4 Aralık 2016 Pazar

Sonsuz Savaş - 3


"Yer Tanrılarının mağrur kraliçesi,
Gök Tanrılarının baş tacı,
Göğü titretir, yeri titretirsin.
Yükseklerde çakar,
Yere ateş atarsın.
Güney rüzgarı gibi sağırlatıcı emrin
Islık çalarak dağlara yayılır,
Uğuldayan fırtınan ile
Boşaltırsın ülkeye yağmuru.
Fırtına gibi saldırır
Kasırga gibi kudurursun" *





M.Ö. 2500
Mezopotamya

Genç adam ormanın içinde, dikkatli adımlarla yürüyordu. Atacağı bir sonraki adımı görmek için yere bakıyor, mümkün olduğunca sessiz olmaya çalışıyordu. Bir kaç adım daha attıktan sonra yerde bir parça dışkı gördü. Yere eğildi, dışkıyı eline aldı ve sıktı. Yumuşak ve sulu olduğunu anladığında gülümsedi. Dizlerinin üzerine çöktü, önce gökyüzüne baktı. Güneş yeni yeni batıyor, karanlık çöküyordu. Ardından etrafına bakındı. Arazide oluşan küçük patikaları ve ağaçların azaldığı, çalıların kümelendiği bölümleri gördü. Ben tavşan olsam nereye saklanırdım diye geçirdi aklından. Bir tilkiden veya bir avcıdan rahatça kaçabileceğim yerler nereler olurdu? Çalılık alanın hemen arkasında duran yaşlı ağacı kendisi olsa saklanma yeri olarak seçeceğine karar verdi. Yavaş ve dikkatli adımlarla yaşlı ağacı karşıdan gören bir noktaya geçti. Eğer bir tavşan oradan dışarı fırlayacak ise doğrudan üstüne gelecekti. Sol dizini yere koydu, sağ eliyle sırtından bir ok aldı. Oku yaya yerleştirdi ve beklemeye başladı.

Bir süre sonra, ormanın sessizliğinde kurumuş otların kırılma sesi duyuldu. Biraz sessizlik ve ardından tekrar bir hışırtı. Genç adam, okunu yerleştirdiği yayını gerdi ve olabildiğince yavaş nefes almaya başladı. Ağacın gövdesinin önünde bulunan çalılar kıpırdadı. Çalıların içinden, gri boz rengi bir kafa ve bir çift kırmızı göz dışarı çıktı. Avcı ve avı bir an göz göze geldiler. Tavşan, çalıların içerisinden fırlayıp koşmaya başladı. Avcı gerdiği yayını serbest bıraktı. Bir ıslık sesi duyuldu, hemen ardından okun tavşanın vücuduna saplanma sesi. Genç adam gülümsedi. Diz çöktüğü yerden kalktı. Yayını sırtına geçirdi ve avının yanına gitti. Oku ve ucuna saplanmış tavşanı havaya kaldırdı. Tavşanı sıkıca kavradı ve oku saplandığı yönde dışarı çekti. Oku sağ tarafındaki çantasına, tavşanı sol tarafında asılı duran diğer tavşanın yanına yerleştirdi. Tam anlamıyla karanlık çökmeden geri dönebilirdi artık.

Genç avcı, ağaçların arasında geldiği patikadan geri yürümeye başladı. Esen hafif rüzgar, dalları ve yaprakları hareketlendiriyor, ağaçları dans ettiriyordu. Karanlık gökyüzünden süzülen ay ışığı patikayı görünür kılıyor, ormanın geri kalanına puslu bir hava veriyordu. Ormanın bu hali yaşayanlardan çok, hayaletlere ait gibiydi. Karanlığa, sise, soğuğa veya sıcağa aldırmadan ormana peydah olmuş ormanın hayaletlerine. Genç avcı artık hayaletlerden korkmuyordu. Ormanın ve hayaletlerinin seslerini tanıyordu. Ağaçlar ne kadar huzur içerisindeyse, hayaletleri de bir o kadar rahatsız durumdaydı. Bazı geceler ormanda çığlıklar duyulurdu. Acı içerisindeki hayaletlerin çığlıkları. Ama bunlar onların kendi acılarıydı. Yaşayanların değil, hayaletlerin çığlıkları. Bütün garip sesler insanlara korkutucu gelse de genç avcı hiç bir zaman zarar görmemişti. Ormanın derinliklerine karanlıkta gelmeye başladığı ilk zamanlarda ruhunu bir korku hissi sarıp sarmalamıştı. Okunu çıkarıp yayını hazırladığını bile hatırlıyordu. Sonrasında ise hiç bir şey olmamıştı. Hiç bir şey karşısına çıkmamıştı. Sadece sesler. Ürkütücü, tüyleri diken diken eden garip sesler. Ölüler ve canavarların kol kola gezdiğinin anlatıldığı orman, bir süre sonra onun için zararsız bir av mekanı olup çıkmıştı. İnsanlar buradan uzak durduğu sürece ormanı hayaletler ile paylaşabilir, ormanın içinde istediği gibi davranabilirdi. Kendine ait bir bölge, kendine ait bir orman.

Ormandan çıktığında gözlerini aydan alamadı. Ormanın girişinden köye kadar olan yol ay ve yıldızların ışıkları ile aydınlanıyor, ona yol gösteriyordu. Tam karşısında duran tek bir ağaç, insanların ormana en çok yaklaştıkları yerdi. Çeşit çeşit, renk renk kumaşları bu ağaca bağlar, tanrılara dua eder, dilek tutar ve ormandan gelecek kötülüklere karşı kendilerini koruduklarına inanırlardı. Genç adam böyle şeyleri umursamıyordu. Daha küçük bir çocukken ormana girmiş, hayaletlerin seslerini duymuş, çok korkmuş ama geri dönmemişti ve şimdi o ormanda yaşayan her şeyin çok güzel olduğunu, yaşamayanlarında onlara dokunmadığını biliyordu.

Yayını sırtına asmış, belindeki avları ile gurur duyarak sallana sallana yürüyordu. Köyün girişine geldiğinde, ilk evin önünde duvara yaslanmış ve elinde toprak bir testi olan adamı gördüğünde o günün Nanna'nın günü olduğunu hatırladı.  Nanna'nın gününde kimse çalışmaz, herkes günü bira, şarap içerek geçirir. İlahicinin etrafında toplanılır, çeşitli hikayeler anlatılır ve ritüeller yerine getirilirdi. Kahin, o günlerde evinin kapısını açar, geçmişten ve gelecekten haber almak isteyenlere bilgiler verirdi. Köy günlük hayatının dışına çıkar, geçmiş ile gelecek arasında zevk içinde bir gün geçirirdi. Aydınlatıcı ve nurlu ay tanrısı Nanna'ya edilen dualar ile kendilerine ve köye bereket geleceğine inanırlardı.

Duvara yaslanmış adam, testinin ağzındaki deriyi parçasını söktü. Belli ki gün bitmeden yeni bir testi bira daha bitirmek istiyordu. Testinin ilk yudumunu toprağa döktü. Ardından elindeki toprak kaba boşalttı. Nanna'nın bereketi üzerinde olsun diye toprak kabı aya doğru kaldırdı. Tek dikişte bütün kabı bitirdi. İkinci birasını içmek için kabı doldurmaya başladığında genç avcının yanından geçtiğini fark etmemişti bile.

Köyün diğer evlerinde de durum farksızdı. Bazı evlerden zevk ve şehvetin sesleri yükselirken, bazı evlerden toplu halde konuşma sesleri geliyordu. İlahici köyün ortasında son ilahisini bitirmiş, çıplak vücudunun üzerine bir örtü örtmüş, evine gitmeye hazırlanıyordu. Nanna'nın gününün sonu gelmek üzereydi. Ay gökyüzünden kaybolup, yerini güneşe bıraktığında sıradan hayat kaldığı yerden devam edecekti. İnsanların bir kısmı topraklarını ekip biçmeye gidecek, bir kısmı hayvanları ile ilgilenecek, kadınlar topraktan ve kilden çanak, çömlekler yapmaya devam edecek, çocuklar evlerin dışında koşturacak, birbirleri ile oyunlar oynayacaklardı.

Genç avcı yürümeye devam etti, ta ki köyün en ucundaki son eve gelene kadar. Kapının önünde durdu. Evin duvarına yapıştırılmış tahta koltuğa oturdu. Deri matarasını asılı olduğu belinden çıkardı. İçinde kalan son birayı da içti. Ağzının kenarından süzülenleri elinin tersi ve koluyla sildi. Boş matarayı aya doğru kaldırdı. Genç avcı gözüyle görmediği, eliyle tutamadığı şeyleri pek önemsemezdi. Tıpkı tanrıları da önemsemediği gibi. Onun için çocuk hikayelerinden ibarettiler. Nanna'nın günü de diğer bütün tanrıların günleri gibi, normal bir zamanda insanların karşı geleceği, köye huzursuzluk ve kötü şans getireceğini söyleyeceği, Gilgameş'in tek bir yumrukla yendiği Ejder Huvava'nın yaşamış olduğu ormana gitmek için en az dikkat çekecek gündü. İnsanlar o gün umursamazlardı. O günler zevk, şehvet, bira, ilahiler ve gelecekten alınan haberler ile geçerdi.

Evin tahta kapısını açtı genç avcı. Evin içine girdi ve avladığı tavşanları evin uzak köşesinde oturan yaşlı adamın önüne attı.

"Bu akşam tavşan eti var."
"Yine ormana gitmişsin." diye karşılık verdi yaşlı adam.
"Bunu anlamak için kahin olmana gerek yoktu."
"O ormana gitmemen gerektiğini sana her seferinde söylüyorum. Bela Tanrılardandır önlenemez derler."**
"Tanrılar oraya pek uğramıyorlar artık. Tavşanlar, geyikler, ağaçlar ve bitkiler mutlu bir şekilde yaşıyorlar. Hayaletler bile ızdırap içinde bağırıyorlar artık orada."

Yaşlı kahin, ellerini göğsünde kavuşturdu. Yarı açık gözlerini tamamen kapattı.

"Yemek yiyecek misin?" dedi genç avcı. Kahin cevap vermedi. "İyi o zaman. O kadar açım ki, bir tavşan yetmeyecekti zaten."

Vakit kaybetmeden tavşanların içini temizlemeye ve derilerini yüzmeye başladı. Kahin, oturduğu yerde hiç kıpırdamadan duruyordu. Öyle ki, dışarıdan bakan birisi onun ölü olduğunu düşünebilirdi. Evin içinde sadece tavşan kemiklerinin kırılma sesi ve bıçağın tahta zemine çarpma sesi duyuluyordu. Genç adam tüm dikkatini akşam yemeğine vermişti. Kahinden gelen ses ile irkildi.

"Enkiduma." dedi Kahin. Elindeki işi bırakmadan, hatta kafasını bile çevirmeden cevap verdi genç adam.
"Efendim."
"Enkiduma, düşündüm de, artık kendine bir ev kuracak kadar büyüdün."
"Beni kovuyor musun?" diye cevap verdi Enkiduma.
"Hayır." dedi Kahin. "Sadece kendi yoluna gitmen gerek artık."
"Sana yardımcı olmamı istemiyor musun?"
"Bana yardımcı olduğun için minettarım. Ama bu sonsuza dek bu şekilde süremez."
"Kendime bir ev yapmayacağımı biliyorsun. Burada durmak istemediğimi biliyorsun." dedi Enkiduma hiddetle. Yemekleri yapmak için yaktığı ateşin ışığında, yüzü ve siyah uzun saçlarının önündeki bir tutam beyaz kısım parladı. Kaşlarını çattı.
"Beni terk eden anne ve babayı bulup, onlardan hesap soracağım."
"Huysuz bir oğlu annesi doğurmamalı, tanrısı onu yaratmamalı." dedi Kahin.

Enkiduma cevap vermedi. Bir kaç parça otu ve tavşanları kaynayan suya attı.

"Bu köy nasıl ve neden kuruldu bilir misin, genç adam?"
"Evet. Binlerce defa anlattın."

Kahin Enkiduma'nın söylediklerini umursamadan konuşmaya devam etti.

"Gilgameş, Ejder Huvava'yı yendikten ve kafasını kestikten sonra Uruk'a dönmeden önce, Tanrı Enlil'in Nippur'daki tapınağına görkemli bir kapı yaptırmak için bu ormanda bulunan en uzun ve en güzel ağacı kestiler. Yanlarındaki askerlerden bir kısmını burada bıraktılar ki, bu tekinsiz ormanda tekrar kötülük yükselecek olursa ona engel olsunlar. O askerler ve zamanla buraya gelenler ile birlikte işte bu köy kuruldu. Burada bulunanların, doğanların ve buraya gelenlerin daha önemli bir görevi ve amacı yoktur. Ve sende buraya getirildin, özellikle buraya. Önemli bir amaca, halkımızı korumaya hizmet etmek için. Burada bir ev kuracaksın, burada yaşayacaksın ve burada öleceksin."

"Hiç sanmıyorum." dedi Enkiduma, eline aldığı tahta bir kaşık ile ateşteki yemeği karıştırırken.

Yaşlı kahin oturduğu yerde mırıldanmaya başladı. Enkiduma, ne söylediğini duymuyor, umursamıyordu da. Kahin tuhaf sesler çıkarmaya devam etti.
"Affet beni tanrılar tanrısı Enlil. Affet beni Nanna, affet beni Utu ve affet beni İnanna."

Ardından Kahin, yıllar önce Enkiduma bir ağacın dibine bırakıldığında onunla birlikte bırakılmış olan taş tableti hatırladı. Onun üzerinde yazan korkunç sözleri hatırladı. Tabletin yanında duran bebeğin büyüyüp olur da doğduğu yere geri dönerse yaşanacakları anlatan sözleri.

"Fena bir fırtına zamanı döndürecek,
 Ve yok etme kanunu olan kasırga kükreyecek.
 İyi yöneticilerin günündeki
 Sümer'in eski ve haklı düzenini yok edecek
 Ülkenin şehirleri yıkıntı haline gelecek
 Ağızlar ve başların kan içinde yüzdüğü
 Yıkılmış olan şehirlerde çığlıkların yükseldiği
 Göğün parçalandığı, yerin yarıldığı gün.
 Gök kararacak, ortalık yeraltı dünyasına dönecek
 Düzenli yapılmış şehirler çanak gibi parçalanacak
 Bu çocuğun doğduğu yere geri döndüğü gün."***

*     Muazzez İlmiye Çığ - İnanna'nın Aşkı kitabından alıntıdır.
**   Muazzez İlmiye Çığ - Uygarlığın Kökeni Sümerliler-1 kitabından alıntıdır.
*** Muazzez İlmiye Çığ - Uygarlığın Kökeni Sümerliler-2 kitabından alıntıdır.




Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder