Maginus Krateri üzerindeki ay limanında her zamanki gibi hareketli bir akşamüstü yaşanıyordu. Dünyadan gelen kargo mekikleri sırayla iniş yapıyor, devriye görevine çıkacak olan diğerleri de belli aralıklarla yüzeyden kalkıyordu.

Kraterin tam merkezinde bulunan kontrol ve iletişim kulesi günün son ve en yoğun kısmında her akşam olduğu gibi konsey üyesi Benjamin’i ağırlıyordu. Yanında duran yardımcısı Yüzbaşı Hunter ile aynı boyda, güçlü kuvvetli ve atletik bir vücudu olan adam ay üssünün en önemli kişilerinden biriydi. Etrafta olmaktan ve işleri bizzat kendisi idare etmekten hoşlanıyordu.

Son kargo mekiği de indikten sonra Yüzbaşı birkaç düğmeye bastı ve bilgiler ekrana yansıdı.

“Bununla birlikte bir aylık daha Soylent tozu stoğu kazanmış olduk,” dedi konsey üyesi.

“Evet efendim. Sorunsuz bir gün daha.”

“Daha ne kadar böyle sürecek bilmiyorum.”

Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı. O sırada iç iletişim panelinden dijital bir ses yükseldi.

“Görevi biten tüm personel sterilizasyon merkezine.”

Anons iki defa daha tekrarlandıktan sonra kontrol merkezindeki ekip ayağa kalktı ve beklemeye başladı.

“Çalışmalarınız için teşekkür ederiz,” dedi Benjamin. “Herkese iyi dinlenmeler.”

Ayakta dikilen ekibin tamamı neredeyse aynı anda “sağol,” diyerek karşılık verdi ve odadan çıktılar.

Rahatlayan adam önünde duran ilk koltuğa oturup arkasına yaslandı. Plastik metal alaşım malzemeden bir çatırtı yükseldi. Tedirgin olan konsey üyesi yerinden kalkarak kendinden emin adımlarla kule içinde turlamaya başladı. Birkaç adım attıktan sonra tam karşısında duran Clavius kraterine baktı.

“Biliyor musun Yüzbaşı, bizim kubbenin durduğu yer 20. Yüzyıl yazarlarından Arthur C. Clarke’ın kitaplarında ay üssünün bulunduğu yerdir. Onun hayal ettiği kadar ihtişamlı olmasa da başardık diyebiliriz.”

“Antika kitaplar sizin uzmanlık alanınız efendim.”

Benjamin gülümsedi.

“Keşke herkesin daha fazla ilgisi olsaydı. Çıkarılacak çok ders, öğrenilecek çok şey var.”
Hunter, sessizce dinliyordu. Konsey üyesi parmağıyla seyir teraslarını işaret etti.

“Atalarımız burayı tatil yapmak için inşa etmiş ve yıllarca o amaçla kullanmış. Şimdi ise biz burada tıkılıp kaldık ve dünyadan getirilenlerle yaşamımızı sürdürüyoruz. Neyse ki üssü güney kutup bölgesine yakın konumlandırmayı akıl etmişler.”

Yüzbaşı adamın ne demek istediğini anlıyordu. Kendisi de teknik olarak mükemmel şekilde tasarlanmış olan buz tesislerine hayrandı. Zamanın teknolojisi daha mı iyiydi diye düşünmeden edemedi.

“Yaşanacakları bilemezlerdi tabii,” diye ekledi Benjamin. “Her dönemde büyük felaketler yaşanmış Dünya’da. Mesela Nuh Tufanı ve Nuh’un Gemisi. Gerçi onu da bir masal gibi anlatıp dururlardı. Elimde olan kaynaklarda pek rastlamadım. Zamanında kaybolup giden el yazmalarında var mıydı, bilemiyorum. ”

“Bu Nuh dediğiniz adam da mı bir uzay gemisi yapmış efendim?”

Büyük camın önünde duran adam kahkahalarla gülmeye başladı.

“O farklı bir gemi yapmış. Ama bizim “Büyük Kaçış” sırasında yaptığımız ile aynı amaca hizmet etmiş. Kurtuluş.”

Dünya’daki yaşamın dönüm noktasına gelindiğinde ay üssü artık tatil yeri olmanın ötesine geçmiş ve bir nevi Nuh’un Gemisi haline gelmişti. Kendi roketlerine sahip olanlar Ay’a ilk yerleşenler olmuştu. Ardından yüksek miktarlar ödeyerek roketlerde yer bulanlar gelebilmişti. Şimdi ise sadece iş gücüne ihtiyaç duyulduğunda eski hastalıklı topraklarda sağlıklı kalmayı başarabilmiş olanlar getiriliyor, eğitiliyor ve konsey üyelerine hizmetkâr yapılıyordu.

Dünya’da söz sahibi olan zenginler insanların yeni sığınağında da düzenlerini sağlamıştı. En zengin yedi aileden oluşan bir yönetici konsey kurulmuştu ve uzun süredir de başarılı bir şekilde toplumu idare ediyorlardı.

Benjamin kulenin dairesel yapısının içinde bir tur attı. Ardından Mars’ın olduğu yönde durdu.

“Oradakilerden haber var mı, Yüzbaşı?”

“Nüfuzumuzu artırıyoruz. Birçok farklı kademede bizden birileri var. En ufak hareketlerinden haberimiz olacaktır. Ayrıca propaganda çalışmaları da tüm hızıyla ilerliyor. Dünya’nın daha yaşanabilir taraflarının bize ait olduğunu gösteren bilgiler yayılıyor. Eğer birlik olursak sistemin tamamının daha iyi olacağını anlatıyoruz.”

“Çok güzel. Bir isyan bekleyebiliriz; ya da bir hata yapmalarını. Sonrası kendiliğinden gelişecektir. İzleme sistemlerini açabilir miyiz?”

“Tabii, efendim.”

Yüzbaşı Hunter, birkaç tuşa dokunarak LIDAR (Light Detection and Ranging) sistemlerini tekrar aktif hale getirdi. Önlerindeki ekranda parıldayıp sönen küçük üçgenler belirdi. Kırmızı olanlar Mars Kolonisini, beyaz olanlar kendi mekiklerini temsil ediyordu.

“Fazla bir hareket göremiyorum.”

“Sanırım hepsi standart kargo araçları. Anlaşmalar çerçevesinde hareket ettiklerini ve rotalarının belirlenen kurallara uygun olduğunu söyleyebilirim efendim.”

“Dinleme yapabiliyor muyuz?”

“Bir şey çıkacağını sanmıyorum. Mevcut konumlarında hiç birisi uzun menzilli ses sinyali göndermeyecektir.”

“Yine de açık kalsın.”

“Anlaşıldı. Ses tarama açık.”

“Beni biraz yalnız bırakabilir misin Yüzbaşı?”

“Kapının önünde olacağım, efendim.”

Yardımcısı çıktıktan sonra Benjamin tekrar bir koltuğa oturdu. Dikkatini topladı. Her iki taraf da Dünya’ya muhtaç durumdaydı ama gözlemlerinde yanılmıyorsa Mars’ın bağımlılığı giderek azalıyordu. Kendilerinin ise daha ne kadar ana gezegenin çöplerinden faydalanabileceklerini kimse düşünmüyordu. Yalnızca kendisi farkındaydı, biliyordu. Kaynakları tükenmek üzereydi.
Aklına her seferinde aynı çözüm geliyordu. Yaklaşık yüzyıl önce yasaklanmış ve tüm kayıtları sistematik olarak yok edilmiş kayıp teknolojiyi yeniden canlandırmalıydı. Dedesinden dinlediği hikayelere göre onunla her şey mümkün olabilirdi. Aynı zamanda elindeki en eski yazılı kaynaklardan olan “Büyük Kitap”’da onlardan bahsediyordu.

Tamamen yok edilmemişler, sadece uzaklara gönderilmişlerdi ve geri çağrılmaları halinde gelmeleri gerekiyordu. Bundan emindi. Nefes Almayanlar ait oldukları yere dönmeli ve efendilerine hizmet etmeliydi.

Kulenin içini dolduran parazit sesi ile yerinden zıpladı. Kapı aniden açıldı ve Yüzbaşı Hunter içeri girdi.

“Efendim, iyi misiniz?”

“Neydi o John? Sen de duydun mu?”

“Evet. Hemen kontrol ediyorum. Bir mesaj yakalamış olabiliriz.”

Yüzbaşı, parazitin kaynağını yakalayabilmek için büyük çaba sarf ediyordu. “Önemsiz bir sinyal de olabilir,” dedi.

“Bize ulaştığına göre bu yakınlarda bir mekiğe veya direkt dünyaya göndermişlerdir.”

Benjamin, ekranları kontrol etti. Şimdi hem lidar hem de sonar sistemi çalışır durumdaydı. Yine de yakınlarda bir tane bile koloni gemisi gözükmüyordu.

“Kaynağını çözmek üzereyim efendim.”

Parazit sesi tekrar odayı doldurdu.

“Oort bulutundan geliyor efendim. Sıradan bir mekik gibi gözüküyor.”

“Orada kargo veya maden mekiğimiz var mıydı?”

“Raporlara göre yok.”

“Duyduğumuz ses neydi peki?”

“Bir ses dosyasına benziyor. Yakaladım ve temizliyorum. 5, 4, 3, 2, 1 ve sesi yansıtıyorum.”

Dijital ses konuştu:

“Başaramadınız.”

“Bu da ne böyle? Bizi tehdit mi ediyorlar yüzbaşı? Neyi başaramadık? Tüm kayıtları al. Konseyde işime yarayacaktır. Herkese de konsey toplantısı istediğimi bildiren bir mesaj gönder.”


“Emredersiniz efendim.”