı. Şakacı, bir şifre kombinasyonu ve parmak izi ile kapıyı açtı. Bu sefer kendisi önden girdi ve odanın penceresinin hemen önüne konulmuş olan ahşap masasına oturdu. Adamlar masanın hemen önünde yer alan koltuklara yerleştiler.

"İyi günler beyler. Sizleri bir görev için buraya çağırdığımı herhalde anlamışsınızdır. Bu sefer mümkün olduğunca gizli olmalı ve kimseyi şüphelendirmemeliyiz."

Adamların hepsi anladıklarını belli edecek şekilde kafalarını salladılar.

"Bu operasyonda her türlü desteği size sağlayacağımızdan emin olabilirsiniz."

Aniden çalan telefonun tiz sesi ile Şakacı gözlerini adamlardan ayırıp telefonun ekranına çevirdi. Masasının üzerindeki bilgisayarda bir kaç ışık yanıp sönmeye başladı. Işıklar, karşı tarafın özel olarak şifrelenmiş ve bir kaç yönlendiriciden geçtikten sonra oraya ulaşan bir telefondan aranıldığını gösteriyordu. Bilgisayara bağlı telefonu eline aldı ve açtı.

"Dinliyorum." dedi. Bir süre sessizlik oldu. Telefonun diğer ucundaki konuşmaya devam etti.
"Tamam, anlaşıldı." diye karşılık verdi Şakacı ve telefonu kapattı.
"Patron bir kaç gün içerisinde İtalya'dan dönecek. Bu arada bizim işimizi halletmiş olmamız gerekiyor."

Ahşap masanın çekmecelerinden bir tanesini açtı ve içerisinden üç zarf çıkardı. Zarfları rastgele olarak adamlara dağıttı. Masanın yanındaki bir tuşa bastı ve odanın içerisindeki sinyal bozucuyu aktif hale getirdi.

"Birinci kural beyler, listelerinizde bulunan kişileri kesinlikle öldürmek yok. Mümkünse hiç zarar verilmeden buraya getirilecekler."
"Anlaşıldı." dedi adamlardan bir tanesi.
"Size verdiğim zarflarda isimler dahil tüm bilgiler mevcut. Listedekilerin hepsi aynı yıl dünyaya gelen evlatlıklardır. Bir çoğu normal hayatlarında da problemli tipler. Ortadan kaybolduklarında arayan soran olmayacağını düşünüyoruz. Bir sorunla karşılaşırsanız benimle temasa geçebileceğiniz özel bir hat ayrıca zarfların içerisinde yer alıyor. Bu konu ile ilgili normal iletişim yollarına cevap vermeyeceğimi bilmenizi isterim."
"Peki ya polis?" diye sordu koltukta oturan iri yarı adam.
"Merak etmeyin. Bir aksilik olursa adamlarımız devreye girecektir."

Adamlar ellerindeki zarfları açmaya başladılar. Zarfların içerisinde en ucuzundan birer cep telefonu, isimler, adresler, bir kaç temel bilgi ve hedeflerin birer fotoğrafı vardı.

"Şimdi bunların hepsi evlatlık mı?"
"Evet ve gerçek anne babaları ile ilgili elimizde hiç bilgi yok. Nerede doğmuşlar, nasıl doğmuşlar bilmiyoruz. Hepsi bir kaç günlük iken sokaklarda bulunmuş."
"Patron niye bunları istiyor ki?" diye sordu adamlardan bir tanesi.
"Bilmeniz gerektiği kadarını söyledim." dedi Şakacı. Ses tonu değişmiş, sertleşmişti. "Daha fazla soru soracaksanız görevi başka bir ekibe verebilirim."
"Hayır efendim. Başka sorum yok."
"O zaman operasyon başlamıştır, tam üç gününüz var. Kapının önündeki beyefendi sizlere çıkışa kadar eşlik edecek." dedi Şakacı.

Adamlar ayağa kalktılar ve odadan çıktılar.  "Ona niye şakacı diyorlar ki?" diye sordu bir tanesi. "Belki de hiç şaka yapmadığı içindir." diye cevapladı uzun boylu iri yarı olan.

Şakacı, odasındakiler dışarı çıktıktan sonra bir süre bekledi. Doğru ekipleri görevlendirdiğini düşünüyordu. Bir aksilik olması için hiç bir sebep yoktu. Kolay hedefler, kolay görev. Patronu sinirlendirecek bir olay olmayacağından emindi.

Masasındaki telefona uzandı. Sadece bir tuşa basarak bina içi odalardan bir tanesine bağlandı.
"Odaları ve laboratuvarı hazır hale getirsinler." dedi ve kapattı.

Arka tarafında bulunan kilitli dolabı açtı. İçinden bir bardak ve bir şişe viski çıkardı. Şişeden bir parmak kadar bardağına boşalttı. Tek seferde bardağı içti. Tekrar telefona uzandı. Bilgisayarda bir kaç tuşa bastı. Bilgisayarda bir kaç ışık yanıp söndü. Şifreleme sistemi ve yönlendiriciler çalıştı. Telefon henüz yeni çalmaya başlamıştı ki, karşı taraf telefonu açtı.

"Efendim. Evlatlık Operasyonu başladı." dedi Şakacı ve telefonu kapattı.






13 Ocak 2017 Cuma

Sonsuz Savaş - 7


"Pek iyi görünmüyorsunuz. Siz hangi odada kalıyorsunuz?"
"413 numaralı oda."
"İsterseniz size yardımcı olayım, odanıza götüreyim."

Cenk, yaptığı hatanın farkına varmış, suratı kızarmıştı.

"Ben değil. Annem ameliyat oldu. Ben refakatçiyim."
"Bu katta olmamanız gerekiyor. Aslında içeri nasıl girebildiğinizi de anlamış değilim. Kapı kilitliydi."
"Şey, ben Mustafa'yı takip ediyordum."
"Bence biraz dinlenmelisiniz. Yorgunluktan olabilir yaşadıklarınız."

Hemşire Merve, koridordan kat sahanlığına çıkan kapıyı açtı ve Cenk'e çıkması için koluyla işaret etti. Cenk, duraksamadan kapıdan çıktı. Merve, cebinden anahtarlarını çıkardı, kapıyı kilitledi.  Ardından kapının tam olarak kapandığından emin olmak için kapıyı bir kaç kez ittirip tekrar kendisine çekti.

"Tamam. Yine kilitli."

Merve ve Cenk birlikte merdivenleri çıktılar. Sahanlığın hemen karşısında bulunan danışma masasının arkası aynı zamanda hemşire odası olarak kullanılıyordu. Merve, odaya yöneldi. Cenk'de koridorun sağ tarafına.

"Birazdan annenizi kontrole gelirim. İsterseniz rahat uyuyabilmeniz için size de bir şeyler getirebilirim." dedi Merve.
"Teşekkür ederim. İlaçlar ile aram pek iyi değildir."
"Siz bilirsiniz."

Cenk, odaya girdi. Annesi yatağında, sırtındaki yastıklar sayesinde biraz daha oturur vaziyete geçmiş, boş gözler ile pencereden dışarı bakıyordu.

"Anne." diye seslendi Cenk. Sabahki durumuna göre daha iyi gözüküyordu.
"Mustafa ameliyat olmuş biliyor muydun?"

Annesi, hiç konuşmadan sadece omuzlarını havaya kaldırdı. Camdan dışarı bakmaya devam ediyor, neredeyse hiç tepki vermiyordu.

"Anne, ben kimim?" diye sordu Cenk ümitsizce. Kadın kafasını oğluna doğru çevirdi. Gözleri oğlunun üzerinde gezdi. Cenk, durumdan hiç hoşlanmamıştı. Tanıdığı kişinin bakışları değildi üzerinde dolaşanlar.
"Cenk" dedi kadın. "Eve gidelim artık."
"Daha değil anne, tam olarak iyileşmen gerek."

Odanın kapısı çalındı, hemen ardından içeri hemşire Merve girdi.

"İyi geceler. Bu akşam nasılız bakalım Serap Hanım?"

Kadın, kafasını çevirdi ve bu sefer de hemşireyi süzdü. Sadece iyi kelimesi çıktı ağzından. Hemşire vakit kaybetmeden makineleri ve serumları kontrol etti.
"Refakatçiniz kim Serap Hanım?"
"Cenk, oğlum."
Hemşire yanında duran Cenk'e döndü. Cenk, annesinin verdiği cevabı onaylarcasına kafasını salladı.
"Her şey normal gözüküyor. Şimdi bir iğne yapacağım ve bütün gece bebek gibi uyuyacaksınız."
"Şey, yaşadıklarımız normal mi? Bazen beni tanımıyor bile." diye araya girdi Cenk.
"Geçirdiği ameliyattan sonra çok normal." dedi hemşire. "Size de yardım teklifim hala geçerli."
"Teşekkür ederim, Merve Hanım. İlaç almaktansa bir kahveyi tercih ederim."
"Otomat kahvesinden sıkıldıysanız eğer, hemşire odasında güzel kahvemiz var. Bir bardak ikram edebilirim Cenk Bey."
"Teşekkür ederim.  Annem uykuya daldıktan sonra uğrayıp, bir bardak alabilirim."
"Rica ederim, bende diğer odaları kontrol edeceğim."

Hemşire tekrar yatağında oturan kadına döndü ve yüksek sesle "İyi geceler Serap Hanım." dedi. O, odadan çıktıktan sonra Cenk, annesini yatar pozisyona getirdi. Yanı başındaki koltuğa oturdu.
"Anne, ben senin çocuğunum değil mi? Beni sen doğurdun."
Annesi boş gözlerle Cenk'in suratına baktı. Ardından gülümsedi.
"Tabii benim çocuğumsun. Küçücük bir bebektin, seni o ulu ağacın altında bulduğumuzda."
"Anne." dedi tekrardan Cenk. Kadının gözleri yavaş yavaş kapanıyor, dudakları kıpırdıyor ama ses çıkmıyordu. "Anne." diye seslendi tekrar ama kadın uykuya dalmıştı bile. Cenk bir süre daha yanında bekledi. Derin uykuya daldığından emin olduktan sonra odadan çıktı. Koridorda bir ileri bir geri yürümeye başladı. Daha önce katta gördüğü bir kaç refakatçiye selam verdi. Danışma masasının önüne geldiğinde hemşire Merve'nin kahve teklifini düşündü. İçeri girip girmemekte kararsız kaldı. Bir adım daha masanın yanına attı, sonra vazgeçti ve koridorda yürümeye devam etti. Odalardan bir tanesinin kapısı açıldı. Hemşire ile göz göze geldiler.
"Kahve teklifim hala geçerli." dedi Merve.
"Peki, o zaman bir kahve içerim."

Birlikte hemşire odasına yürüdüler. Kapıdan içeri önce Merve ardından Cenk girdi. İçeride oturan diğer hemşireler Merve'ye selam verdiler. Ardından giren Cenk'i gördüler.
"İyi nöbetler." dedi Cenk.
"Bu 413 numara Serap Hanım'ın refakatçisi Cenk Bey." dedi Merve.
"Evet. Daha önce görmüştük." diye karşılık verdi hemşirelerden bir tanesi.
"Ne içersiniz? Türk kahvesi, nescafe?"
"Zahmet olmazsa bir türk kahvesi alayım."
"Tabii."

Cenk, hemşirelerin hınzırca gülümsediğini gördü. Sonra sessizce kendi aralarında bir şeyler konuşmaya başladılar. Cenk, odada kendini rahatsız hissetmişti.

"Kahveler hazır." dedi Merve hemşire.
"Şey, teşekkür ederim. Ben dışarıda içebilirim."
"Siz bilirsiniz. Dışarıda içebiliriz. Arkadaşlar, ben kontrolleri yaptım, bir kahve içip geliyorum."

Oda da oturan diğer hemşireler Merve'ye gülümseyip, el salladılar. Cenk ve Merve kahvelerini alıp odadan çıktılar. Merve asansörü çağırdı.

"Normalde binmem ama." dedi Cenk.
"Elimizde kahve ile dört kat inmekten iyidir." diye karşılık verdi Merve.

Birlikte giriş katına indiler ve binanın dışına çıktılar. Kapı önündeki banka oturdular. Cenk, diğer bankta oturan yaşlı adamı son anda fark etti.
"İyi akşamlar, Bakay Bey."
"İyi akşamlar, Cenk evladım."
"Herkesi tanımaya başlamışsınız." dedi Merve.
"Evet, burada ne kadar çok kalırsan, o kadar çok kişi tanıyorsun sanırım."
"Öyledir. Uzun zaman burada olanlar bir aile gibi olurlar. Buradakilerin sorunlarını en iyi yine buradakiler anlar."
"Doğru dediniz."

Birlikte kahvelerini yudumladılar. Bakay Bey, oturduğu yerden kalktı ve gençlerin yanına geldi.
"Kahvenizi bitirin de sizlere fal bakayım."

Merve, sesli bir kahkaha attı. "Siz fal da mı bakıyorsunuz?"
"Niye güldünüz? Olmayacak bir şey mi?"
"Yok, ondan değil. Beklemiyordum sadece." Merve, güldüğü için biraz utanmıştı. Cenk, Merve'nin koyu kızıl kısa saçları ile aynı renge dönen yüzüne baktı. Cenk'de şaşırmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu.
"Tabii, Bakay Bey. Benim falıma bakabilirsiniz."
"O zaman bende isterim." dedi Merve.

Bakay Bey gülümsedi. "Benim babamda değişik fallar bakardı. Onun babası da bakarmış. Hatta ona başka köylerden bir şeyler dilemeye gelirlermiş. Yağmur yağması için dua etmesini isterlermiş, farklı işler için büyü yapmasını isteyenler bile olurmuş. Nesilden nesile aktarılan bir şey herhalde."
"Olabilir" dedi Merve.

Sessizce kahvelerini içtiler. Merve ve Cenk arada sırada göz göze geliyorlar ve birbirlerine gülümsüyorlardı. Yaşlı bir adamdan fal dinlemek ilginç olacaktı. Kahvesini ilk olarak Merve bitirdi. Fincanı elinde biraz çevirdikten sonra tabağını üzerine kapadı ve ters çevirdi.
"Önce ben o zaman." dedi.
"Pekala. Soğusun da bir göz atalım falına."

Cenk'de kahvesinden son yudumu aldı ve fincanını kapattı. Bakay Bey, Cenk'e baktı.

"Kaç yaşındasın evlat?"
"Yirmi sekiz." diye yanıtladı Cenk.
"Evet. Bundan tam yirmi sekiz sene önce ilk beyin tümörü teşhisim konulmuştu. O zamanlar daha gençtim tabii. Babam bana Çanakkale Savaşı ile ilgili hikayeler anlatırdı. Orada tanıdığı genç bir adamı ve onun yaptıklarını anlatırdı. Bana inanılmaz gelirdi. Babamın biraz abarttığını düşünürdüm. Ama şimdi hep gerçekleri anlattığını biliyorum. Beni hazırladığını biliyorum."

Bakay Bey konuşmayı bıraktı ve gökyüzüne baktı. Gözleri dalmış, kafası çok uzaklara gitmiş gibiydi. Merve Cenk'e fısıldadı.
"Ameliyat olanlarda normal bir durum, görüyorsun işte."

Cenk, anladığını belli edecek şekilde kafasını salladı.

"İlk kimin falına bakıyorduk?" diye aniden söze başladı Bakay Bey.
"Benim." Merve, hızlı bir hareketle kahvesini uzattı. Bakay Bey, fincanı aldı, içinde kalan kısmı dikkatlice tabağa süzdü. Tek kaşını kaldırdı ve bardağın içine baktı.
"Sıkılmışsın." dedi. "Ama merak etme hayatın değişmek üzere."
"İyi yönde mi, kötü mü?" diye araya girdi Merve.
"Yaşayacaklarını nasıl karşılayacağına bağlı. Her fırtınanın arkasından mutlaka güneş çıkar. Kararlar vermek zorunda kalacaksın. Sana tavsiyem bu kararları verirken dikkat et. Açıkça görebildiklerin her zaman doğru seçenek olmayabilir."

Bakay Bey kahveyi kapatıp Merve'ye uzattı.

"Bu kadar mıydı?"
"Söylenmesi gerekeni söyledim. Şimdi sıra sende genç adam."

Cenk, kahvesini uzattı. Bakay Bey, ritüelini tekrarladı ve tek kaşını kaldırdı.

"Sen kendini arıyorsun evlat ve zor zamanlarda kendini bulmak daha kolaydır. Büyük kara bir bulut yaklaşıyor, bunu tehlike olarak yorumlayabiliriz. Bence çok önemli değil, önemli olan kim olduğunu bulman, kim olduğunu anlaman."

Cenk ağzı açık vaziyette dinliyordu. Daha bir kaç saat önce, gördüğünü sandığı bir çocuğun peşinden giderken duyduğu sözlere ne kadar da benziyordu. Tehlike yaklaşıyor demişti o da, anneni bul, kim olduğunu bul. Cenk sıkılmaya başlamıştı.

"Tamam. Bence bu kadar yeter. Anneni bul da diyecek misin?"

Bakay Bey'in suratında bir gülümseme oluştu.

"Tam babamın bana anlattığı gibisin. Hiç değişmiyorsun."
"Babanız mı? Babanız benden mi bahsetti? Kusura bakmayın Bakay Bey ama sizinle bile daha yeni tanıştık. Babanızı tanıdığımı hiç sanmıyorum."

Bakay Bey'in gülümsemesi büyüdü. Merve, elini Cenk'in omzuna koydu. "Tümör" diye fısıldadı kulağına doğru.  "Şaka gibi." dedi Cenk.

"Kadere inanır mısın evlat? Kaderinden kaçabileceğine inanır mısın?"
"Gerçekçi bir insanımdır. O tarz şeylere inanmam."
"Mezopotamya'da binlerce yıldır anlatılan bir hikaye biliyorum. Bu hikayenin o kadar çok versiyonu vardır ki, belki birini duymuşsundur bile."

Cenk'in bir şey söylemesine fırsat vermeden Bakay Bey, anlatmaya başladı.

"Bundan yıllar yıllar önce Bağdat'ta çok zengin bir tüccar yaşarmış. Bir gün arkadaşlarına ziyafet vermeye karar vermiş. En güvendiği ve en sevdiği yardımcısına çarşıya gitmesini, ziyafet için gerekli malzemeleri almasını istemiş. Yardımcısı çarşıya gitmiş. Daha henüz hiç bir şey almamışken içini bir korku kaplamış, ayakları titremiş, soğuğu içinde hissetmiş. Arkasını dönmüş ve yolun karşısında kendisine dikkatlice bakan Ölüm'ü görmüş. Yardımcı, Ölüm'ün kendisi için geldiğini anlamış ve hiç bir şey almadan kaçmış. Tüccar'ın yanına gitmiş. Tüccar, neden alışveriş yapmadığını sormuş. Yardımcısı olanları anlatmış. Artık orada kalamayacağını, ona bir at verirse Semerkant'a gideceğini ve bir arkadaşının evinde saklanacağını söylemiş. Tüccar isteğini kabul etmiş ve elindeki en hızlı atı yardımcısına vermiş. Yardımcısı ata atlayıp Semerkant'a sürmüş. Tüccar en iyi yardımcısını kaybettiği için sinirlenmiş ve çarşıya gitmiş. Çarşı'da bir dükkanın gölgesinde öylece dikilen Ölüm'ü bulmuş. 'Senden bir söz duymak istiyorum.' demiş.  Ölüm, tüccara dönmüş ve insanın içini titreten bir soğuklukla 'Benden ne istiyorsun ölümlü?' demiş. 'Neden yardımcı mı korkuttun? Neden onu kaçırdın? Buna hakkın yok.'
'Aslında korkutmak istememiştim. Sadece onu burada görünce şaşırdım.'
'Şaşırdın mı? Neden?'
'Çünkü onu Bağdat'ta görmeyi beklemiyordum. Onunla bu gece Semerkant'ta arkadaşının evinde buluşmamız gerekiyordu.'" *

"İşte böyle evlat. Kaderinden kaçamazsın. Kim olduğunu anladığında doğruca o kara bulutların üzerine, kaderine süreceksin atını."

*Idries Shah - Tales Of Dervishes kitabında hikayenin bir versiyonunu bulabilirsiniz.
*W. Somerset Maugham tarafından 1933 yılında tekrar düzenlenmiş bir versiyonu vardır.














20 Aralık 2016 Salı

Sonsuz Savaş - 6


"İlk günlerde, en ilk günlerde,
İlk gecelerde, en ilk gecelerde,
İlk yıllarda, en ilk yıllarda,

Gök yerden uzaklaştığı,
Ve yer gökten ayrıldığı,
İnsanın adı konduğu zaman;
Gök tanrısı An göğü götürdüğü zaman,
Ve hava tanrısı Enlil götürdüğü zaman,
Yüce Aşağının kraliçesi Ereşkagil'e yeraltı dünyası verildiği zaman

İşte o zaman, bir ağaç, tek bir ağaç
Bir huluppu ağacı
Dikildi Fırat'ın kıyısına."*

12 Aralık 2016 Pazartesi

Sonsuz Savaş - 5


İtalya açıklarında, doksan metrelik Aden isimli lüks bir yat Tiren denizinin sularında yükselen şafak öncesi sisinin arasında ilerliyordu. Çoğunlukla siyah renkten oluşan gövdesi, burun tarafında bulunan helikopter pisti ve üzerindeki siyah helikopteri ile dikkat çekici bir tekneydi.

6 Aralık 2016 Salı

Sonsuz Savaş - 4


Cenk ağrıyan başı ile birlikte sabaha karşı eve dönmüştü. Çıkardığı kıyafetlerini çamaşır makinesine attı ve üzerine daha rahat bir şeyler giydi. Biraz daha uyuyabilmek isterdi ama annesinin anlattıkları ve gördüğü rüyanın etkisi ile nasıl uyuyabileceğini bilmiyordu. Yatağına uzandı bir o tarafa, bir bu tarafa döndü. Gözlerini her kapadığında farklı ve tuhaf şeyler görüyordu. Siyah bir at, kum fırtınaları, zincirler. Gözlerini açtığında evde olduğunu anlayıp biraz olsun rahatlamayı bekliyordu ama bir türlü yapamamıştı. Kurduğu saatin alarmı çaldığında uyuduğu süre dakikalar ile ölçülebilirdi. Halbuki, geldiğinde uyumuş olsa tam olarak iki saat dinlenecekti. Şimdi yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette hazırlanıp işe gitmesi gerekiyordu.

Annesi evde olsa çok kızacağı bir şey yaptı ve kahvaltı yapmadan evden çıktı. Kaskını taktı, motorunu çalıştırdı ve küçük tamirhanesine doğru yola çıktı. Bir kaç gündür pek ilgilenemediği işlerine yeniden dönerse kendisine iyi gelebilirdi. Gördüğü rüyaların sebebini kafasında başka bir şeyler olmamasına bağladı. Emin olduğu şey, çalışmak her zaman Cenk'e iyi gelmişti. Bu seferde iyi gelmemesi için bir sebep yoktu.

Kendi tamirhanesinin bir kaç dükkan yanında duran otuz senelik Çorbacı Aziz'e uğrayıp, hızlıca bir çorba içtikten sonra işine başlayabilirdi. Böylece kafasında annesinin sözünü de tutmuş olacaktı. Tamirhanesinin bulunduğu sokağa girdi ve motorunu çorbacının önünde durdurdu. Aziz Bey, her zaman ki gibi erkenden kalkmış dükkanını açmıştı. İşine gitmekte olan bir sürü insana çoktan çorba satmaya başlamış olan Aziz Bey, şimdi kapısının önünü süpürüyordu.

"Günaydın." dedi Cenk.
"Günaydın evlat. Nasılsın, annen nasıl?"
"İyi sayılırım. Annem aynı. Pek bir değişiklik yok."
"Kahvaltı yaptın mı?"
"Hayır yapmadım."
"O zaman in o motordan da, içeri gel. Aç karnına işe başlanmaz." dedi Aziz Bey bilge bir tavırla.

Yaşlılar hep aynılar diye düşündü Cenk. Doğru bildiklerinden ve ısrardan asla vazgeçemeyen insanlar. Kendilerinden genç birisinden bir şey yapmasını istediler mi, yapılmasını beklerlerdi. Aziz Bey'e de hayır demek imkansızdı. Hem açlığından hemde bildiği bu yaşlı insan tavrından dolayı.

Aziz Bey, elindeki çalı süpürgesini yavaş hareketlerle alüminyumdan yapılmış, kenarları mavi kendisi beyaz renkli olan kapının çerçeve çıtalarına yasladı. İri cüssesinden beklendiği şekilde yavaş hareketlerle tezgahın başına geçti. Severek yaptığı çorbalarını her zamanki sevgisi ile karıştırdı.

"Her zamankinden mi?"
"Evet, her zamankinden olsun."

Aziz Bey, duyduğunu belli edecek şekilde kafasını salladı. Sol eline bir çorba kasesi aldı ve önce ilk sıradaki çorbadan bir miktar kaseye boşalttı, sonra ikinci sıradaki çorbadan. Belli başlı çorbalardan birer miktar koyarak kendisine özgü bir karışım elde etti. Yaptığı karışımı Cenk'in önüne götürürken her zamanki sözlerini söylüyordu.

"Çorbacı Aziz'in spesiyali geliyor."
"Teşekkürler." dedi Cenk.
"Bu arada aklıma geldi. Dün bir kaç adam gelip seni ve aileni sordular."
"Niye sormuşlar?"
"Bilmiyorum, iş içindir belki. Ama burada görmeye alışkın olmadığımız tiplerdi. Ben bir şey söylemek istemedim. İşi olan tekrar gelir ve seni bulur öyle değil mi?"
"Doğru dediniz. Nasıl tiplerdi beni soranlar?"
"Siyah bir jip ile dolaşan, takım elbiseli, güneş gözlüklü iki kişiydi. Motor tamir yeteneğini duyan geliyor bence."
"Bilmem ki, daha önce de bir kaç değişik tipin motorunu tamir etmiştim ama yine de ünümün o kadar yayılmış olacağını düşünmüyorum."

Cenk, çorbasını içerken göz ucuyla açık olan televizyona bakıyor, haberleri dinlemeye çalışıyordu. Önce gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olacak olaylardan bahsedildi. Ardından politika haberleri ve onlarla ilgili yorumlar geldi. Cenk, kendini bildi bileli politika ile arası hiç iyi değildi. Politikacıları samimiyetsiz ve sadece kendi çıkarlarını düşünen insanlar olarak görürdü. Bu kendisinin dünya görüşüne taban tabana zıt bir durumdu ve artık umursamamayı öğrenmişti. Kendi yaşadığı zor durumlar kendisine yeterken, bir de üstüne ülkenin durumunu eklemeyi hiç istemiyordu. Ama o sabah haberlerde ilginç şeyler olduğu kesindi. Kendisi dışında herkes haberlere kilitlenmiş, dikkatle izliyorlardı. Hızlıca çorbasını içti ve masadan kalktı. Parasını ödemek için kasaya doğru yöneldiğinde Aziz Bey arkasından bağırdı.

"Bu sabah benden olsun."

Genç adam teşekkür etti ve kapıdan çıktı. Tamirhanesini açtı ve kafasını dağıtmak için biraz iş yapmaya çalıştı. Tek başına çalışarak kafasındaki çılgın düşüncelerden, annesinin söylediklerinin etkisinden kurtulamıyordu. Belki birileri gelir ve farklı şeylerden biraz sohbet edebiliriz diye düşündü. Her müşteri geldiğinde yaşamın farklı renklerini görebiliyordu. Sohbet sohbeti açıyor, bir çok farklı fikir ve düşünceye tanıklık edebiliyordu. Aksi ki, öğlene kadar hiç kimse gelmedi. Biraz daha iş çıksa, hem kafasını dağıtır hemde fazladan para kazanabilirdi. Bir önceki gün onu soran jipli adamları düşündü. Aziz Bey'in söylediği gibi zengin tiplerse iyi para kazanabileceği bir iş teklifi ile gelebilirlerdi ona. Arayan bulur dedi kendi kendine. Belki de başka bir tamirci bulup işlerini çözmüşlerdi bile.

Cenk, günün geri kalanında kendisine yapacak pek bir şey bulamamıştı. Normal şartlarda çalışmayı tercih ederdi, yapılacak pek bir şey olmasa dahi tamirhaneyi kapatmamayı düşünürdü ama şartlar o kadar da normal değildi. Annesi hastanedeydi ve onun yanına gitmek istiyordu. Daha fazla durmadı. Tamirhanesini kapattı, motoruna atladı ve hastaneye doğru yola çıktı. Yol üzerinde bir defa polis tarafından, bir defa da İstanbul surlarının Belgrad kapısı çıkışında ismi başkanlık timi'nin kısaltmasından gelen B Timi tarafından durduruldu. Polis standart ehliyet ruhsat kontrolü yapmıştı. Normal kabul edilen bir davranıştı ama B Timi'nin araç durdurup kimlik kontrolü yapması pek duyulmuş bir şey değildi.

Cenk, B Timinden ve temsil ettiği fikirlerden nefret ediyordu. Başkanlık Timi, kısaca B Timi, iktidar partisi ve devlet başkanı ile aynı görüşte olanların bir araya geldiği bir topluluk olarak sivil insanlar tarafından kurulmuştu. Zaman içerisinde kendi fikirlerini başkalarına da kabul ettirmeye çalışan, kendi kurallarını koyan ve kendi kırmızı çizgilerini çekmiş bir grup haline dönüşmüştü. İktidar partisi, bu oluşuma açık açık destek vermeye başladığında ise ülke içerisinde polis ve asker dışında yeni bir birlik ortaya çıkmıştı. Bu birlik asker ve polis gibi işlenen suçlar ile ilgilenmiyordu. Onlar düşüncelerinizle ve davranışlarınızla ilgileniyordu. Başkanlık ve iktidar karşıtı her türlü durumu ve yeni devreye giren yasalara uymayanları ilgili irtibat bürolarına bildiriyor, kendi düşüncelerinden olmayanları kendi taraflarına çekmek için ellerinden geleni yapıyor, düşüncelerine aykırı davrananlara sözlü uyarılarda bulunuyorlardı. Cenk, bir çok defa onların sözlü uyarılardan ileri gittiğini, mafyavari bir tavır takındıklarını duymuştu. Ancak bunların hepsi duyumdu. İnsanlar açık açık bu davranışlardan bahsetmekten çekiniyorlardı. Ne de olsa konuştuğunuz, dert yandığınız kişi de B Timi üyesi olabilirdi.

B Timi kontrolünü de atlattıktan sonra sahil yoluna döndü ve oradan Cerrahpaşa Hastanesi'ne ulaştı. Hastanenin sahil kapısı annesinin bulunduğu binaya en yakın olan kapıydı. Bir kaç dakika içerisinde binanın önüne geldi ve motorunu bahçede uygun bir yere bıraktı. Binanın ana kapısından içeri girdi. Giriş bölümünde daha önce görmediği bir güvenlik görevlisi ile Bakay Bey sohbet ediyorlardı. Cenk, selam verdi.

"Gel bir çay içelim evlat."
"Tamam, Bakay Bey. Zaten biraz erken geldim. Bir çay içebilirim."
"Gel, otur bakalım şöyle evlat. Biraz sohbet edelim. Yorgun gözüküyorsun."
"Evet, gece iyi uyuyamadım."

O sırada dışarıda esen rüzgarın etkisi ile giriş kapısı sert bir şekilde çarptı. Sonra tekrar açıldı ve daha yavaş bir şekilde tekrar çarptı.

"Eskiden güzel kapılar yaparlardı." dedi Bakay Bey. "Ahşap kapılar yaparlardı. Her biri sanat eseri olan kapılar vardı. Küçük ev kapılarından, görkemli devasa kapılara kadar hepsi ağaçtandı."

Cenk, çayından bir yudum alırken, bir taraftan eski ahşap kapıları hiç bilmediğini düşünüyor, diğer taraftan kafasını hafifçe sallayıp, Bakay Bey'i onaylıyordu.

"Dün gece seni uyutmayan neydi, evlat?"
"Rüya, yani kabus gibi bir şey. Sonrasında bir sürü düşünce vardı aklımda, bir türlü uyuyamadım."
"Aslında." dedi Bakay Bey, ardından ağzını şapırdatarak çayından bir yudum aldı. " Rüyaların aynalara benzediğini söylerler, bazen içlerinde başımıza gelecekleri, bazen de başımıza gelmiş olanları görürüz."
"Yok, Bakay Bey. Bu öyle bir rüya değildi bence."
"Sen öyle diyorsan, öyle olsun."

Cenk, çayının geri kalanını bitirdi. "Ben artık annemin yanına gitsem iyi olacak." diyerek Bakay Bey'in yanından kalktı ve her zamanki gibi merdivenlere yöneldi. İlk sıra basamakları çıkıp katın yarısındaki sahanlığa geldiğinde duvarda küçük bir gölge gördü. Önündeki kata baktığında korkulukların yanında kendisine bakan çocuğu fark etti.

"Mustafa." diye seslendi Cenk. Çocuk hızla arkasını dönüp bir üst kat merdivenlerine yöneldi. Cenk peşinden hızlı adımlarla basamakları tırmandı.
"Dur koşma düşeceksin." diye bağırdı çocuğun arkasından.

Cenk, ikinci kata geldiğinde etrafına bakındı. İkinci kat ameliyathanenin ve yoğun bakımın bulunduğu kattı ve giriş kapısı her zaman kilitli olurdu. Kapının yanına bağlanmış bir zile basarak içerideki görevliye ulaşır, derdinizi anlatır yada hastanızın durumunu sorardınız. Mustafa'nın oraya girmesine imkan yok, odasına gidiyor herhalde diye düşündü Cenk. Bir üst kata baktı. Korkulukların demirlerinin arasından kendisine bakan Mustafa'yı gördü.

"Mustafa, tamam ben gelmiyorum bak. Hadi yavaş yavaş odana git bakalım."

Cenk, korkuluk demirlerinin arasından küçük çocuğu süzdü. Çocuk yerinden kıpırdamadı. Otomatik merdiven ışığı söndü. Cenk, çocuğu gözden kaçırmamak için bir kaç adım attı. Merdiven ışıkları yandı. Çocuğun bulunduğu yerde şimdi kimse yoktu. Hızlı adımlarla üçüncü kata çıktı. Hastanenin üçüncü katı maddi yetersizliklerden kapatılmış olan hasta odalarının olduğu bölümdü. Cenk, bir kaç temizlik görevlilerinin oraya girip çıktığını görmüştü ama normalde kimsenin kullanmadığı bir bölümdü. Oraya girmiş olamaz diye düşündü. Bir sonraki kata çıkmak için merdivenlere döndüğünde arkasındaki kapalı bölümden bir ses geldi. Bir an duraksadı, sonra kapalı kapıya doğru döndü. Kapının buzlu camından içeride yanmaya çalışan bir florasan, bir an ışık saçıyor ardından sönüyordu. Saniyeler içerisinde tekrar ışık saçtı ve söndü. Dikkatsiz bir görevli kapıyı açık bırakmış, küçük Mustafa içeri girmiş olabilirdi. Cenk, kapıya yöneldi ve dokunmasıyla kapı sonuna kadar açıldı.

Koridor ışığın yanıp sönmesiyle bir görünür oluyor, bir kayboluyordu. Cenk, küçük çocuğu korkutmamak için neredeyse fısıltıyla adını söylüyordu.

"Mustafa."

Hiç bir cevap alamadı. Bir daha denedi.

"Mustafa. Neredeysen çık artık."

Yine hiç bir cevap alamadı. Koridorda yürümeye başladı. Önüne ilk gelen odanın kapısını yokladı ama açılmadı. Cenk, yürümeye devam etti. Bir sonraki odayı denedi, yine açılmadı. Yanmaya çalışan florasana yaklaştıkça çıkardığı seslerde artıyordu. Önce bir cızırtı ardından ışığın yanma denemesi ile ortalığın biraz aydınlanması ve sonra tekrar karanlık. Cenk, sıradaki odaya geldiğinde kapının açık olduğunu gördü. Kapıya yaklaştı. Sadece kafasını içeri soktu. Işığın bir sonraki yanma denemesinde odanın içerisindeki eski yatakları ve küçük bir gölge gördü.

"Mustafa, odadan çık lütfen. Tehlikeli olabilir." dedi odanın içine doğru. Sonra odaya girdi. Küçük gölgeyi gördüğü yere doğru yürümeye başladı. Odanın eskimiş camlarından esen rüzgar yüzüne vurdu. Bir kaç adım daha attı ve aniden arkasındaki kapı büyük bir gürültü ile kapandı. Cenk, ses ile birlikte olduğu yerde sıçradı. Eski yatakların arkasına doğru ilerledi. Camdan esen rüzgar kuvvetlendi ve ıslığı andıran sesler çıkarmaya başladı.

"Tehlike yaklaşıyor." dedi küçük bir çocuğun sesi.
"Mustafa." diye seslendi tekrar Cenk.
"Anneni bul, kim olduğunu bul." dedi çocuk sesi. Cenk bir kaç adım daha attı ve eski yatakların arkasına baktı. Hiç kimse yoktu. Tüyleri diken diken olmuştu. Odadan çıkmak için geri döndü. Eski yataklara çarptı ve üst üste olan bir kaç tanesini devirdi. Rüzgar tekrar ıslık çalmaya başladı. Ardından küçük çocuk konuştu.
"Tehlike yaklaşıyor."
Cenk koşar adımlarla kapıya gitti. Kapıyı açmaya çalıştı ama başaramadı. Biraz daha güçlü bir şekilde tekrar denedi. Artık kapıyı olduğu yerde sallıyor, kapı bir türlü açılmıyordu. Tüm gücüyle kapının kolunu çevirip, dışarı doğru ittirdi. Kapı bu sefer açıldı. Cenk dengesini kaybederek kapıdan dışarı fırladı, bir şeye çarptı ve yere düştü. Kalkmak için hamle yaptığında karşısında onunla birlikte yere düşmüş olan hemşireyi gördü.

"Çok üzgünüm." dedi hemşireye. Hemşire ayağa kalkmaya çalışıyordu.
"Burada ne aradığınızı sorabilir miyim, beyefendi."

Cenk, hemşirenin kalkması için yardım etti. Koridorun ışığı yanıp söndüğünde hemşirenin göğsündeki isim etiketini gördü.

"Özür dilerim Merve Hanım. Bizim katta kalan küçük bir çocuğun buraya girdiğini gördüm. Onu bulmaya çalışıyordum."
"Küçük çocuk mu?"
"Evet. Adı Mustafa. Ameliyat sırasını bekliyordu. Gezmeyi çok sever, buraya girdiğini gördüm."
"415 numaradaki Mustafa'dan mı bahsediyorsunuz."
"Evet ondan bahsediyorum."
"Mustafa bugün ameliyat oldu. Kendisi şu an yoğun bakımda beyefendi."






4 Aralık 2016 Pazar

Sonsuz Savaş - 3


"Yer Tanrılarının mağrur kraliçesi,
Gök Tanrılarının baş tacı,
Göğü titretir, yeri titretirsin.
Yükseklerde çakar,
Yere ateş atarsın.
Güney rüzgarı gibi sağırlatıcı emrin
Islık çalarak dağlara yayılır,
Uğuldayan fırtınan ile
Boşaltırsın ülkeye yağmuru.
Fırtına gibi saldırır
Kasırga gibi kudurursun" *


22 Kasım 2016 Salı

Arayıcı Günlükleri - 38


"Bu tarafa gelen birileri var." dedi gözetleme kulesinde duran asker. "Yakınlaştırıyorum." Yanında duran kafasıyla onayladı. Kuleye sabitlenmiş olan silaha parmağını götürdü ve omzunu silaha dayadı.
"Bay Iwu'ya haber vermeliyiz. Gelenler bizimkiler"

14 Kasım 2016 Pazartesi

Sonsuz Savaş - 2


2 yıl önce...

Cerrahpaşa Hastanesinin üzerindeki güneş çekilip yerini karanlığa bırakmaya hazırlandığında sokak lambaları yanar. Soluk renkli binalar çok eski bir siteyi andırır. Gün içerisinde bahçede bulunan insan ve araba yığınları yerini geceyi hastanede geçirmeye hazırlanan refakatçi yaşlı kadın ve adamlara bırakır. Refakatçi kadınların bir kısmı, yanlarında getirdikleri piknik tüplerinin üzerinde hazırladıkları çayı yudumlar. Kimisi bahçeye az miktarda konmuş banklarda oturur, kimisi uzun ve yaşlı bir ağacın altında. Diğer bir ağacın altında yaşlı adamlar toplanmıştır. Sohbet koyulaşmış, sigaralar yakılmıştır. Hasta yakınlarına, belki de hastane bahçesinde doğup büyümüş kediler eşlik eder. Bazı kediler sırnaşırken bazıları da kendi hallerinde dolaşırlar. Gündüz gürültüden fark edilmeyen kuşlar kendilerini belli eder gökyüzünde. Önce martı sesleri duyulur bahçede, ardından karga sesleri bastırır her şeyi, sonra tekrar martılar duyulur. Birbirlerine üstünlük kurmak istercesine devam ederler sesler çıkarmaya. Ardından uçar giderler.

Hastanenin Nöroşirürji bölümünün içinde ise tam bir sessizlik hakimdir. Hastalar dışında bir kaç nöbetçi doktor ve hemşire kalmıştır. Hemşireler belli aralıklarla odaları ziyaret eder, hastaları kontrol ederler. Gecenin sessizliğinde bir kaç kişinin kendi arasında fısıldaşması duyulur. Ardından yine sessizlik.

Cenk, yaklaşık bir aydır annesi ile birlikte hastanedeydi. Gündüzleri işine gider, akşam olup işi bittiğinde tekrar annesinin yanına gelir, geceyi onunla birlikte geçirirdi. İlk yirmi gün ameliyat için sıra beklemişlerdi. Akşamları annesinin yanına dönmek eğlenceliydi. Birlikte sohbet eder, televizyon izlerken kahve içerlerdi. Ancak ameliyattan sonraki on gün çok zorlayıcı olmuştu. Artık annesi çok az konuşuyor, genellikle uyuyordu. Konuştuğu zamanlarda söylediği şeylerin bir çoğu anlamsız oluyordu. Artık annesinin yanına dönmek üzüyordu Cenk'i.

O akşam çok az uyanık kalmıştı annesi. Gecenin ve hastane odasının sessizliğinin ortasında annesinin beyninin içinde kopan fırtınalar, çakan şimşekler vardı kesinlikle. Onun beyninin içinde olabilmeyi istedi. Annesinin uyanık olduğun bir anda sordu.

"Ben kimim?"
"Bilmem, sen kimsin?" diye cevapladı annesi.

Annesinin şaka yaptığını düşündü. Daha bir saat önce uyandığında gülüp, dil çıkarmıştı. Şimdi oğlunu tanımamış olabilir miydi? Cenk, moralini bozmak istemiyor, annesine gülümseyen yüzünü gösteriyordu. Bir süre sonra annesi tekrar uykuya dalınca yüzündeki gülümseme gitti. Hastanede olmak, ameliyat sırası bekleyenleri ve ameliyat olduktan sonra kendine gelemeyenleri görmek onu dibe çekiyordu. Her şeye rağmen Cenk daha çocukken güçlü olmaya karar vermişti ve bu kararından bugün dönecek değildi. Her ne olursa olsun duygularını belli etmemeye çalışırdı. Bu seferde farklı olmayacaktı. Bozulan moralini annesine göstermeyecek ve suratını asmayacaktı.

Biraz nefes alabilmek için odadan koridora çıktı. Yan odada yatan küçük Mustafa'nın annesi ile karşılaştılar. Mustafa altı yaşındaydı ve beyin ameliyatı olmak için sırasını bekliyordu. Cenk'in annesi ameliyat olmadan önce Mustafa onun odasına gelir, oyunlar oynayıp giderdi. Artık rahatsızlık vermesin diye ailesi küçük Mustafa'yı odaya getirmiyordu. Zaten Mustafa'nın da ağrıları artmıştı, pek fazla etrafta dolaşmıyor, günün çoğunu odasında geçiriyordu. Ailesi dört gözle ameliyat olacağı, iyileşeceği günleri bekliyordu.

Cenk, Mustafa'nın annesine selam verdi. Genç kadın hüzünlü gözler ile selamına karşılık verdi.

"İyi misiniz?" diye sordu Cenk. Soruyu bitirir bitirmez ne kadar anlamsız ve gereksiz bir şey yaptığını fark etti. Geç kadın gözlerini yere doğru çevirdi. "İyiyim" diyebildi zor da olsa.
"Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?"
"Çok sağ ol."
"Mustafa nasıl?"
"Ağrıları var. Yarın sabah ameliyata girecek. Ağrı kesicileri vermeyi bıraktılar."
"İyi olacaklar. Hepsi buradan iyi olarak çıkacaklar. Eminim buna." dedi Cenk. Söylediklerinin boş umutlar olmamasını diledi. Gerçek olmasını, zamanın geçmesini ve herkesin iyileşmiş olmasını istiyordu. "Bir isteğiniz var mı?"
"Şey" dedi genç kadın utana sıkıla. "Mustafa, sabahtan beri oyuncak araba istiyor ama onu bırakıp çıkamadım."
"Tamam, ben dışarı çıkarım şimdi. Annem şu an uyuyor, bir sürede uyanmaz herhalde. Siz buradaysanız ben bir oyuncak araba bulup getiririm."

"Teşekkürler" diyebildi yine gözlerini Cenk'ten kaçırarak. Cenk, kadının sesindeki umudu, mutluluğu algılamakta hiç zorlanmadı. Ama saf bir mutluluk, saf bir umut değildi bu. Başka bir şeyler de vardı içinde. İçerideki o duyguları tam olarak tarif edemiyordu kendisine. Oğlunun riskli bir ameliyata girecek olmasından kaynaklanan bir korku, ameliyattan çıksa bile sonrasında olacakları bilememenin verdiği belirsizliğin getirdiği, korku ile iç içe geçen endişe. Sadece bir kaç ay önce koşup oynayan, etrafa gülücükler saçan bir çocuğun bunları tekrar yapamama ihtimali ile ortaya çıkan hüzün. Tarif edilemeyen, sadece anladığını, hissettiğini düşündüğü bir duygular bütünü vardı o ses tonunda.
"Ben daha fazla oyalanmayayım." dedi Cenk. "Annem uyanana kadar gider gelirim."

Hızlı adımlarla koridorda yürüdü. Koridorun tam ortasına denk gelen bölümdeki açıklıkta asansörler, onların bulunduğu bölümün ilerisinde bahçeye bakan büyük bir pencere ve merdivenler vardı. Cenk, hastaneye geldiklerinden bugüne asansörleri bir defa kullanmıştı. Çok eski olduklarını ve yavaş çalıştıklarını görmüştü. Bir de hastanenin kalabalık bir saatinde bindiğinden, kapı kapanmak bilmemişti. Bir kişi biniyor, istediği kata basıyor, kapılar tam kapanmak üzereyken başka biri beliriyor, kapılar tekrar açılıyordu. On kişilik asansör tıka basa doluncaya kadar bu durum tekrarlanıyordu. Hatta dolduktan sonra bile son anda asansöre yetişenler, kapıların tekrar açılmasını sağlıyordu. Cenk, o asansöre bindiği tek seferde de pişman olmuştu. Bu sebeple artık hep merdivenleri tercih ediyordu. Yine merdivenlere yöneldi ve birer ikişer merdivenlerden indi. Hastanenin giriş katından çıkarken güvenlik bölümünde oturan ve hastanede gece görevlisi olarak çalışan Mehmet Bey'i gördü. Gülümseyerek selam verdi.

"Nereye böyle yine Cenk, hızlı hızlı. Taze çay demledim, içer misin?"
"Sağ olun Mehmet Bey. Dükkanlar kapanmadan almam gereken bir kaç şey var."
"Tamam Cenk. Gece uzun, beklerim."

Cenk, kapıdan çıkarken Mehmet Bey'e el salladı. Hastane kapısının biraz ilerisine bıraktığı motoruna bindi. Kaskını takıp, motorunu çalıştırdı. Hastane otoparkından çıkarak İstanbul'un Fatih ilçesinin caddelerinde ve sokaklarında turlamaya başladı. İlk olarak hastanenin hemen önünden geçen bir caddedeki dükkanlara baktı. Gözleri ile oyuncak satabilecek ve açık olan bir yer aradı ama bulamadı. Bir kaç dar sokaktan geçtikten sonra köşesinde bir tabelada Kızılelma Caddesi yazan yere çıktı. Cadde üzerindeki ilk turunu tamamlamadan bir dükkan gördü. Motorunu sağa çekti ve dükkana girdi. Etrafına hızlıca baktıktan sonra bir kaç çeşit oyuncak araba olduğunu gördü. İlk önce kararsız kaldı sonra ses çıkaran bir tanesini almaya karar verdi. Dükkanın tezgahının arkasında oturan adama döndü.

"Bu ne kadar?" diye sordu.

Adam ayağa kalktı. Kafasını hafifçe yukarı kaldırarak Cenk'in yüzüne baktı. Ardından bir saniyeliğine oyuncağa baktıktan sonra tekrar Cenk'in yüzüne baktı. Cenk, insanların onu ilk gördüğü an ki bakışlarına alışkındı. Kafasının ön tarafında bulunan simsiyah saçların bir tutamı beyazdı. Aslında doktorlara bakılırsa renk pigmentleri olmayan bir bölgeye sahipti saçları. Bu duruma poliosis diyordu doktorlar ve genetik olabileceğini söylüyordu. Çocukluğunda, diğer çocukların dalga geçmeleri ile saçlarının görüntüsünü kafasına takar, ağlayarak eve dönerdi. Sayısız kereler saçlarını kazıtmış, her gece uykuya dalmadan önce sabah saçlarının düzelmesi için yalvarmıştı. Ama her sabah aynı siyah saçların arasındaki bir parça beyaz ile uyanmıştı. Büyüdükçe bu durumu fazla önemsememeyi öğrendi. Artık insanlar doğal mı yoksa boyuyor musun diye soruyordu ve bu Cenk'i üzmek yerine güldürüyordu.

Dikkatini tekrar oyuncağa çeviren adam "20 lira" dedi.
"Tamam alıyorum."

Oyuncağı sırt çantasına koydu, parasını verdi ve iyi akşamlar dileyerek dükkandan çıktı. Gelirken geçtiği yolları izleyerek tekrar hastanenin bahçesine girdi. Acil laboratuvarlarının olduğu binaları geçip, yokuş aşağı indi. Tam bir sola dönüş ile Nöroşirürji binasının olduğu yola girdi. Akşam üstü bölümün bahçesinde tanıdık manzaralar vardı ama bu akşam bekleyen insan sayısı bir önceki güne göre azalmıştı. Motorunu, bölümün bahçesinde bulunan büyük ağacın altına bıraktıktan sonra hızlı adımlarla binaya giriş kapısından geçti. Hemen giriş bölümünün oradaki çay kahve makinesinin başında yaşlı bir adam gördü. Makineyi dikkatlice inceliyor, tuşlarına basıyor ama herhangi bir içecek alamıyordu. Cenk, bir kaç saniye duraksadı, ardından yaşlı adamın yanına gitti.

"Ne içmek istiyorsun amca?" diye sordu. Yaşlı adam kafasını yukarı kaldırdı ve Cenk'in suratına baktı.
"Bu makineleri hala çözemedim genç adam. Bir çay almak istiyorum sadece."
"Tamam." dedi Cenk. "Yeterince para atmışsın, önce şu tuşa sonra şu tuşa basıyorsun ve işte oldu."

Makineden gelen sesler çayın hazırlandığına işaret ediyordu.

"Makine sinyal verince çayınızı alırsınız, amca."
"Çok yaşa evladım." dedi adam. Cenk el sallayarak yanından uzaklaştı. Merdivenleri birer ikişer atlayarak çıktı. Mustafa'nın odasına doğru yürüdü. Kapısı aralıktı. Kapıyı tıkladı. İçeriden gelen gelin sesi ile kafasını aralık kapıdan içeri uzattı. Mustafa, Cenk'i ilk gördüğünde korkmuştu. Uzun boyu ve iri vücudu ile çocukların ona alışması biraz zaman alıyordu. Bu Cenk'in çocukluğunda da böyleydi. Diğer çocuklara göre her zaman uzun boylu ve iriydi. Bu durum onu kimi zaman dalga geçilen bir çocuk, kimi zaman korkulan bir çocuk yapıyordu. İnsanların acımasızlığıyla daha küçük yaşta tanışmış ve bunu içselleştirmişti. Büyüdükçe karşısındakilerin ona bakışını anlamak kolaylaşmıştı. Yaklaşık bir metre boyundaki bir çocuğun ondan korkması da gayet normaldi.

Mustafa, Cenk'i gördüğünde korku veya sevinç yoktu bu sefer yüzünde. Üzgün ve acı çeker bir hali vardı. Cenk çantasından oyuncak arabayı çıkarıp uzattı. Mustafa'nın gözleri parladı. Zor da olsa ufak bir gülümseme görülebiliyordu yüzünde. Hemen arabayla oynamaya başladı. Mustafa'nın annesi teşekkür etti. Cenk, odadan çıkarak annesinin yanına geçti. Annesi hala uyuyordu ve annesinin kız kardeşi gelmişti.

"Hoş geldin." dedi Cenk.
"Hoş bulduk. Sen git biraz dinlen ben buradayım."
"Tamam. Aşağıda biraz oturup gelirim."

Teyzesi kafasını tamam anlamında salladı. Cenk, yine merdivenlerden aşağı indi. Az önce çay aldığı yaşlı adam elinde makineden aldığı plastik bardak yerine cam bir bardak ile köşede bir tabureye oturmuş çayını yudumluyordu. Kafasını çevirdiğinde Mehmet Bey'i gördü.

"Cenk, taze çayım var, sende içer misin?"
"Evet, iyi olur."

Mehmet Bey, gece nöbeti sırasında mutfak olarak kullandığı bölüme geçti. Cenk, yaşlı adamın yanına oturdu.

"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar evlat. Senin şu makinenin yaptığı çayı beğenmedim. Sağ olsun Mehmet kardeş yetişti de, kendi demlediği çaylardan bir tane verdi. Eskiden çay ocakları olurdu buralarda. Onlar daha iyi yapardı çayları."

Cenk, gülümsedi. "Ben pek hatırlamıyorum o zamanları."

"Zaman bazı şeyleri unuttururken, bazı şeyleri de hatırlatır. Sen hiç odun ateşinde demlenmiş bir çay içtin mi? İşte o hepsinden lezzetli olur."
"İçtiğimi zannetmiyorum." diye cevapladı.
"Belki de içmişsindir ama hatırlamıyorsundur."
"Belki de."

Yaşlı adam, tepeden tırnağa Cenk'i süzdü. O sırada Mehmet Bey'de çay getirmişti. Cenk, bakışlardan rahatsız olmuş, yüzü kızarmış vaziyette çayından bir yudum aldı.

"Bu hayatta senin gibi bir şeyi bir daha göreceğimi hiç düşünmemiştim" dedi yaşlı adam. Cenk, ağzındaki çayı dışarı çıkarmamak için zor tuttu kendisini. Yudumu yutmaya çalıştı ama bu seferde boğazına takıldı. Bir kaç öksürükten sonra tekrar normal nefes almaya başlamıştı. Daha önce bir sürü kelime kullanılmıştı kendisini tanımlamak için. Bir çoğuna alışmıştı ve umursamıyordu ama ilk defa kendisine "şey" dendiğini duyuyordu. Yaşlı adamın bunu uzun boyu ve iri cüssesi yüzünden mi yoksa saçları yüzünden mi, yoksa hepsi için mi söylediğini anlayamamıştı. Cenk, ne diyeceğini bilemiyor, Mehmet Bey tam yanında sırıtıyordu.

"Tanıştınız mı?" diye sordu Mehmet Bey.
"Sanki çok eskilerden tanıyor gibiyim." dedi yaşlı adam. Mehmet Bey, yine gülümsedi.
"Cenk, bu ay yeni geldi. Annesi burada." Sonra Cenk'e döndü. "Bakay Amca dördüncü ameliyatını olacak. İşte arada sırada buraya uğruyor diyebiliriz."
"Memnun oldum." dedi Cenk.
"Asıl ben memnun oldum. İnsan her zaman senin gibi biriyle karşılaşmıyor."

Cenk, anlamsız bir ifadeyle baktı suratlarına. Mehmet Bey, umursama der gibi elini salladı. Cenk'in hastanenin bu bölümünde öğrendiği bir şey varsa o da beyne bir defa dokunulduktan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmuyordu. Biraz düşündüğünde Bakay Amca'nın beynine üç defa dokunulmuş demekti. Söylediği anlamsız şeyleri rahatlıkla görmezlikten gelebilirdi.

"Çok eskiden." diye söze girdi Bakay amca. "Taş işçiliği bir sanattı. Bu binalarda ise ne ruh var, ne başka bir şey. Çok soğuk, çok sıradan."
"Eee, artık hazır beton ile yapıyorlar, eskisi gibi değil." dedi Mehmet Bey.

Cenk, çayını bitirdi ve yanlarından ayrılmak için ayağa kalktı. Başka bir zaman olsa belki bu yaşlı adam ile sohbet etmek eğlenceli olabilirdi ama bu akşam pek havasında değildi.

"İyi akşamlar, size."
"İyi akşamlar, Cenk."
"İyi akşamlar, evlat."

Bardağını, güvenlik bölümüne koydu ve merdivenlere doğru yürümeye başladı. Arkasından yaşlı adamın sesi geliyordu.

"Hatırlamıyor. Beni hatırlamadı. Belki de hiç bir şey hatırlamıyor."

Cenk, merdivenleri yavaş yavaş çıktı bu sefer. Üst katlara çıktıkça bina daha da sessizleşti. Dördüncü kat tabelasından koridora döndü. Annesinin odasına girdi. Annesi hala uyuyor, teyzesi de koltuğun üzerinde uyukluyordu.

"Sen git bir kahve iç istersen." dedi teyzesine.
"Tamam. Sen buradaysan, ben gidip biraz hava alayım."

Teyzesi gittiğinde, Cenk koltuğa oturdu. Annesi gözlerini araladı, oğluna baktı.

"İyi ki, seni bize vermişler." dedi.
"Vermişler mi?" diye sordu Cenk. Annesi gözlerini tekrar kapadı.
"Ulu bir ağacın altında bulmuşlar seni." Cenk şaşkınlık içinde dinliyordu. Annesi, rüya mı görüyordu yoksa daha önce ona hiç söylemediği şeyleri mi söylüyordu emin olamıyordu. Ameliyatın etkisi olarak hayali şeyler görebilir, söyleyebilirdi. Doktorlar endişelenmemeleri gerektiğini bunların normal olduğunu söylemişti. Hayal ürünü şeyler olabilir bütün söyledikleri diye düşündü. Çok fazla kafasına takmaması gerekirdi. Yine de içine dert olmuştu işte.
"Anne" diye seslendi ama bir cevap alamadı. Sonra tekrar seslendi, yine cevap alamadı. Hazır annesi uyumuşken, kendisi de koltukta biraz kestirmeye karar verdi. Gözleri yavaş yavaş kapandı.

Alçak bir tepeden dümdüz ovaya baktı. Çoğu yeri çorak olan arazide yer yer yeşillikler görülebiliyordu.Uzaklarda belli belirsiz seçilebilen nehir ve etrafında kısa ağaçlar. Her şey bir düzen içerisinde, uyumlu ve sakin duruyordu. Aniden bir uğultu duyuldu. Sessizliği ve düzeni bozan bir uğultu. Duyduğu ses Cenk'e tanıdık geliyordu. Daha önce duyduğuna emin olduğu, tüylerini ürperten bir uğultu. Hiç hatırlamak istemediği bir gece, 17 Ağustos 1999 gecesi, yine buna benzer bir ses ile uyanmıştı uykusundan.

Her geçen saniye uğultu giderek artmaya ve yer sarsılmaya başladı. Yine deprem oluyor diye düşündüğü sırada ayağının altındaki toprak hareketlendi. Cenk, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ayağının altındaki toprak kayarken, Cenk olduğu yerde hiç kıpırdamadan durabiliyordu. Güneş tam tepede tüm ovayı aydınlatıyor, sadece onun bulunduğu yer karanlıkta kalıyordu. Lanetli insanlara özel kara bir bulutun üstünde durması gibi. Olabilecek kötü şeylerin üstüne yenilerinin eklenmesi gibi. Sonunda kendisinde kafasını yukarı kaldıracak cesareti bulabildi. Kalın gövdesi bir süre gökyüzüne yükselen, ardından binlerce dal ile etrafa yayılan dev bir ağacın gölgesindeydi. Dev ağaç en başından beri orada mıydı, yoksa yerin hareketlenmesi ile mi orada bitmişti fark edememişti. Hareket etmeye, o uğursuz yerden kurtulmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Ayakları olduğu yere saplanmış, vücudunun geri kalanı orada, o anda donup kalmıştı.

Oradan kurtulmak için çırpındığını, bütün vücudunu hareket ettirdiğini düşünüyordu ama bir tek kılı bile kıpırdamamıştı. Sonra ansızın tüm gördükleri dönmeye başladı. Kendisi kıpırdamıyor, ova onun etrafında dönüyordu. Az önce karşısında belli belirsiz seçilen nehir, artık solunda ve daha yakındı. Cenk, başının dönmeye başladığını düşündü. Tüm dünyası kendi ekseninde ve yavaş yavaş dönüyordu. Sonunda baş dönmesi yada yaşadığı her ne ise geçti. Kendine gelebilmek için gözlerini kapattı. Huzurlu ve mutlak bir sessizlik içerisindeydi. İlk rüzgarı hissetti yüzünde, ardından kulaklarına bir flütten çıktığını düşündüğü kadim notalar dokundu. Sesler Cenk'i rahatlatıyor, rahatladıkça hafiflediğini hissediyor, yapışıp kaldığı kıpırdayamadığı yerden kendisini kurtarıyordu. Bir süre sonra flüt sesine vurmalı bir enstrümanın sesi eklendi. Bir kaç saniyede bir vuran, ritmi hiç değişmeyen tok bir ses. Kulağına gelen müzik artık bir çağrı halini almıştı. Cenk'in hiç bilmediği müzik aletleri ile yapılan, onu hiç bilmediği yerlere götürebilecek bir çağrı. Gözlerini açmak istemiyor, kendisini yapay olmayan, doğanın kendisinden gelen bu çağrıya bırakmak istiyordu.

Gözleri kapalı olsa da çevresindeki değişimi hissedebiliyordu. Bir müddet ışık süzüldü göz kapaklarından, ardından karanlık girdi içeri, tekrar ışık ve son olarak yine karanlık. Karanlıkta durduğunu biliyordu. O karanlıkta onu çağıran bir şeyler vardı. Artık başı dönmüyordu. Cesaretini toplayıp gözlerini açtı. Başlangıçta altında durduğu dev ağaç şimdi karşısındaydı. Ağaç ile arasında iki kaya parçası duruyordu. Gökyüzünde bulutlar hareket halindeydi. Kara olanları ağaca ve Cenk'e doğru geliyordu. Ova arkasında kalmıştı ve hala güneşliydi. Tekrar ağaca baktı. Müzik sesi kesilmişti. Şimdi bir fısıltı, Cenk'i dev ağaca çağırıyordu. Bir adım attı ağaca doğru, ardından bir adım daha. Korkuyordu ama kendisine engel olamıyordu. Aniden ağaç çatırdamaya başladı. Sanki dev gövdesini hareket ettirmeye çalışıyordu ama başarılı olamıyordu. Sonunda ağacın gövdesinde iki nokta patladı. Kalın gövdenin içinden iki dev zincir önünde bulunan iki kayaya doğru fırladı. Kulakları sağır eden bir gürültü ile zincirler kayalara çarptı. Cenk, kendisini korumak için kolunu yüzüne götürdü. Her taraf toz duman olmuştu. Duman dağılmaya başladığında kolunu altından önüne baktı. Ağacın gövdesinden fırlayan zincirlerin uçları önündeki kayaların içine geçmiş vaziyette, gergin bir şekilde duruyordu.

Ortalık tekrar sakinleştiğinde, bu sefer tam arkasından, ovadan bir ses yükselmeye başladı. Hızla yaklaşan, şiddeti giderek artan bir ses. Kulaklarını kapattı ve arkasını döndü. Ovanın ortasında bir toz bulutu giderek bulunduğu tepeye yaklaşıyordu. Toz bulutu yaklaştıkça gürültü artıyor, yer sallanıyordu. Aynı anda çalışan bir sürü motorun çıkarabileceği bir ses artık kulaklarını tırmalıyordu. Toz bulutunun tam üstüne geldiğini anlaması fazla zamanını almadı. Kaçmak istedi ama tekrardan bulunduğu yere saplandı. Paniklemeye başladı. Yaklaşan her ne ise, kendisini, ağacı ve kayaları dümdüz edebilirdi. Bağırmak istedi. Bütün gücünü toplayıp bağırmak için ağzını açtı. Ciğerleri acıyana kadar içindeki nefesi boşalttı. Bağırdığını düşünüyordu. Sonunda tüm nefesini verdiğinde, tek bir sesin dahi çıkmadığını anladı dudaklarının arasından.

Kahverengi toz bulutu artık çok yakınındaydı. Tozların arasında bir karartı belirdi. Simsiyah bir şey yaklaşıyordu. Gerçek olamayacak kadar siyah bir şey, renksizliğin ta kendisi. Toz bulutunun içerisinde bir gölge. Ovanın üzerindeki güneşin ışınları doğrudan gölgeyi hedef alıyor, gölgenin üzerine vurdukça gözleri kör edebilecek parlaklıkta bir ışık yansıyordu. Cenk, artık bu gölgeden kaçamayacağını anlamıştı. Hiç bir yere kıpırdayamıyordu. Toz bulutunun içindeki gölge giderek belirginleşti. Hayatında gördüğü bütün siyahlardan daha siyah bir at toz bulutunun içinde koşuyordu.

Bir süre sonra atın etrafındaki toz bulutu dağılmaya, koşan at yavaşlamaya başladı. Tepenin hemen başında, dev ağacın, kayaların ve Cenk'in etrafında bir kaç tur döndü. Sonra tam karşısında şaha kalktı. O kadar heybetli görünüyordu ki, böyle bir manzara karşısında kim olsa ağzı açık kalırdı. At, ilki kadar heybetli olmasa da bir kaç defa daha şaha kalktı. Ardından ovaya döndü ve geldiği yönde koşmaya başladı. Dört nala gidişinin sesi duyulabiliyordu. Her taraf toz duman olmuştu yine. Esen rüzgar ile birlikte tozlar Cenk'in gözlerine girdi. Gözlerini sıkı sıkı kapadı.Sesler giderek azalırken gözlerini açtı tekrardan.Hastane odasında annesinin yanındaki koltukta oturuyordu.

Gördüğü rüyadan etkilenmişti. Daha önce hiç olmadığı kadar gerçekçi bir rüyaydı ve uykuya dalmadan hemen önce annesinin söyledikleri, içinde fırtınalar kopmasını sağlamıştı. Tüm hepsi birleştiğinde de üç beş dakikalık uykunun içerisine giren bir kabus ortaya çıkmıştı.

Etrafına bakındı. Annesi gözlerini açmış, Cenk'i inceliyordu. Cenk annesinin, yanında olduğunu bilmesi için ayağa kalktı. Annesi de ona göz kırptı.

"Ulu ağaç" dedi zar zor duyulabilen bir ses tonuyla. Cenk, bütün dikkatini annesinde topladı. "Ulu bir.." dedi. Sesi giderek azalıyordu. "Ulu bir kayın ağacı."






11 Kasım 2016 Cuma

Arayıcı Günlükleri - 37


Yaşlı adam yattığı yerde gözlerini açtı. Gökyüzü karanlık ile aydınlık arasında bir tondaydı. Az ileride bir grup insan, daire şeklinde durmuş bir şeyler konuşuyorlardı. Daiki, Türk yada Luca'nın onların içinde olup olmadığını anlayamadı. Yattığı yerden kendisini kaldırmak için biraz hareket etti. O sırada arkasından birisi bağırdı.

"Bay Haruto, Bay Haruto. Kendinize geldiniz."

Daiki ellerini sıkıca yere bastırıp, vücudunun üst tarafını yukarı itti. Hemen arkasından bir el geldi ve doğrulması için ona yardım etti.

"Sen iyi misin Türk?" diye sordu Daiki.
"İyiyim efendim. Şanslıyız bize ilk ulaşan bizimkiler oldu."
"Sanırım öyleyiz. Biraz su alabilir miyim Türk?"
"Hemen getiriyorum efendim."

Türk koşan adımlarla mekikten çıkardığı eşyaların yanına gitti. Bir su poşeti aldı ve hemen Bay Haruto'nun yanına döndü. Suyu içmesine yardım etti.

"Tam yerçekiminde yürümeye alışmak biraz zaman alıyor, Bay Haruto. Acele etmeyin."

Daiki, evet anlamında kafasını salladı. Etrafına dikkatlice baktı. daire halindeki grupta beş kişi sayabildi.

"Tam olarak neredeyiz Türk?"
"Bilmiyorum patron."
"Adamlara söyle merkeze Svalbard'a gitmeliyiz."
"Peki patron."

Türk, koşarak adamların yanına gitti ve Bay Haruto'nun merkeze gitmek istediğini söyledi. Sonra tekrar Bay Haruto'nun yanına döndü.

"Efendim, zaten daha büyük bir grupla birlikte merkeze gidiyorlarmış. Bizi görmüşler ve bu ekip bizim için gelmiş."
"Bu güzel haber Türk." dedi Daiki.
"Kötü haber ise şu büyük gemilerden biri de yakınlara inmiş. Grup onlara gözükmemek için dağ yoluna girmiş. Şimdi buradan çıkıp, büyük gemidekilere gözükmeden gruba katılmamız gerekiyor tekrar."
"Türk, katanamı aldın mı mekikten?"
"Evet, efendim. Kişisel eşyalarımızı ve birazda yaşam destek malzemesi çıkardım."
"Luca nerede?"
"Hak ettiğini buldu diyebiliriz patron."

Daiki, sevinmişe benzemiyordu. Tam tersine içinde Luca'nın ölümüne karşı bir hüzün vardı. Her ne kadar bir hain de olsa, Yelena onu sevmişti. Hain olduğunu anlayana kadar Daiki'de kötü duygular beslememişti. Ne olursa olsun işini yapan bir adamdı diye düşündü Daiki.

"Onun için üzüldüğünüzü düşünmeye başlayacağım, Bay Haruto. İyi misiniz?"
"İyiyim Türk. Hadi artık yola çıkalım."
"Yürüyebilecek misin patron?"
"Merak etme,iyiyim. Yürüyebilirim."

Daiki, Türk'ten yardım alarak ayağa kalktı. Beraber önlerinde toplanmış grubun yanına gittiler. O sırada başka bir ses duyan grup silahlarına davrandı. Riva ve Arayıcı koşarak yanlarına geliyordu. Arayıcı nefese nefese kalmıştı. Güçlükle konuştu.

"Bu tarafa geliyorlar." dedi. Derin bir nefes alış verişinden sonra devam etti. "Büyük gemiden bir grup yola çıktı. Beş tanesi bu tarafa geliyor. Düşen mekiğin peşinde olabilirler."

Gruptakiler toparlanıp, harekete geçmek için hazır konuma gelirlerken Daiki, kendilerine doğru koşan kızı gördü.

"R.V.A." dedi.
"Anlamadım patron."
"Bu o."
"Kim?"
"Kız. R.V.A. Model 9X. Buraya onu almaya geldik Türk. Görevimiz o kız."
"Dokuz ne? Ne modeli?"
"Bizimkilerle birlikte miydi Türk?"
"Evet. Bizi ilk o buldu. Sonra diğerleri geldi. Sıkı bir parça değil mi?"

Askerlerden biri herkesin duyabileceği yükseklikte bir ses tonuyla araya girdi.

"Konvoya katılmak için yola çıkıyoruz. Yürüyebilir misiniz?"
"Evet. Sorun yok. Ben Bay Haruto'ya yardımcı olurum." dedi Türk.

Ekiptekiler ve Arayıcı şaşırmıştı.

"Bay Haruto mu?" diye sordu Arayıcı.
"Evet, genç adam. Ben Daiki Haruto."
"Bayan Haruto'yu tanıyor olamazsınız değil mi?"
"Bayan Haruto'mu?" Şaşırma sırası Daiki'deydi.
"Evet. Şu an bizi buraya getiren konvoy ile birlikte merkeze gidiyor. Hedefimiz onlarla buluşmak."

Riva araya girdi. "Artık yola çıkmak zorundayız."

Tüm ekip harekete geçti. Önde iki asker, arkalarında Daiki ve onun koluna girmiş Arayıcı ile Türk vardı. En arka tarafta Riva ile birlikte üç asker yürüyordu. Bir süre düz bir yoldan devam ettikten sonra bir tepeye tırmanmaya başladılar. Riva, sürekli arkalarına bakıyordu.

"Herkes yere yatsın." diye bağırdı aniden. Ardından silah sesleri duyuldu. Islık çalan mermiler etraflarında uçuşmaya başladı. Riva'nın uyarısı sayesinde ön gruptakiler kendilerini yere atmayı başarmıştı. Türk, Daiki'yi büyük bir taşın arkasına ittirdi. Arka taraftaki askerlerden bir tanesi bağırarak yere düştü. Riva, yerde yatan yaralı askeri kenara çekti.
"Bacağından vurulmuşsun asker. Hayati tehlike yok."

Riva, sürünür vaziyette ateşin geldiği yöne döndü ve kendi silahını ateşledi. Otomatik silahtan çıkan mermiler tepenin aşağısına yağmur gibi yağdı. Ön gruptan bir asker bağırdı.

"Görsel temas var mı?"

Arka gruptan cevap geldi.

"Negatif efendim."
"Görsel temas sağlayana kadar kimse ateş etmesin." diye bağırdı ön taraftaki asker. Ardından duygusuz, dümdüz söylenmiş kelimeler duydular.
"Bize katılın. Yoksa yok edileceksiniz."

Askerlerden biri bir şey söyleyecek gibi oldu. Daiki eli ile beklemesini işaret ederek onu engelledi.

"Siz kimsiniz?" diye bağırarak sordu Daiki.
"Magellan'ın Elçileri. Dünya'nın ve içindekilerin iyiliği için buradayız. Her şey güzel olacak."

Daiki, yanındaki Türk'e baktı. Türk, kafasını sallayarak söylenenlere inanmadığını belirtti. Arayıcı, "Magellan kim?" diye sordu.
"Uzun hikaye, ben Bay Haruto ne derse onu yapmaya hazırım." dedi Türk.
"Kim olurlarsa olsunlar, uğraşmak istemiyorum. Öncelikli görevimiz burada."

Daiki, bakışlarını Riva'ya çevirdi. Riva, herhangi bir ifade olmadan bakıyordu. Arayıcı, kısa sessizliği bozdu.

"Şimdi ne yapacağız?"
"Yakına gelmelerini sağlayacağız. Sonra hepsini indiririz. Türk, ön taraftaki adamlara haber ver. Görüş alanlarına girdikleri an ateş etsinler."
"Tamam, Bay Haruto."

Türk, eğilerek ve mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ön taraftaki askerlerin yanına geçti. Bay Haruto'nun söylediklerini onlara aktardı.

"Tamam, size katılacağız. Ortaya çıkın." diye bağırdı Daiki. Elinde silah olan herkes tepenin aşağısına doğru nişan almış, bekliyordu. Karanlığın içinden önce bir kişi, arkasından sağında ve solunda ikişer kişi olmak üzere beş kişi belirdi. O anda tüm ekiptekiler ateş etmeye başladılar. Mermiler karşısındakilere hiç etki etmiyor, her mermi çarptığında metalik bir ses duyuluyor ve çarptıkları noktada bir ışık parlıyordu.

Daiki, "Geri çekilin." diye bağırdı. Ön gruptaki askerler, arkasında durdukları büyük taş parçalarından geri gelmeye başladılar. Kendilerine yaklaşan beş kişiden bir tanesi silahını kaldırdı ve ateş etti. Diğerlerinden daha az eğilmiş olan bir asker yere düştü ve bir daha hareket etmedi. Diğer iki asker arkadaki grubun yanına gelmeyi başardı. İkiside dehşete kapılmıştı. Onların korku içindeki yüzleri Arayıcı daha da fazla korkutuyordu. Riva ayağa kalktı ve elindeki otomatik tüfeğin bütün şarjörünü kendilerine yaklaşanlardan sadece bir tanesinin üzerine boşalttı. Sessizlik olduğu anda karşı taraftan tek bir silah sesi daha geldi. Hemen arkasından bir metal sesi. Riva, bir adım geri gitti. Daiki dışında herkes Riva'ya şaşkınlık içinde bakıyordu. Karşı taraftan atılan kurşun, tam olarak Riva'ya isabet etmişti. Riva, tüfeğine yeni şarjör takmak ile meşguldü. Durumdan hiç etkilenmişe benzemiyordu. Arayıcı, şaşkınlığından kurtulur kurtulmaz kendisini Riva'nın üzerine attı. Riva beklemediği bu hareketle dengesini kaybetti ve birlikte yere düştüler. Arayıcı elleri ile Riva'nın üzerini kontrol etmeye çalışıyordu.

"Riva, iyi misin?" diye sordu telaşla. "İyi misin?"

Riva'nın üzerine şarjör boşalttığı kişi dizlerinin üstüne çökmüş, olduğu yerde titremeyi andıran bir hareket yapıyordu. Hareket etmeye çalışıyor ama bir şey tarafından engelleniyormuş gibi bir hali vardı.

"Eklem bölgelerine ve kafalarına nişan alın." dedi Riva.

Askerlerin biri dışında hiç biri ateş etmeye cesaret edemedi. Türk, avazı çıktığı kadar bağırıp elindeki silahın tüm mermilerini boşaltmak ile meşguldü. Daiki'de Türk'ün ateş ettiğinin yanındakini hedef almış, aralıklarla ama seri ateş ediyordu.

"Buradan çıkmalıyız." dedi Daiki. Karşılarındaki dört kişi giderek yaklaşıyordu. Arka gruptaki askerlerden biri, "Uzaklaşın oradan." diye bağırdı. O sırada kafasını biraz kaldırmış olan askerlerden bir diğeri daha vuruldu. Riva, Arayıcı'yı kolları ile sardı.
"Önümden yürü." dedi. Riva, sırtını tepenin aşağısına çevirdi ve Arayıcı önünde kalacak şekilde tepenin yukarısına gitmeye başladılar.

Yaklaşan gruptan bir kaç el silah sesi daha geldi. Hemen hemen aynı anlarda metalin metale çarpma sesleri. Daiki ve Türk'te arka taraftaki gruba doğru sürünerek gitmeye çalışıyorlardı. Onların uzaklaştığını gören bir asker tüm gücüyle bir el bombası fırlattı. Patlama ile birlikte etrafa toprak ve taş saçıldı. Kendilerine ateş edenler toz duman içinde kalmıştı. Bütün ekip tepenin yukarısına doğru tüm güçleriyle koşmaya başladılar. Bir süre sonra Türk kafasını çevirip arkaya baktı.

"Kaldı üç." diye bağırdı.

Herkes tepeyi tırmanıp, bir an önce konvoya ulaşmak istiyordu. Oradakilerin desteği ile peşlerine takılanları halledebilirlerdi. Riva durdu ve bir kez daha arka tarafa ateş etmeye başladı. Arayıcı, Riva'nın hemen arkasındaydı. Dönüp Riva'nın ateş ettiği yere baktı. Riva'nın bu şarjörü de bitmek üzereyken, üstlerine gelenlerden bir tanesinin kolunun yere düştüğünü gördü. Arayıcı, ne zaman kendisini şaşırtacak başka bir şey kalmadığını düşünse yeni bir şeyler oluyordu. Adam kolunu kaybetmişti ama hala ayaktaydı. Sağlam olan kolu ile uzanıp, yerde duran kolunun tuttuğu silahı aldı ve üstlerine yürümeye devam etti. Bu sırada Riva ve Arayıcı dışında herkes tekrardan siper almıştı. Riva, Arayıcı'yı bir kenara çekti ve yere uzandılar. Riva, konvoyun olması gereken yöne doğru baktı. Bıraktıkları yerden biraz daha ileride bir noktada gözüküyorlardı. O sırada uzaklardan bir patlama sesi geldi. Ardından konvoyun olduğu nokta aydınlandı. Hepsi o tarafa baktılar. Arda arda küçük ışıklar yanıp sönmeye başladı.

"Konvoya dönmek güvenli değil." dedi Riva.
"Haklısın. Şunlardan kurtulup merkeze gitmeliyiz."  dedi Daiki. "Tahmini olarak ne kadar mesafedeyiz, asker?"
"Merkez tam kuzeyimizde, yaklaşık bir günlük mesafede."

Tepeden yukarı çıkan üç kişinin yeterince yaklaştığını gören askerlerden biri, yeniden bomba fırlattı. Yine ışıklar ve patlama sesi. Sonrasında sessizlik olmasını beklerlerken bir uğultu duyuldu. Uğultu giderek ekibe yaklaştı.

"Meleğim." dedi Riva.

Drone üzerlerinden hızlıca geçti ve kendilerine doğru gelenlerin üzerine yöneldi. Drone'un ateşlediği roket ile aynı anda aşağıdan Drone'a ateş açıldı. Roket yerde patladığında Drone'dan da siyah dumanlar yükselmeye ve kontrolsüzce uçmaya başladı.

"Meleğim." dedi Riva tekrardan. Arayıcı, onu tutmaya çalışsa da başarılı olamadı ve Riva tepeden aşağı doğru koşmaya başladı. Hemen arkasına Daiki takıldı.

"Onu burada bırakamayız."
"Ben de seni bırakmam patron." dedi ve birlikte Riva'nın peşinden koşmaya başladılar.

Yerden yükselen duman daha tam dağılmamışken önce Daiki, sonra Türk ateş etmeye başladı. Arkalarına Arayıcı'da takılmıştı. Duman yavaş yavaş dağılıyor ve görüşleri netleşiyordu. Dumanların arasından vücudundaki etlerin bir kısmı sarkmış, bir kısmı tamamen yok olmuş metalik bir insan iskeleti belirdi. Elindeki silahı Riva'ya doğrulttu ve ateş etmeye başladı. Riva tam üstüne koşuyordu. Daiki ve Türk, metal iskelete nişan aldılar ve şarjörlerindeki mermileri birer birer boşalttılar. Metalik iskelet her mermi darbesi ile sarsılıyordu ama ateş etmeye de devam ediyordu. Riva'nın vücuduna mermiler çarpmaya başladı. Sonunda Riva yeterince yaklaştığı bir anda karşısındaki metalik iskeletin üzerine atladı ve onu yere serdi. Daiki ve Türk ateş etmeyi bırakmak zorunda kaldılar. Riva ve metalik iskelet alt alta üst üste bir durumda birbirleri ile mücadele ediyorlardı. Önce biraz yuvarlandılar, ardından metalik iskelet bir kaç kez Riva'ya vurdu. Sonunda Riva üste çıktı. Ardı ardına metalik iskeletin suratına vurmaya başladı. Tüm gücüyle vuruyordu. Yumruklarının üzerinde metalik iskeletin suratından yapışan deri parçaları vardı. Metalik iskelet artık istemsiz bir şekilde kollarını ve bacaklarını oynatıyordu. Metalik suratı yumruklarla birlikte yamulmaya başlamıştı. Daiki, Türk ve Arayıcı hemen yanlarında sadece bakıyorlardı.

"Riva." diye bağırdı sonunda Arayıcı. "Riva yeter artık."

Riva, Arayıcı'ya baktı. Altındaki metal iskelete yumruk atmayı bıraktı. Ardından elleri ile metal iskeletin kafasını iki yanından tuttu. Tüm gücüyle kafasını yukarı çekti. Metal iskeletin kafası vücudundan ayrıldı. Riva'nın elinde tuttuğu kafadan biraz kan etrafa saçıldı. Ardından kafanın içinden boş yere sallanan kablolar ortaya çıktı. Metalik iskeletin boynunda da kablolar boşta kalmış, birbiri ile sürtünüyordu. Her sürtünmede küçük kıvılcımlar havaya fırlıyordu. Riva kafayı yere bıraktı ve düşen meleğinin yanına gitti.

Daiki, Arayıcı'ya döndü. "Onu buradan götürmeliyiz. Merkeze gittikten sonra vakit kaybetmeden Yeni Lemuria'ya geçeceğiz."
"Yeni Lemuria'mı?" diye şaşkınlıkla sordu Arayıcı. "Bunu ona söylemelisiniz. Yıllardır orayı arıyormuş."

Daiki, Riva'nın yanına gitti. Ona bir şeyler söyledi ve birlikte Arayıcı ile Türk'ün yanına döndüler.

"Hadi yola çıkıyoruz." dedi Daiki. Hep birlikte tepenin biraz ilerisinde kendilerini bekleyen askerlere doğru yürümeye başladılar. Aniden tam arkalarından bir el silah sesi geldi. Riva yüzüstü yere düştü. Arayıcı, Riva'nın üzerine atladı. Daiki ve Türk arkalarına döndüler. Hızlıca silahlarına birer şarjör taktılar. Silahını kendilerine doğrultmuş olan tek kollu mekanik iskeletin üzerine mermi yağdırmaya başladılar. Mermileri tükendiğinde tek kollu metalik iskeletin diğer koluda parçalanmış, kafası gövdesinden ayrılmak üzereydi. Türk, yanına gitti ve dizlerinin üzerinde duran metalik iskeletin kafasına bir tekme attı. Kafa yere düştü ve arka tarafa doğru yuvarlandı.

"Riva, Riva" diye bağırıyordu Arayıcı. Riva kıpırdamıyordu. Daiki ve Türk onların yanına döndü. Daiki, Arayıcı'yı biraz kenara çekti ve Riva'nın sırtına baktı. Tam boynunda bir kurşun deliği vardı.

"İşte bu kötü oldu." dedi.

Arayıcı'nın gözlerinden yaşlar boşalmıştı. "Kötü mü oldu? O öldü, o öldü." diye bağırdı Daiki'ye.

"Merak etme genç adam. Onu burada bırakmayacağız."
"Tabii ki bırakmayacağız." diye bağırmaya devam ediyordu.

Tepenin üstünde bekleyen askerler de yanlarına geldi. Riva'yı olduğu yerden kaldırıp omuzlarına aldılar.

"Merkeze dönüyoruz." dedi Daiki.

Gün boyunca dört kişi Riva'yı omuzlarda taşıdılar. Arayıcı ve Türk, Riva'nın kafasının olduğu taraftan tutuyorlar, diğer iki askerde ayaklarını tutuyorlardı. Arayıcı, yol boyunca Riva ile konuştu. Ona Yeni Lemuria'ya gideceklerini, ne olursa olsun onu oraya götüreceğini anlattı. Gün bitip tekrar karanlık çökmek üzereyken, karşılarında bir dağın içerisine gömülmüş, devasa beton bir yapı çıktı. Daiki, derin bir nefes aldı.

"İşte geldik, merkezimiz. Eskilerin verdiği isimle Kıyamet Günü Ambarı."