28 Ocak 2018 Pazar

Kod 08 -3


BEYAZ KORSAN

                Makine Kulübü ismi verilen bar, dışarıdan tarihi yapıları andıran ama aslında büyük depremden sonra yapılmış taklit bir binadaydı. Ahşap gibi görünen dokunmatik yüzeyler ile donatılmış masalar, duvarlara asılmış eski film afişlerini gösteren çerçeveler -ki onlar da dijitaldi ve belirli aralıklarla değişirdi- ve hep aynı makineden çıkan içerisine çeşitli içkilerin aroması katılmış sıvılar ile dışı kadar içi de sahteydi.

                Hande, İstanbul’da neredeyse hiç durmadan yağan yağmurdan sırılsıklam bir halde içeri girdi. Üzerinde bacaklarını olabildiğince ortaya çıkaran bir pantolon ve deri bir ceket vardı. Kafasına koyduğu herkesi tavlayabilecek kadar etkileyici olması gerekiyordu ama kısa sarı saçları ıslanıp gözünün önüne düşmüştü. Bir erkek çocuğu gibi gözüktüğünü tahmin edebiliyordu.

                “Lavabo ne tarafta acaba?”

                “Bir şeyler içecek misin? Yoksa sadece ihtiyacın için mi geldin?” diye sordu barmen.

                Genç kız, yavaş adımlarla bara yaklaştı ve deri ceketinin fermuarını biraz açtı. Parmaklarını iki göğsünün arasına soktu.

                “Eski tip kağıt para mı istersin yoksa kripto olanlardan mı?”

                Barın diğer tarafındaki adam gülümsedi. Elindeki bez, temizlemeye çalıştığı bardağın içinde  kalakalmıştı.

                “İstediğin gibi ödeyebilirsin canım,” dedi. “Lavabo şu tarafta.”

                Parmağıyla barın diğer ucunda bulunan kapıyı işaret etti.

                “Teşekkür ederim.”

                “Yardıma ihtiyacın olursa seslenmen yeter. Buradan seni duyabilirim.”

                Hande, yumruklarını sıktı ve bir an sonra gevşetti. Hedefine ulaşmadan önce güç gösterisine gerek yoktu. Minik dolandırıcıyı ürkütmek istemiyordu. Hızlıca arka tarafa geçti. Sırt çantasını lavabonun üzerine koydu ve ufak bir paket jöle çıkardı. Saçlarının öne düşen kısmını havaya kaldırıp tepesini biraz dağıttı. Aynada kendini kontrol etti ve siyah göz kalemi ile son dokunuşunu yaptı. Dar ve pis tuvaletin kapısını açmadan hemen önce ceketini çıkardı ve göbeğini açıkta bırakan kolsuz bluzunun göğüs kısmını düzeltti. Ardından çantasını alarak dışarı çıktı.

                Barın içinde yürürken masalara hızlıca göz atıyordu. Cam kenarında oturan bir çift ve tek başına oturan bir adam… Gözlerini asma kata çevirdi, bir grup genç gürültülü şekilde sohbet ediyordu. Kendisine OvDoz diyen hırsız da onlardan biri olmalıydı. Ağır ağır merdivenleri tırmandı.

                Kendilerine yaklaşan genç kızı gören grubun sesi kesilmişti. İçlerinden biri ıslık çaldı. Başka bir tanesi de arkası dönük arkadaşını dürtüyordu. Genç adam kafasını Hande’nin geldiği yöne çevirdi. Gözleri aniden fal taşı gibi açılmıştı. Kendini toparladı ve ayağa kalktı.

                “Sen Ivy olmalısın,” dedi.

                “Ve sen de…”

                “OvDoz, yani şey Serkan.”

                “Memnun oldum.”

                “Gerçek ismin?”

                “Ivy, demen yeterli.”

                “Peki, sen bilirsin. Arkadaşlar,bu Ivy. X-Life’da tanıştık. Kendisi 15. Seviye.”

                “Güzel olduğu kadar başarılıymış da,” dedi gençlerden biri.

                “Lütfen, arkadaşlarımın kusuruna bakmayın.” Sandalyesini Hande’nin oturması için kenara çekti, OvDoz. “Ne içersiniz?”

                “Cin tonik, lütfen.”

                Gençlerden bir tanesi aşağıdaki barmene bağırdı ve siparişi hızlıca iletti. Hande, çantasından çıkardığı bir parça kağıt ve tütünü masaya koydu. Yanına oturan Serkan’ın gözlerinin içine baktı. Sigarasını sarmaya başladı.

                “Ivy, benim 10. Seviye olmama yardım etti,” dedi arkadaşlarına OvDoz. “Ona bir teşekkür borçluydum ve bunu bu akşam burada gerçekleştirmek istedim.”

                Masanın etrafından alkış ve ıslık sesleri yükseldi.

                “Avatarından daha güzelsin,” diye fısıldadı Hande’nin kulağına. Genç kız, tütün kağıdını yalarken Serkan’ı izliyordu. Uzun boyluydu ama yapılı biri değildi. Rahatça başedebileceğini düşündü ama önce şu arkadaşlarından kurtulmalıydı.

                Hande, elini masaya uzattı ve çakmağını aldı. Parmaklarının arasında dolaştırdı. Etrafındakilerden birkaç tanesi sigarasını yakmak için hamle yaptılar ama hiç biri başarılı olamadı. Kağıdın dışına taşan tütünleri kendisi tutuşturdu,derin bir nefes çekti ve grubun ortasına doğru üfledi.

                Bir süre etrafındaki insanları dinledi. Korsan olmaya özenen bir çocuk grubundan farkları yoktu. Basit dolandırıcılıklarını anlatıyor, kazandıkları milyonda bir oranında kripto paralar ile gurur duyuyorlardı. Hande, sessizce oturuyor konuşulanları dinliyordu. Serkan, birkaç defa kıza dokunmak için teşebbüste bulunmuştu ancak vazgeçmişti. Bir sonraki denemesinde elini kızın dizinin üstüne koydu. Hande, bacağındaki eli yakaladı ve bulunduğu yerden biraz yukarı doğru sürükledi. Genç adam şaşırmıştı. Ona seslenen bir arkadaşını duymadı.

                “Dostum, sana söylüyorum. Artık X-Life’da kendine daha büyük hedefler koymalısın. Hem böyle bir fıstığın desteğini de almışsın.”

                Kahkahalar yükseldi. Serkan, konuşamıyordu.

                “E-e-evet. Ben başarılı bir korsanım.”

                Bir yudum cin tonik, ardından OvDoz’un suratına üflenen sigara dumanı. Hande, sıkıntıdan patlamak üzereydi ve yeterince oyalanmıştı. Serkan’ın kulağına yaklaştı.

                “Gidebileceğimiz daha iyi bir yer yok mu?” diye fısıldadı.

                “Na-nasıl bir yer?”

                “Bilmem. Daha sessiz, sakin. Başbaşa kalabileceğimiz…”

                “Benim kübiğe gidebiliriz istersen,” diye geveledi genç adam. Hande, bu serserinin bir kübik sahibi olmasına şaşırmıştı. Ucuz bir otel odasından daha iyiydi. İşini rahatlıkla yapabileceği bir mekan.
                “Tamam öyleyse, gidelim,” dedi ve Serkan’ın elini vücudundan çekti.

                “Arkadaşlar benim biraz dinlenmem gerekiyor. Siz eğlenceye devam edin,” dedi Serkan ve masayı sarsarak ayağa kalktı. Neredeyse tüm bardakları devirecekti.

                “Yapma ama daha yeni başlamıştık. Hem kutlama için bizi sen davet ettin,” dedi masadakilerden bir tanesi.

                “Bensiz de içebilirsiniz herhalde.”

                Hande, yavaşça ayağa kalktı. Büyük bir “ooo” sesi yükseldi. Arkasından gelen uğultu, ikilinin ayrılmasını fazla da dert etmeden muhabbete devam ettiklerini göstermişti. Birlikte alt kata indiler. Genç adam iyi niyet göstergesi olarak hesabın tamamını ödedi. Ne de olsa bir gün önce birkaç enayi tokatlamıştı.

                Makine Kulübü’nün dışına çıktıklarında hiç değişmeyen kurşuni İstanbul gökyüzü karşıladı onları. Yağmur ince ince yağmaya devam ediyor, rüzgâr, damlaları dümdüz aşağı düşmekten alıkoyuyor ve yönlerini suratlarına çeviriyordu. Şehirde yaşayan herkes, haftanın yedi, yılın üç yüz altmış beş günü yağan yağmura alışmıştı.

                Hande, sırt çantasından bir avuç boyutunda katlanmış yağmurluğunu çıkardı ve hızlıca üstüne geçirdi.

                “Haydi gidelim artık.”

                “AG gözlüklerini takmıyor musun?” diye sordu Serkan.

                “Hayır.”

                AG gözlüklerini takmadıklarında şehir grinin tonlarından oluşurdu. Tek renk binalar ve dükkanlar… Üzerilerine çizilmiş barkodlar dışında hiçbir şey olmazdı. Ama gözlükler takıldığında ve kodlar gözlük tarafından tarandığında tüm dükkanların sanal vitrinleri ortaya çıkar, bir renk cümbüşü gerçekliğin yerini alırdı. Neon ışıklarının arasında son moda ürünlerin tanıtımları, yiyecek içecek reklamları baş döndürücü bir hızla değişir dururdu.

                “Ben takıyorum. Yolda ilerlerken bir içki dükkanından sipariş verebilirim. Biz kübiğe ulaşana kadar bir uçargöz teslimatı yapar.”

                “Gerek yok,” dedi Hande.

                “Hemen olaya girmek istiyorsun demek,” diye karşılık verdi genç adam pis pis sırıtarak. Genç kadın o sırada pantalonun sağ bacağının üst tarafındaki gizli bölümü kontrol ediyordu.

                Yağmur altında bir süre yürüdüler. Sokaklar günün her saatinde olduğu gibi kalabalıktı. Neredeyse her milletten insan yığılmıştı. Amerika – Rusya siber savaşı sırasında StanX’in yatırımları İstanbul’a kaymış ve şehir önemli bir sanal merkez haline gelmişti. Berlin – Tokyo optik hattının tam ortasında yer alıyordu. Yasal veya yasa dışı her türlü yazılım, sanal sistem, eğlence birimleri, eski ve yeni donanım parçaları şehirde rahatlıkla bulunuyordu. Sanal ortamın cazibe merkezi…

                “İşte geldik.”

                OvDoz, bir çokları gibi 2. Sektör’de yapılan yirmi katlı toplu konutlarda yaşıyordu. Şirket şehre gelmeden önce parasız kalan belediyenin inşa ettiği, sadece asansör ve merdiven sisteminden oluşan betonarme yapılar. Sistemin geri kalanı tamamen modülerdi. Eğer bir kübiğiniz var ise boş bir kuleye ekleme yaptırmanız yeterliydi.

                “Kaçıncı kattasın?” diye sordu Hande.

                “Beş ama yakında iki kat yukarı çıkacağım. Yeterince kripto para kazandım.”

                “Öyle mi?”

                Serkan, pis pis sırıttı. “Seninle birlikte daha yükseklere bile çıkabilirim.” Hızlıca parmak izini demir kapıya okuttu ve içeri geçtiler. Eski asansör, gürültü bir şekilde titreyerek katları çıktı. Altıgen kuleye yerleştirilmiş altı kübik. Her kapının kendisine özel bir işareti vardı. İngilizce işaretlenmiş bir tanesi ve altında bir kare kod, diğerinde kanji ile yazılmış “kadın” kelimesi ve başka bir kare kod. OvDoz’un girişi kişiliği kadar abartıydı. Rakamlar, kare kod, mavi neon ile parlayan ve OvDoz olduğunu belirten bir avatar resim bile vardı.

                “İşte benim fakirhane.”

                Hande, kapıyı yavaşça kapattı. Yağmurluğunu üstünden çıkarıp yere bıraktı.

                “Makineni görmek istiyorum,” dedi karşısında şapşal şapşal bakan genç adama.

                “He-he hemen mi?”

                “Bana şu korsancılık oynadığın bilgisayarı ve cihazları göstersene.” Vücudunu Serkan’ınkine yapıştırdı ve deri ceketinin fermuarını açtı. Ardında bir eliyle adamı ittirip uzaklaştırdı.

                “İşte burada.”

                Basit bir bilgisayar, Doğubank’tan ucuza alınmış birkaç alet, onlardan çok daha ucuza mal edilmiş bir SG gözlüğü. Bunlarla kendini bir şey sanması tam bir aptal olduğunu gösteriyordu.

                Hande, minik hırsızının bilgisayar karşısındaki sandalyeye oturmasını sağladı. Kendi elleriyle SG gözlüklerini taktı.

                “Hadi bana marifetlerini göster.”

                “Şimdi mi? Ama ben şey sanıyordum.”

                “Herşeyin bir sırası var,” diye karşılık verdi Hande ve elini omzundan çekip vücudunun alt taraflarına dolaştırdı.

                “Giriş yapıyorum.” Birkaç saniye sessizlik, ardından ucuz klavyeden gelen tuş sesleri… “OvDoz içerde.”

                Elini adamın vücudundan çekti ve bacağında bulunan gizli bölümü açtı. Kendi tasarımı olan minik bıçağı çıkardı ve sivri ucunu Serkan’ın boynuna dayadı.

                “Şimdi beni iyi dinle kendini bir halt sanan küçük serseri. Küçük oyunlarınla çarptığın bir müşterim var ve parasını geri istiyor. Bana hiç itiraz etmeden işlemlere başlayacak mısın yoksa seni biraz hırpalamam mı gerekecek?”

                Yaklaşık bir saat önce arkadaşlarına hava atan genç gitmiş yerine korkudan tir tir titreyen bir böcek gelmişti.

                “Kimden bahsettiğini bilmiyorum,” dedi korku içinde. “Be-ben kimseden bir şey çal…”

                Cümlesini bitiremeden Hande, koltuğu kendine doğru çevirdi ve adamın suratına bir tokat patlattı.

                “Belki bu hatırlamana yardımcı olmuştur.”

                “Tamam, tamam. Hatırladım. Geçen hafta büyük miktarda çarptığım şu adamı diyorsun herhalde.” Sözünü bitirir bitirmez Hande’nin üzerine atladı. Birlikte yere yuvarlandılar. Hande, dudağını sert bir yere çarptı. OvDoz kaçmak için kapıya yöneldi. Genç kadın hızla elindeki bıçağı fırlattı ve hedefini baldırından vurdu.

                “Sakın kıpırdama küçük serseri. Peşini bırakmayacağımın farkındasındır sanırım.”

                Adam kapının dibinde inledi.

                “Bu biraz acıtacak,” dedi Hande ve bıçağını tüm gücüyle çekti. Adamın çığlığı kübikte yankılandı. “Burayı ses geçirmez yaptırmışsındır diye düşünüyorum. Öyle değilse bile eminim kimsenin umrunda değilsindir.”

                Yakasından sürüklediği OvDoz’u tekrar koltuğuna oturttu. Sırt çantasından çıkardığı tableti de uzattı. “Şimdi şunu bağla ve işlemlere başla. Kripto para transferlerini yapacağın hesaplar burada. Önce müşterimden aldıklarını geri vereceksin. Sonra da diğer hesaba elinde kalanların hepsini.”

                “Hepsini mi?” diye inledi Serkan.

                “Evet hepsini. Çalarken hepsini çekmeyi biliyorsun.”

                “Lütfen,” dedi ve ağlamaya başladı. “Bunları elde etmek için çok çalıştım.”

                “Zırlamayı kesecek misin? Yoksa seni susturmam mı gerekecek?”

                İstemeyerek de olsa tableti aldı ve bilgisayarına bağladı. Birkaç şifre işleminden sonra para transferlerini yapmaya başladı.

                “Küçük korsan özentisi seni. Satın aldığın çakma programlarla izini kaybettirebileceğini mi sandın?”

                Tabletin ekranında bulunan kutucuklar kırmızıdan yeşile döndüğünde Hande’nin de işi bitmişti.

                “Bir daha seni böyle işler yaparken görmeyeyim, affetmem ona göre.” Kanlı bıçağını adamın üzerinde temizledi ve eski yerine yerleştirdi. Eşyalarını çantasına koydu, yağmurluğunu giydi ve dışarı çıktı. Müşterisine hızlıca bir mesaj gönderdi. Tüm bu hareket ve adrenalin karnını acıktırmıştı. Her zamanki gibi köfte ekmek yemek için Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki “Kaptan’ın Yeri”’ne doğru yürümeye başladı.

                Kaptan’ın bulunduğu sokağa girerken birkaç gencin koşarak geçtiklerini gördü. Biraz ilerideki duvarda kırmızı boya ile çizmeye çalıştıkları yay şekli parlıyordu. Köfte tezgâhının başında Kaptan elindeki sopasıyla etrafa bakınıyordu. Hande’yi görünce gülümsedi.

                “Hoş geldin, kızım,” dedi.

                “Hoş bulduk. Çok açım. Her zaman olduğu gibi Kam’ın küçük serserilerini kovalamışsın.”

                “Bir rahat bırakmıyorlar. Pirinç ekmeği arasına proküp, ne aroması istersin?”

                “Köfte var mı?”

                “Olmaz olur mu? Keşke sana buğday ekmeği ve gerçek etten bir şeyler yapabilseydim. Gerçek proteine ihtiyacın var gibi gözüküyor.”

                “Hiç buğdaydan yapılmış ekmek yemedim ama bir keresinde gerçek etin tadına bakmıştım. Aromalara hiç benzemiyordu.”

                “Siz çok alıştınız bu sahte şeylere. Hiç durmayan bu yağmurda artık buğday yetişmez. Zaten yetiştirmek isteyeni de bulamazsın. ”

                Hande, kırmızı ışıkla aydınlatılmış tezgaha yaklaştı. Kaptan gözlerini kısarak suratına baktı.

                “Dudağına ne oldu senin?”

                “Ufak bir iş kazası.”

                “Yine mi? Senin sanal dünyadan dışarı çıkmaman lazım evlat.”

                “Ben o kadar iyi bir korsan değilim.”

                “Yine aynı kişiden bahsedeceksin değil mi?”

                “Evet Kaptan, Hayd öyleydi,” dedi Hande, gözlerini Kaptan’dan kaçırarak.

                “Hiç karşılaşmadığın, sanal dünya dışında hiç bilmediğin biri ve yanlış hatırlamıyorsam en son bir sene önce büyük saldırı sırasında görüştünüz. Sonra…”

                “Sonrası yok. Bir daha hiç haber almadım.”

                “Öyle birinin hiç var olmadığını düşünmeye başlamıştım.”

                Yaşlı adam sanki söyleyecek başka bir şeyi varmış gibi cümlesini yarıda kesti. Hande şaşırdı.

                “Ama…”

                “Ama artık öyle biri olduğunu düşünüyorum. X-Life’ta Kam’ın adamları onu soruşturuyor. Ayrıca bugün iki polisi Hayd hakkında konuşurken duydum.”

                Hande’nin şaşkınlığı bir kat daha artmıştı. Hayd tekrardan ortaya mı çıkmıştı? Yoksa eski dosyaları tozlu raflardan çıkaracak bir şeyler mi oluyordu? Deri ceketinde duran AG gözlükleri titreşti.

                “Bir saniye Kaptan.”

                Gözlükleri gözüne yerleştirdi ve açtı. Neredeyse bir yıldır hiç kullanmadığı bir adrese mesaj gelmişti. Küçük resmi parmağı ile işaretledi. Ardından Gelen Kutusu açıldı.

R@y: 1 Okunmamış Mesaj

Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder