12 Aralık 2016 Pazartesi

Sonsuz Savaş - 5


İtalya açıklarında, doksan metrelik Aden isimli lüks bir yat Tiren denizinin sularında yükselen şafak öncesi sisinin arasında ilerliyordu. Çoğunlukla siyah renkten oluşan gövdesi, burun tarafında bulunan helikopter pisti ve üzerindeki siyah helikopteri ile dikkat çekici bir tekneydi.



İçerisinde barındırdığı, spa, havuz, sinema, kütüphane, kendisine özel denizaltı ve helikopter ile beş yüz milyon dolar fiyatı olan yat, elli kişilik personel ile idare ediliyordu. Bir kaç yıl önce Aden sipariş verildiğinde bu boyuttaki yatlar içerisinde en pahalısı olma özelliğini hemen ele geçirmişti. Ama geçen yıllarda dünyanın diğer zenginleri tarafından daha lüksü ve daha pahalısı yapılmıştı ve Aden kısa sürede birinciliği kaybetmişti. Yatın sahibinin bu tarz yarışlarda gözü yoktu. O sadece ihtiyaçlarını, isteklerini yatı imal eden firmaya bildirmiş ve onlarda Aden'i yapmışlardı. Aden denize indirildiği andan itibaren hiç durmadan seyahatlerine başlamış ve sahibinin tüm işlerini yönettiği mobil bir ofis olmuştu.

Modern dünyada ismi duyulmuş medyatik zenginler dışında kalanlar arasında bulunan bu adam; uzun boylu, şişman, beyaz tenli biriydi. Gençliğinde etkileyici bir fiziği olduğu kesin olan adamın tarzı da aynı derecede etkileyiciydi. Yatta bulunan personelin çok azının kendisini takım elbise dışında bir kıyafet ile görmüşlüğü vardı. Sadece ihtiyaçlarını bildirmek için konuşur ama personelin tamamının ismini bilirdi. Yatta bulunanların bir çoğunun adını bile bilmediği bu adam için personelin ilk düşüncesi mutlaka ruhsuz olurdu. Kibar ama ruhsuz. Kibarlığının altında tehlikeli düşünceler yatan ve bunu asla belli etmeyen biri.

O sabah, yatın balkonuna çıkıp sise ve dalgalı denize baktığında aslında kendisine, içine baktığını düşündü. Aradığını bulmaya çalışırken sisin içine girmiş, güneşin doğmasını bekliyordu. Sadece hava değil, denizde dalgaları ile bu yaşlı adamı sallıyordu. Sonunda balkondan Ostia limanının ışıkları görüldü. Balkona gelen bir görevli, Ostia açıklarında demirleyeceklerini söyledi. Yaşlı adamın sonrasında ne yapmak istediğini sordu.

"Helikopteri hazırlayın." dedi yaşlı adam. "Roma'da iniş için bir yer ayarlasınlar."

Görevli anladığını belirtti ve yaşlı adamın yanından çıktı. Yaşlı adam neredeyse ömrünün yarısını harcadığı şeyi bulmak için bir kez daha ışığı görmüştü ve yine ışığa ulaşmak için çok çabalamıştı. Ona göre tesadüf diye bir şey yoktu. Her şeyin bir düzeni ve kuralı vardı. Eğer oyunu kuralına göre oynarsan yapamayacağın şey, ulaşamayacağın hedef yoktu. Kendi hedefini çok yukarılara koyduğunun farkındaydı. Ama hedefine ulaştığında ödülü de büyük olacaktı.

Ufukta yavaş yavaş kaybolan yıldızlar yerlerini doğuda beliren sabahın ilk ışıklarına bıraktı. Yaşlı adam balkondan içeri girdi ve kütüphanesine geçti. Maun ağacından yapılmış, koyu renkli raflardan yerlerini ezbere bildiği bir kaç kitap aldı ve çalışma masasının üzerine koydu. Masanın çekmecesinden notlarını çıkardı. Normal bir insanın içinde kaybolabileceği büyüklükteki sandalyesine oturdu. Sandalye adamın ağırlığı altında ses çıkarmaya çalışırmışçasına gıcırdadı. Önünde bulunan notlarını gözden geçirdi. Bir hazinenin peşinde geçirdiği ömrünün yarısını ve bulmak istediği hazinenin asırlar ve medeniyetler arasında geçirdiği yolculuğu düşündü. Bütün medeniyetlerde dolaşmış bir tanrıçanın peşinde önce mezopotamya, ardından Mısır, Yunanistan, Roma, Viyana ve şimdi tekrar Roma. Hepsinde yer alan ortak bir tanrıça. Mezopotamya da İnanna ve İştar ismi ile şekillenen bu tanrıça, Mısır'da İsis, Fenikeliler'de Aştoret, Roma döneminde Kybele, Hristiyanlık öncesi pagan avrupasında Ostara, Hristiyanlık döneminde ise Ester oldu. Her dönem var olan bir Tanrıça ve onun hazinesi için harcadığı zaman ve çaba az bile sayılabilirdi.

Kütüphanenin kapısı çaldı. Görevli personel yaşlı adamın kahvaltısını getirmişti. Görevli masanın üzerine tepsiyi bıraktı ve başka bir isteği olup olmadığını sordu.

"Kaptan Ned'e söyle, Profesör Daniela ile öğleden önce görüşmek istediğimi profesöre bildirsin."
"Emredersiniz efendim." dedi görevli ve kütüphaneden çıktı.

Kahvaltısını bitiren yaşlı adam, özel odasına geçerek üzerindeki gömleği değiştirdi. Yatın dar koridorlarından burun kısmına geçti. Helikopter kalkış için hazırlanıyordu. Kaptan Ned, yaşlı adamın yanına geldi ve profesörün onunla görüşeceğini bildirdi.

"Görüşeceğiniz kafenin adresi bu kağıtta yazılı efendim." dedi ve bir adım geri çekildi. Yaşlı adam kağıda bir kez baktı. "Bizimkilere söyle saat 10 ile 11 arası kafeyi kapatsınlar."

Yaşlı adam helikoptere bindi. Kısa süren yolculuğun ardından Roma'da bir piste indi helikopter. Pistin kenarında bekleyen siyah aracın kapıları yaşlı adam için açıldı. Araç hiç vakit kaybetmeden hareket etti ve İspanyol Merdivenlerinin yakınında bulunan bir sokakta 86 numaralı dükkanın önünde durdu. Yaşlı adam tabelaya baktı. Caffe Greco yazısını görünce gülümsedi. Böyle bir görüşme için daha iyi bir yer olamazdı diye düşündü. Profesör Daniela, tarihi bir sohbet için dünyanın en eski kafelerinden bir tanesini seçmişti. Goethe'nin, Baudelaire'in, Wagner'in oturduğu, havasını soluduğu bir salonda kahve içmek her entellektüelin ruhunu okşayabilirdi.

Kafenin arka tarafında bulunan salona geçtiğinde yaşlı adam, profesörün çoktan gelmiş olduğunu gördü.

"Profesör Daniela, her zamanki gibi erkencisiniz."
"Sadece Daniela, Sör James ve bilmenizi isterim ki sizi asla bekletmem."

Yaşlı adam, genç profesörün karşısına oturdu ve cebinden çıkardığı bir kaç kağıdı gösterdi. Sir James, kahvesini yudumladı ve kadının kağıtları incelemesine müsaade etti. Ardından koyu bir sohbete daldılar. Sör James saatine baktı.

"Peki, öğleden sonra bu bahsettiğin yazmaları görebilir miyim?"
"Ayarlamaya çalışırım."
"Kesinlikle ayarlamalısın Daniela."
"Tamam. Bir kaç telefon görüşmesi yapmama izin verin. Elimden geleni yapacağım."
"Bu konuda hiç şüphem yok zaten."

Genç kadın, cep telefonunu çıkardı ve bir numara çevirdi. Karşısındaki ile kısa bir süre konuştu ve telefonu kapadı. Sör James'e bakıp tek kaşını kaldırdı, ardından bir numara daha çevirdi. Bu sefer biraz daha uzun konuştu ve telefonu kapatırken yüzü gülüyordu.

"Bu öğleden sonra kütüphanede yazmaları göreceksiniz, Sör James."
"Daniela, dile benden ne dilersen."
"Teşekkür ederim, bir sonraki gelişinizde akşam yemeğine çıkar ve daha uzun bir sohbet ederiz."
"Akşam yemeğini nerede yemek istediğini söylemen yeter."
"Artık gitsem iyi olacak. Kendinize iyi bakın Sör James ve kendinizi bu kadar yormayın."
"Dikkat ederim." dedi yaşlı adam. "Sende kendine iyi bak."

Sör James kendisini dışarıda bekleyen araca bindi ve yazmaların olduğu yere gitmek için yola çıktı.

Siyah ve beyaz renkli kare mermerler ile döşenmiş koridorda yavaş adımlar ile yürürken lacivert ceketinin altına giydiği beyaz gömleğinin yaka düğmesini açması gerektiğini düşündü yaşlı adam. Uzun boylu ve şişman birisi için yürümek başlı başına bir terleme sebebi iken, her adımda yaklaştığı şey, heyecan yapmasına ve daha fazla terlemesine sebep oluyordu. Ceketinin cebine düzgün bir şekilde katlanarak konmuş, üzerine altın renginde adının ve soyadının baş harflerinin işlenmiş olduğu mendilini çıkararak alnını ve ensesini sildi. Buraya girebilmek için ve aradığı şeyi bulmak için gösterdiği çabayı, Daniela'ya olan minnettarlığını düşündü.

Yürüdükleri koridor uzun olmamasına rağmen, ömrünün geri kalanını o koridorda tamamlayacakmış gibi hissetti. Bir turistin saatlerce zaman ayıracağı güzellikler, koridor boyunca uzanan sütunlar ve bunların üstünde yükselen kemerler, duvarlara ve tavana büyük bir ustalıkla işlenmiş desenler, duvarlarda bulunan tablolar, hiç biri ilgisini çekmiyordu. Hayatının en önemli olayı, az sonra okuyacağı ve göreceği yazmalardı.

Koridor bittiğinde, akademisyenler ve araştırmacılar dışında daha önce çok az kişi için açılmış bir kapı Sör James için tekrar açılıyordu. Kapının arkasında bekleyen görevli Sör James'i küçük bir odaya aldı. Odada bir masa ve sandalye dışında hiç bir şey yoktu. Heyecanla görmeyi beklediği yazmalar, eskiden beyaz olduğu anlaşılan ancak şu an solmuş ve garip bir renge bürünmüş olan bir bez parçasına sarılı vaziyette masanın üzerinde duruyordu.

Görevli nazikçe elini uzatarak odayı ve kitabı ona bıraktığını işaret etti. Ardından içeri girdikleri kapıdan dışarı çıktı ve kapıyı kapattı. Heyecandan ve yorgunluktan yüzü kızarmış olan Sör James yavaşça sandalyeye oturduktan sonra derin bir nefes aldı. Kitabın yanında duran beyaz eldivenleri ellerine geçirdi. Bez parçasını dikkatli bir şekilde açmaya başladı. Kendi kalp atışlarını duyabiliyor ve hissedebiliyordu. Sonunda kitabın kapağını gördü. Kitabın yazarına baktı.

Maffeo Veniero

1582 yılına ait olan bu el yazması İstanbul'un tasvirini içeriyordu. Tarihçiler açısından dönemi anlatan ender el yazmalarından biriydi. Dışarıdan bakanlar ve tarihçiler için tasvirden başka bir anlama gelmiyordu. Ama Sör James için önemli bir kaynaktı. Bu el yazması yıllardır aradığı hazineye, ki eğer gerçekten var ise, onu bir adım daha yaklaştırabilirdi. Maffeo Veniero, sadece İstanbul'u tasvir etmemiş, çok daha önemli ve gizli bilgileri de bu el yazmasına saklamıştı.

Kitabı dikkatlice açtı. Daniela'ya verdiği ve Daniela'nın üzerine ingilizce notlar aldığı kağıtları cebinden çıkardı. Yavaşça kitabın sayfaları arasında dolaşmaya başladı. Az çok bildiği italyancası ile bazı anahtar kelimeleri gördüğünde duraklıyor, dikkatlice sayfayı ve yazılanları inceliyordu. El yazmasının içerisinde özellikle, şimdiki ismi Karaköy olan ancak o ödemde Karai olarak bilinen bölge ve orada yaşayanlar ile ilgileniyordu. Bir kaç sayfa daha geçtikten sonra cebinden bir kalem çıkardı. Daniela'nın notlar aldığı kağıtlar üzerine kendisi de bir kaç şey yazdı. İlgisini çeken bölümlerde yer alan ve tekrarlanmış bir kelimeyi merak ediyor, Daniela'ya anlamını sormak için sabırsızlanıyordu. İtalyancada bildiği kelimeler arasında bu kelimenin olmamasına üzülmüştü.

Notlarını tamamlamak için bir süre daha odada kaldı. Kendisine tanınan süre dolmak üzereydi. Faydalı bir araştırma olduğunu düşünüyordu. Bu el yazmasına gelene kadar bir çok tarihi kitapta ve kaynakta, Mısır'dan Atina'ya, Viyana'dan İstanbul'a kadar bir çok kütüphanede izini sürdüğü büyük hazineye kendisini yakın hissediyordu. Her ne kadar son yaklaştığı nokta günümüzden 200-300 sene öncesi de olsa, bugüne kadar gelebildiği en iyi tarihti. Bu kadar sene tekrarlamış ve bir şekilde ortaya çıkmış ise günümüzde de ortaya çıkabilir diye düşündü. Hem de rahatlıkla bir sonraki durak olabilecek, bağlantılarının olduğu ve İtalyancadan daha iyi bildiğini düşündüğü Türkçe'nin konuşulduğu İstanbul'da olabilirdi hazinesi.

El yazmasını yavaşça kapattı. Örtüyü tekrar kitabın üstüne olması gerektiği gibi topladıktan sonra yerinden yavaşça kalktı. Ne kadar heyecanlanmış olsa da soğukkanlılık ile hareket etmeyi başarıyordu. Dışarıdan kilitlenmiş olan kapıya nazikçe vurdu. Kapı dışarıdan açıldı. Sör James'i odaya getiren görevli içeri girdi. Kitabı kontrol etti. Eli ile artık çıkabileceklerini belirten bir işaret yaptı. Sör James odadan dışarı çıktı ve koridora geri döndü. Koridorda yürürken aklında tek bir kelime vardı.

Faggio





Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder