Arayıcı yavaşça ellerini yukarı kaldırdı. Kafasına dayanmış bir silah varken başka da bir seçeneği yoktu. Arkasındaki silahlı kişi onu birkaç kez sırtından itti. Dikkatle ileri adımlar atarak silahla arasına mesafe koymaya çalıştı. “Bu tarafa  dön,” dedi tanıdık bir ses.

Döndüğünde duyguları birbirine karıştı. Korku yerini önce şaşkınlığa ardından mutluluğa bıraktı.

Neredeyse duyulmayacak kadar alçak sesle “Riva,” diyebildi ve karşısında duran genç kadına sarıldı. Neden sonra bu yaptığından utandı ve hemen geri çekildi. Sorulacak bir sürü soru vardı. Nasıl kurtulmuştu? Buraya kadar nasıl gelebilmişti? Onu nasıl bulmuştu? Karşıdan baktığında bir şeyi yok gibi gözüküyordu ama yaralanmış mıydı? Bütün bunları düşünürken dudaklarından sadece “İyi misin?” çıktı.

“İyiyi tanımla, Arayıcı?”

Genç adam yine şaşırmıştı. Bir şey söylemeye fırsat bulamadan Riva, eğilmesini işaret etti.

“Bir çoğunu hallettim ama iki tanesi hala buralarda bir yerde,” diye fısıldadı. “Sen burada bekle. Ben de kalanların işini bitireyim.”

“Nasıl yani? Onları sen mi…”

Genç kadın harekete geçmişti bile. Sislerin içine daldı ve uzaklaştı. Arayıcı arkasından bakakalmıştı. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından ilk silah sesini duydu. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Riva, giderken bekle demişti ama ya ona bir şey olduysa düşüncesi içini kemiriyordu. Ardından bir silah sesi daha duydu. Daha fazla bekleyemezdi, sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Mümkün olduğunca çevresini kollamaya çalışıyordu.

Hiç korumasız bir şekilde ana yola çıkmıştı ve tam önünde yerde yatan biri vardı. Yaklaştıkça kanlar içinde olduğunu gördü. Ona doğru eğildi ve Hordauralardan biri olduğunu fark etti. Biraz olsun rahatlamıştı.

Adamın başından kalkmaya fırsat bulamadan yaklaşan ayak seslerini duydu. Arkasını döndüğünde bu defa şanslı olmadığını anladı. Siyah kıyafetler içinde bir adam silahını kaldırmış ona doğru koşuyordu. Bir eliyle silahını hazır konuma getirdi. Çıkardığı ses etrafta yankılandı. Ardından gelen uğultu ile adamın dikkati dağıldı.

Metallerin birbirine vurma sesi giderek yaklaştı. Arayıcı neler olduğunu anlayamadan yolun kenarından hızla fırlayan bir karartı koşan adamı yere serdi. Yaşanan boğuşma bir silah sesiyle son buldu. Riva ve adam yerde öylece yatıyordu. Genç adam yerinden kıpırdayamadı. Sanki oraya yapışıp kalmıştı. Yanlış kişinin vurulmuş olmasından korkuyordu.

Uçan X tam üstlerinde, havada sabit bir şekilde durdu. Birkaç saniye sonra Riva yattığı yerden kalktı. Adamın üstünü başını dikkatlice inceledi. Ceplerine baktı. Ardından Arayıcı’nın yanına geldi.
Genç kadın, yerde yatan diğer adamı incelemek için eğildiğinde Arayıcı kolundaki kanamayı fark etti.

“Yaralanmışsın.”

“Evet. Ama önemli değil, ufak bir sıyrık sadece.”

Riva, yerde yatan vücudu bir o tarafa bir bu tarafa çevirdi. Ceplerine baktı. İşe yarayabilecek şeyleri ve bulduğu bir silahı alıp çantasına attı. O sırada genç adam, bacağına sardığı bezi fark etti.

“Bacağın.”

“O senin binandan kaçarken oldu.”

“Yaralarına bakmamı ister misin? Belki yapabileceğim bir şey vardır.”

“Sorun yok Arayıcı. Bunlardan alabileceklerimi alıp, gideceğim.”

“Nereye?”

“Önce beni bulduğun yere döneceğim. Ondan sonra gitmem gereken yeri söylemiştim. Lemuria.”

“Tamam o zaman. Ben de seninle geliyorum.”

“Hayır. Tek başıma daha iyi.”

“Gidecek yerim yok Riva. Yapacak başka bir şeyim de yok. Eninde sonunda Hordauralar gelip beni bulacaktır. Sonrası…”

Arayıcı duraksadı. Sonra ne olacağı, ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Sadece hayatta kalmaya çalışacaktı. Riva ile birlikte şansı daha fazla olabilirdi.

“Ben de sana yardım edebilirim. Şu gitmek istediğin yere gidebiliriz. Orası her neredeyse bulabiliriz.”

O sırada cebindeki cihazı hatırladı. Topluluğuna teslim etmesi gereken ama vermeyi unuttuğu, yakınlardaki canlı insanları tespit eden cihazı.

“Hem bu da var. Hatırlarsan seni de bu şekilde bulmuştum. İşimize yarayabilir.”

“Onu senin elinden çekip alabileceğimin ve seni de burada bırakabileceğimin farkındasın değil mi Arayıcı?”

Bu soru karşısında donup kalmıştı. Karşısındaki haklıydı. Riva ondan kat kat daha üstündü. Onun içinden çıkmayı başardığı durumları düşününce kendisini gerçekten savunmasız hissetmişti.

“Tamam Arayıcı, benimle gelebilirsin. Şunlardan bir tanesini kullanabilir misin?”

Yerde yatan adamın yanından aldığı diğerlerine göre büyük bir silahı uzattı.

“Küçük olanlardan farkı var mı?”

“Aslında yok. Sadece seri atış yapabiliyor. Mantık aynı. Emniyeti indir, nişan al ve tetiğe bas.”

“Tamam, o zaman.”

“Adamın üstünde başka bir şey kalmadı. Gidebiliriz, benimle gel.”
Riva önde genç adam arkasında yürümeye başladılar. Ana yolda biraz ilerledikten sonra Arayıcı sislerin içinde duran araçları fark etti. “Bunlar onların mı?” diye sordu.

“Evet. İşimize yarayacaklardır.”

“Kullanmayı biliyor musun?”

“İki tekerlekli olanı kullanabilirim. Ayrıca diğer araçların geçemeyeceği yerlerden bununla geçebiliriz.  Önce hemen eşyalarımın yanına döneceğiz.”

Birlikte motorsiklete bindiler ve yola koyuldular. Sisin ve karanlığın içinde yavaşça ilerlediler ve ilk karşılaştıkları apartmana geri döndüler. Riva, hızla çatı katına çıktı. Arayıcı gördükleri karşısında şaşırmıştı. Çatının her tarafı yığınlarla doluydu. Uçan X de tepelerinde dolaşıyordu.

“Şu şey,” dedi Arayıcı. “Meleğin. Nasıl oluyor da peşinden ayrılmıyor? Sürekli seni nasıl takip edebiliyor?”

“Tam emin değilim. Bazen akıllı bir şey olduğunu düşünüyorum ama bazen de…”

Hızlı hareketlerle yığınları karıştırıyor, kendi planına uygun işe yarayacak şeyleri çatının ortasında toplamaya çalışıyordu.

“Bazen,” diye devam etti. “Sanki onun gözünden görüyorum her şeyi. Donup kaldığım zamanlar. Sanki onu ben kontrol ediyor gibiyim. Sonra gözümün önünde kelimeleri görüyorum. Ardından her şey bulanıklaşıyor. Bir rüya sanki.”

“Bir şekilde onunla bağın var gibi.”

“Olabilir. Bilmiyorum. Oksijen tüpüne ihtiyacımız olabilir Arayıcı.”

“Neden?”

“Kuzeye gittikçe hava kirliliği artacaktır. Gaz maskesi seni ne kadar idare eder hesaplayamıyorum. İlk yola çıktığım yerde yaptığım ölçümlerde 70 PPM olan kirlilik buraya gelene kadar sürekli arttı. Şu an bulunduğumuz bölgede…”

Eline aldığı bir aleti çalıştırdı ve bir süre bekledi. Birkaç bip sesinden sonra konuşmaya devam etti.

“Yaklaşık olarak 200 PPM civarında.”

“O zaman neden kuzeye gidiyoruz? Başka bir yere gitsek. Kirliliğin az olduğu, Hordauraların olmadığı bir yere. Lemuria diyorsun ama nerede olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Rüyalarımın bazılarında üzerinde mavi ışıklar olan gri bir bina görüyorum. Etrafında benim gibilerin olduğu yerler.”

“Senin gibiler?”

“Kirliliğin içinde zorlanmayan. Maske takmayan, siyah boşluklarda dolaşabilen.”

“Siyah boşluklar ne?”

“Bilmiyorum. Sadece rüya da olabilir ama beni çağırıyorlar. Gün geçtikçe daha büyük bir güç beni çekiyor. Ayrıca artık bir haritam da var.”

“Peki orada Lemuria diye bir yer var mı?”

“Yok ama şuna bir bak.”

Cebinden çıkardığı katlanmış bir haritayı açtı ve Arayıcı’ya döndü.

“Şu kırmızı siyah işaretleri görüyor musun?”

“Evet.”

“Bunlar senin Hordauralar dediğin kişilerin bölgesi. Şurada işaretli olan merkezleri olmalı. Sizin büyük kırık camı oraya götürmüş olmalılar. Öyle değilse bile o cihazlardan orada mutlaka vardır. Eğer ona bağlanabilirsem Lemuria’nın nerede olduğunu öğrenebilirim. Oraya gitmenin yolunu bulabilirim.”

“Belki de öyle bir yer hiç yoktur.”

“Denemeden öğrenemem. Ama artık rüyalarımda gördüğüm isimlerin doğru olduğunu biliyorum.”

“Nasıl?”

“Gördüğüm bir diğer isim de Svalbard. Haritaya bir daha bak.”

Riva’nın parmağını koyduğu yerde, Hordaura’ların sınırlarının dışında, haritanın bile sonunda neredeyse silinmiş kelimeyi okumaya çalıştı. S-V-A-L-B-A-R-D

“Eğer orası varsa Lemuria da vardır. Belki de önce Svalbard’a gitmem gerekiyordur.”

Arayıcı bilmem anlamında ellerini kaldırdı.

Hadi bana yardım et de, yanımızda götüreceklerimizi şu bezin üstüne koyalım.”

Büyük bir yığını bezin üstüne taşıdılar. Uçan X sislerin içinden çıkıp yavaş yavaş onlara doğru yaklaştı. Arayıcı birkaç adım geri attı. Riva eğilerek X’in altına girdi ve bezden yığını dört noktadan bağladı. Meleği malzemeleri havaya kaldırdı ve olduğu yerde sabit bir şekilde durdu.

Birlikte binanın dışına çıkıp motosiklete bindiler. Riva, vitese taktı ve araç ileri atıldı. Henüz yol almaya başlamışlardı ki, genç kadının meleği de sabit durduğu yerden hareket etti ve onları takip etmeye başladı.




Arayıcı koşmaktan nefes nefeseydi, devam edecek gücü kalmamıştı. Ne kadar yol aldığını, hangi yöne gittiğini bilmiyordu. Emin olduğu tek şey artık yapayalnız kaldığıydı. Birlikte hayat mücadelesi verdiği insanlar yoktu etrafında, Riva’ya ne olduğunu da bilmiyordu. Gecenin bir vakti çatıda her ne yapıyorduysa bir çuval inciri berbat etmişti. Oradan kaçarken duyduğu silah seslerini hatırladı. Meleğim dediği uçan X bile yanında değildi.

Biraz soluklanmak için etrafına bakındı. Gündüzleri sarı renkli olan sis, ayışığında bembeyaz gözüküyordu. Çevrede neler olduğunu daha net görebilmek için maskesini bir anlığına kaldırdı. Gözleri hızlıca etrafı taradı. Seçebileceği, tanıdık bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Rutin görevleri sırasında binanın her yönüne belirli mesafeler boyunca defalarca ilerlemişti. Eğer daha önce gördüğü, işaretlediği bir bina, bir yıkıntıya rastlarsa hangi yöne ne kadar koştuğunu da hesaplayabilirdi.

Sağını ve solunu kontrol ettikten sonra yürümeye devam etti. Görüş mesafesi hala düşüktü. Birkaç adım daha attıktan sonra sisin arasında karaltı olarak beliren yükseklikleri fark etti. Bahçe duvarları… Hafızasını biraz zorladıktan sonra nerede olduğunu tahmin edebildi. Uzun yıllar önce 22. Arayıcı ile birlikte çıktığı bir yolculukta işaretledikleri bir noktaydı burası. Daha sonra Hordauralar’ın sıklıkla oraya uğradığını fark ettiklerinde işareti kaldırmışlardı.

Artık nerede olduğunu biliyordu. Eski yerleşim yerlerine doğru koşmuştu. Harap durumdaki iki katlı yapılar artık seçilebiliyordu. Buranın en kötü tarafı da buydu. Bu binalardan çevrede çok vardı ama hiç birisi sis perdesinin üstüne çıkacak kadar yüksek değildi. Gaz maskesini çıkarıp geceyi atlatabileceği bir yer yoktu. Bölgenin kuzeyinde ise daha yüksek binalar vardı. O tarafa yönelmeyi aklından geçirdi.

Sırt çantasını çıkarıp yere koydu ve içindekilere bir göz attı. Mataradan birkaç yudum su içti. Çantanın yanındaki bölmede taşıdığı pusulayı eline aldı ve kapağını açtı. Pusulanın dijital ibresi kendi ekseni etrafında bir tur döndükten sonra Güney Batı 190 dereceyi gösterdi. Arayıcı yavaş yavaş sola dönmeye başladı ve ibre kuzeyi gösterene kadar hareketine devam etti. Maskesini tekrar çıkarıp etrafını inceledi. Bulunduğu yerdeki binaların arasından geçip arka taraflarında kalan yolu kullanabilirdi.

Hızlı adımlarla eski binaları çevreleyen yarı beton yarı metal alçak duvarları geçti. Üstüne bastığı çorak topraklar bir zamanlar burada yaşayan insanların bahçeleriydi. Bitkileri buraya ekebildiğini hayal etti. Sisin olmadığını…

Çürümüş ahşap parçalarını tekmeleyerek ilerledi. İki binanın arasından geçip arka tarafa ulaşacağı sırada durdu. Bir an nefes almayı bıraktı ve sislerin arasında sallanan bir ışık demetine odaklandı. Hemen olduğu yere çöktü ve yanındaki binayı kendisine siper etti. İleride hareket eden bir şeyler vardı.

“Yol Gösterici GO, sen her zaman yanımda ol,” diye mırıldandı.

Arayıcı mümkün olduğu kadar az nefes almaya çalışıyordu. Işık kaynağının geldiği yönden sesler de duyulmaya başlamıştı. Ne konuştuklarını anlamaya çalıştı ama başaramadı. İki kişinin birbirleriyle şakalaşmasına benziyordu duydukları. Kelimeler anlaşılmasa da kahkaha gayet netti.

Bulunduğu yerden gerilemeye başladı. Eğer kendisinin bulunduğu boşluğa kadar ilerleyecek olurlarsa fark edilmemesi imkansızdı. Bahçeye döndü ve yolu görebilecek şekilde yere uzandı.

“Bu lanet yere neden bu kadar çok geliyoruz ki?” diye sordu adamlardan bir tanesi.

“Yukarıdakiler bu bölgeyi sıkı kontrol altında tutmamızı söylediler herhalde.”

“Her zamanki yerler işte. Değişen bir şey yok. Terk edilmiş bomboş bir yer.” Ayağıyla yolda bir şeyi tekmeleyince gürültüsü binaların duvarlarında yankılandı.

“Yeter artık ses yapmayı kesin.”

“Hordauralar” diye düşündü Arayıcı.Yıllardır onların kötü olduğuna dair bir sürü şey anlatılmıştı. 22 numara ona aktarmıştı, o da diğer insanlara. Ama şimdi hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamıyordu. GO bir makine, kendinden önceki Arayıcı da usta bir yalancı olabilirdi. Ve yine onun anlattıklarına göre bu adamlar yakaladıkları gençleri eğer sağlıklı değillerse anında öldürürlerdi. Biraz güçlü gördüklerini ise diğerleri ile ölümüne dövüştürüp hayatta kalana kendilerini katılma hakkı tanırlardı. Bunlar topluluğu bir arada tutmak için uydurulmuş olabilir miydi?

Birden açığa çıkmak istedi. Ne olursa olsun o adamlara yakalanmayı ve kaderine razı olmayı düşündü. Bir an sonra bu fikrinden vazgeçti. Binaların arasındaki boşluktan iki adamın geçişini izledi. Arkalarından silahlı bir adam yürüyordu.

Kendisine siper olan evlerin arkasından Hordauraların geldiği yöne yürüyebilir ve onlardan kurtulabilirdi. Sürünerek boşluktan kenara çekildi. Adamların yeterince uzaklaştıklarını düşündüğü anda ayağa kalkıp ters tarafa doğru birkaç adım atmıştı ki bir bahçe çitine bastı. Hiç kıpırdamadan durdu. Ayak seslerinin geri geldiğini duyabiliyordu. İki evin arası kısa bir süreliğine aydınlandı. Uzaktan birisi bağırdı.

“Görecek bir şey yoksa geri gelin. Kaybedecek zamanımız yok. Hayvanın tekidir.”

Daha önce duyduğu kahkahanın sahibi yine gülüyordu.

“Sence..” dedi gaz maskesinin altında nefes nefese. “Sence onbaşı bu sokaklarda dolaşan kaç tane hayvan görmüştür?”

İki adam da gülmeye başlamıştı.

“Hey, onbaşı. Burada bir şey var ama ne olduğunu anlayamadık. Belki sen yardımcı olursun.”
Şimdi kahkahaları tüm sokakta yankılanıyordu. Sözlerine bir karşılık alamadılar.

“Onbaşı,” diye seslendi bir tanesi. Yine cevap yoktu. İki adam gülmeyi kesmişlerdi. Bir koşturmaca duyuldu. Ardından dijital bir bipleme.

“1. Tim’den 2’ye. Cevap ver 2.”

“Dinliyorum,” dedi bozuk bir ses.

“Onbaşı yanınızda mı 2?”

“Olumsuz. En son sizinleydi.”

“Lanet olsun, lanet olsun,” diye söylendi bir adam.

Arayıcı, cesaretini toplayıp kafasını iki bina arasındaki boşluktan uzattı. Adamlar uzaklaşmıştı ama artık etrafta daha fazla kişinin olduğunu biliyordu. Olduğu yerde kalabilir veya fırsattan istifade edip yolun karşısına geçebilirdi. Eğer diğer tarafa geçmeyi başarırsa yüksek binalara ulaşmak için bir şans elde edebilirdi. Boşlukta biraz daha ilerledi ve yolu görebilecek bir yerde durdu. İki kişinin koşturmacasını görebiliyordu artık.

“1. Tim’den 2’ye. Cevap ver 2,” diye bağırıyordu elindeki cihaza adamlardan bir tanesi.

Birkaç dijital bipleme ve sessizlik.

“Cevap ver 2.”

Yine karşılık gelmemişti.

“Sen diğerlerini bul. Ben de burada onbaşıyı arayayım.”

“Tamam.”

Adam koşarak geldikleri yöne gitti. Arayıcı, duvara yaslanmış duruyor, nefes bile almıyordu. Geride kalan adam “Onbaşı, onbaşı” diye seslendi.

Ardından bir süre sessizlik oldu. Sokakta hareket eden bir ışık kaynağı yoktu. Arayıcı, saklandığı yerden kafasını çıkarıp etrafa baktı. Kimse gözükmüyordu. Tek yapması gereken karşıdaki evlerin arasına girmekti. Ondan sonra büyük binalara ulaşmak daha kolay olacaktı.

Cesaretini topladı, derin bir nefes aldı ve koşarak yolun karşısına geçti. Sırtını duvara yasladı ve tekrar sokağa baktı. Birden fazla ışığın hareket ettiğini gördü. “Tam zamanında,” diye düşündü. Yolu arkasına aldı ve sessiz ama hızlı adımlarla yürümeye başladı. Diğer tarafa göre daha dar bir boşlukta ilerliyordu. Etraf yıkıntılarla doluydu. Yıkık bir duvarın üstünden atlayıp arkasına geçti ve biraz soluklandı.

Tekrar harekete geçmek için kafasını uzattı ve yola doğru baktı. Işıklar gözükmüyordu. Duvarın diğer tarafına atladı. Boşluklardan gözükmemek için sırtını binaya yasladı. Yavaş yavaş bir sonraki köşeyi döndüğü sırada tam kafasında hissettiği soğuk bir demir parçası ile donakaldı.

Her şey bitmişti. Yakalanmıştı.




152. Gün
Topluluğumuza kazandırmak üzere yanıma aldığım kadının söyledikleri birer deli saçması mı yoksa gerçek mi? Ona göre Aziz Thomas sadece bir bilim insanı ve her şeyi bilen GO bir makine. Yoksa tüm toplumumuz  yalanlar üzerine mi kurulmuştu?”

Riva’nın meleği geri dönmemişti. Tepedeki taşların ardında bütün gün olan biteni izlediler. Önce ufak çaplı bir çatışma oldu. Hordauralar yaralılarını ve kayıplarını dışarı taşıdılar. Ardından daha büyük bir kuvvetle saldırdılar ve istediklerini almayı başardılar.

Sessizlik içinde geçen birkaç saatten sonra binada bulunan gençler elleri bağlı halde dışarı çıkarıldı. Riva olan biteni dikkatle izliyordu. Arayıcı’nın gaz maskesinin arkasına saklanmış gözleri tanıdığı insanların götürülüşünü izlerken yaşlarla dolmuştu.

“Bir şeyler yapmalıydık,” diye fısıldadı.

Genç kadın binadan uzaklaşanları gözünü ayırmadan takip ediyordu.

“Hadi gidelim. Beni makineye götür.”

Arayıcı, gizlendikleri yerde ayağa kalktı.

“Tek düşündüğün o lanet şey değil mi? Gençleri götürdüler. Orada insanlar öldü ve sen halâ o şeyin peşindesin.”

“Sana burada kalamayacağımı söylemiştim.”

“Benim de seninle ilgili şüphelerim vardı zaten. Belki uyum sağlarsın diye düşünmüştüm  ama olmayacak. Hadi gel o zaman. GO’yu gör ve git. Onu almana veya dokunmana izin vermeyeceğimizden emin olabilirsin.”

Riva, çoktan tepeden inmeye başlamıştı. Genç adam peşine takıldı. Ona yetişmek için neredeyse koşuyordu.

“Yavaş ol. Seni öylece içeri almazlar.”

Arayıcı öne geçti ve ana kapının önünde durdu. Eskiden cam olan tüm dış cephe yıllar önce metallerle güçlendirilmişti, ancak yaşanan saldırıdan sonra her şey altüst olmuş gözüküyordu. Normalde geri dönen birinin duvardaki cihaza dokunması ve beklemesi yeterliydi. Cihazın üstündeki kamera çalışır, giriş katındaki silahlı görevliye görüntü gider, kimlik tespiti yapılır ve içeri girilirdi. Şimdi ise cihazın olduğu yerde sadece kablolar vardı. Kamera eskisi gibi duruyordu ve sistemlerle bağlantısı olup olmadığı belli değildi.

Maskesini çıkardı ve “Benim 23,” diye bağırdı  girişin önünde. “Geri döndüm.”

Bir süre sessizlik oldu. Ardından sisin içinden iki adam belirdi. Silahlarını kapıdakilere doğrultmuş yavaş yavaş yaklaşıyorlardı. Tam olarak nişan alabilecekleri bir noktada durdular.

“Yanımda birisi daha var. Geri döndüm.”

“Burada beklemek zorundasınız,” dedi adamlardan biri. Sesi boğuk çıkıyordu ve Arayıcı kim olduğunu anlayamamıştı. “Tüm giriş çıkışları Şifacı’ya bildirmek zorundayız.”

“Beni de mi?”

“Özellikle seni.”

Adamlardan biri yanlarından ayrıldı ve geldiği yöne doğru koştu.

“Şimdi döndüğünü bildireceğiz ve bekleyeceğiz. İzin çıkarsa gelebilirsiniz yoksa gitmek zorundasınız.”

Riva, korunmak için duvarı kendisine siper etmişti. Arayıcı girişin hemen önünde ellerini kaldırmış öylece duruyordu.

“Eğer ona yaklaşıp dikkatini dağıtırsan işini bitirebilirim,” dedi genç kadın.

“Öyle bir şey olmayacak. Yerinden kıpırdama. Bir karar vermek zorundalar. Bana ihtiyaçları var. Zaten yeteri kadar insan kaybettik. Şifacımız tecrübelidir ve durumun farkındadır.”

Kat sorumlularının 6. katta toplanmış olduğunu biliyordu. Haberci, eğer hala çalışıyorsa, asansörle yanlarına çıkacak ve döndüğünü bildirecekti. Yaşlı adam tek başına karar verebilir veya diğerlerine de danışarak bir oylama yapabilirdi. Her iki durumda da içeri alınacaklarını düşünüyordu. Ne de olsa o, çevreyi bilen, ihtiyaç olan malzemeleri işaretleyen ve insanları oraya getiren kişiydi. Son yaşananlardan sonra belki de ona daha çok ihtiyaçları vardı.

Silahlı adam arkadaşının yanına geri döndüğünde Arayıcı heyecanla bir adım öne attı.

“Geliyor muyuz?”

“Oylama yapıldı ve sadece geceyi geçirmenize, ardından da gitmenize karar verildi. Üzgünüm Arayıcı, ama insanlar başımıza gelenlerden seni sorumlu tutuyor. Yerimizi belli ettiğini düşünüyorlar.”

“Deniz, sen misin?”

Gaz maskeli adam evet anlamında kafasını salladı.

“Üzgünüm dostum. Böyle olmasını ben istemedim. Hadi gelin. Sizi üst katlara götüreyim.”

Diğer adam da silahını aşağı indirdi ve birlikte asansöre yürüdüler.

“Seni gördüğüme sevindim,” dedi Arayıcı. “Neler oldu?”

“Saldırıya uğradık. Sanırım bizi hafife aldılar. İlk seferde püskürtmeyi başardık ancak sonrasında daha güçlü geldiler. Ölenler, yaralananlar. Ayrıca sağlam gençleri de yanlarında götürdüler.”

“Bir kısmını gördük ama emin ol yerimizi benim yüzümden tespit etmediler. Geri döndüğümüzde olaylar çoktan başlamıştı. Bir şey yapamadık. Üzgünüm.”

“Anlıyorum dostum. Bir gün başımıza bunun geleceğini hep biliyorduk. Dayanabiliriz sanmıştık ama olmadı.”

Asansör 6. Katta durdu ve birlikte indiler. Riva etrafı inceliyordu. Hemen önlerinde bulunan odadan konuşma sesleri geliyordu. Kat sorumluları orada toplanmış olmalıydı. Riva yüzüne sardığı bezi aşağı indirdi. Diğerleri de maskelerini çıkardı ve ilk kapıya doğru yürüdüler.

Odaya girdikleri anda sessizliğe büründü. Herkesin dikkati genç kadının üzerindeydi. Yaşlı Şifacı, ifadesiz bir yüzle oturduğu yerden kalktı.

“Hoş geldiniz. Gördüğüm kadarıyla oldukça sağlıklı ve genç bir kadınla geri dönmüşsün 23. Topluluğumuz sana her zaman minettar kalacak ancak bugün olanlardan sonra burada kalamazsın. Kat sakinleriyle yaptığımız oylamanın sonucu bu. Kurallarımızı biliyorsun. Eğer onlar olmasaydı bugün hiç birimiz burada olmayabilirdik.”

Genç adam anladığını belirtmek için kafasını salladı. Konuşulanlar yanındaki kadının umrunda değil gibiydi. Yaşlı adam sözüne devam etti.

“Yerine yeni birini seçeceğiz. Cihazlarını seçilecek kişiye teslim edebilirsin. Bu gece topraklama töreninden sonra oylama yapılacak. Mutlaka kaybettiklerimiz içinde tanıdıkların vardır. Veda etmek istersen katılabilirsin.”

Arayıcı önce yanındakilere baktı ve sonra üzüntüyle başını öne eğdi.

“Genç kadına gelirsek, üç gün süresi olacak. Eğer bize uyum sağlayabileceğini kanıtlarsa dilediği kadar kalabilir.”

Riva, araya girdi.

“Kalmayacağım. Sizin şu kırık makineyi görmem gerekiyor. Ondan sonra gideceğim.”

Genç adam susması için kolunu sıktı.

“Kırık makine…” dedi Şifacı.

“Önemli değil,” diyerek yaşlı adamın lafını kesti Arayıcı. “Tanıştığımızdan beri böyle garip.”

“Odalarınıza gidebilirsiniz.”

Son söz söylenmişti. Artık yapılabilecek fazla bir şey yoktu. Deniz, onu izlemelerini işaret etti.

“Benim katımda iki oda ayarlamalarını söyledim bile.”

“Teşekkürler dostum.”

Arayıcı, orada kalmayı isteyip istemediğini düşündü. Dışarıda farklı bir dünya vardı. Bildiklerinden fazlası vardı. Belki de Riva haklıydı. Yol Gösterici sadece bir makineydi. Şu an kullandıkları aletleri yapanlar da tıpkı onlar gibi insandı. Küçük topluluklarıyla birlikteyken hayatta kalmak daha kolay olabilirdi ama bir yanı da daha fazla şey keşfetmek istiyordu. Neler olmuştu? Nasıl bu noktaya gelinmişti?

Birlikte asansöre bindiler. Görevli boynundaki anahtarı kilide yerleştirdi ve 10. kata çıktılar. Deniz, önce Riva’nın odasını gösterdi.

“Burada kalabilirsin. Küçük ama rahattır.”

“Kırık makine nerede?” diye sordu genç kadın.

Deniz ne olduğunu sorarcasına baktı Arayıcı’ya.

“Önemli değil, dostum. Benim odam yan taraf mı?”

“Evet. Burası da senin.”

“Tamam, teşekkür ederim. Gerisini ben hallederim.”

“Ben de çıkacağın yolculuk için sana bir çanta hazırlatayım. Bir süre seni idare eder.”

“Sana ne kadar minettar olduğumu anlatamam.”

İri yarı adam yanlarından gittikten sonra Arayıcı Riva’ya döndü.

“Görmek istediğin şey birkaç kat yukarıda. Gitmeden önce onu sana göstereceğim. Söz veriyorum. Ama önce biraz dinlenelim. Gece çatıda topraklama işlemi yapılırken kata çıkacağız ve GO’yu göreceksin,” diye fısıldadı. “Bir de artık herkese sormayı bırak, lütfen.”

Genç kadın bir şey söylemeden odasına girdi ve kapıyı kapattı. Arayıcı da hemen arkasından kalacağı yere geçti. Belki de son defa bir yatağa uzanacağını düşünerek kendini bıraktı. Tavana bakıyor, neler olacağını düşünüyor ve korkuyordu. Uyuyabileceğini düşünmüştü ama başaramadı.

Riva’ya göstermeden önce GO’yu kontrol etmek ve üstünde birkaç şey denemek istiyordu. Sadece ona öğretilenleri değil, farklı rakamlar da girebilirdi. O zaman cama neler yansıyacağını merak ediyordu.

Sessizce kaldığı yerden koridora çıktı ve asansöre döndü. Görevliye, kendinden sonra gelecek arayıcıya bırakmak üzere aletlerini toplayacağını söyleyerek üst kata götürmeye ikna etti. Odaya girebilmek için gerekli kombinasyonu tuşlayacağı sırada kapının mekanizmaya bağlı kısmının kırıldığını fark etti. Hızlıca içeri girdi ve olduğu yerde kaldı. Yol Gösterici’nin olması gerektiği yerde bir boşluk vardı. Hordauralar onu da almıştı.

Ne kadar süre orada öylece durduğunu bilmiyordu. Etraftan gelen bağrışmalar ile kendine geldi. “Tekrar mı saldırıyorlar?” diye düşündü. “Hava kararmışken.”

Hızla odadan dışarı çıktı. Bulunduğu katta silahı olanlar asansöre doğru koşuyordu.

“Neler oluyor?” diye sordu.

“Bilmiyoruz ama sorun çatıda. Gidip göreceğiz.”

“Ben de sizinle geliyorum.”

“Silahın yok 23. Yine de sen bilirsin.”

Birlikte çatı katına çıktılar. Arayıcı, asansörün hemen önünde boylu boyunca yatan bahçıvanı gördü.

“Lütfen bunu sen yapmamış ol Riva.”

Önlerindeki kapı dışarı açılıyordu. Teras bölümü yıllar önce toprak ile kaplanmış, böylece bulabildikleri bitkileri orada yetiştirmeye başlamışlardı. Bunun dışında topluluğun ölen üyeleri de buraya gömülüyor, bu dünyayı terk ettikten sonra bile topluluğa faydalı oluyorlardı.

Arayıcı, terasa ayak bastığında gördüğü manzara karşısında şok olmuştu. Riva, yine kendinden geçmişçesine dizlerinin üstünde duruyordu. Etrafında olup bitenden haberi yok gibiydi. Arkasındaki adam silahını genç kadının kafasına dayamıştı. Başka bir tanesi uzak mesafeden nişan almış bekliyordu.

Arkasındaki adam, “Ellerini kaldır,” diye bağırdı.

Genç kadının gözleri tekrar etrafı algılamışçasına parladı ve ardından ellerini kaldırdı.

“Of, sanırım kusacağım,” dedi silahını Riva’nın kafasına dayamış olan adam.

Diğeri de yaklaştı ve durdu.

“Bu toprağın içinden çıkan çürümüş bir kol mu?”
Şimdi Arayıcı’nın da midesi ağzına gelmişti. Adam söyleyene kadar orada duran şeyin ne olduğunu fark etmemişti bile.

“Çok önce topraklanan birinin yeri burası,” dedi Riva’nın arkasındaki adam. “Ne yapacağız şimdi? Bana kalsa bunu burada öldürürdüm.”
O anda Arayıcı omzunda bir el hissetti. Kafasını çevirdiğinde Deniz’i gördü.

“Git burdan dostum. Vakit varken git, yoksa bu kız yüzünden sen de burada öleceksin.”

“Onu bırakamam.”

“Bırakmak zorundasın. Kalırsan başına neler gelebileceğini biliyorsun. Odana bir çanta bıraktım. Bu olay bitmeden onu al ve dışarı çık. Belki şansın daha fazla olur.”

Deniz, boynundaki asansör anahtarını uzattı. Arayıcı anahtarı tereddütsüz aldı ve arkadaşının gözlerine minnetle baktı.

“Teşekkür ederim.”

Koşarak asansöre ulaştı ve düğmeye bastı. Hafif bir gürültü ile aşağı inmeye başladı. Asansör sanki her zamankinden daha yavaş çalışıyordu. Her bir kat arası dakikalar sürmüş gibiydi.

Kapılar sessizce açıldı. Tekrar kapanmasını engellemek için koridorda duran bir sandalyeyi hızla araya yerleştirdi. Elinden geldiğince çabuk odasına geçti ve Deniz’in bıraktığı çantayı sırtına taktı. Asansöre geri döndü ve zemin kat düğmesine bastı.

İçinde bulunduğu asansör girişte durduğunda Arayıcı dışarıdaki gürültüyü fark etti. Birbirine vuran metallerin çıkardığı sesi duyabiliyordu. Riva’nın meleği geri dönmüştü. Kapı nöbetçileri dışarıyı görebildikleri bir noktaya saklanmış, korkuyla hemen binanın dışında uçan X’e bakıyordu.

Genç adam hızla gaz maskesini taktı ve fırsattan yararlanarak adamların arasından dışarı çıktı. Tüm gücüyle koşarak uzaklaşmaya çalışıyordu. X’in kendisini takip ettiğini fark etti.

Maskesini yukarı kaldırdı ve “Beni bırak,” diye bağırdı. Binanın çatısını işaret ediyordu. “Ona yardım et. Orada. Git ve ona yardım et.”

Umutsuzca çırpındı. Bağırmaktan vazgeçti. Arkasını döndüğü sırada silah seslerini duydu. Tepesindeki şey onu bırakıp binaya yöneldi. Arayıcı tüm gücüyle koşmaya başladı. Yön fark etmeksizin, hiçbir şey aramadan, hiçbir görevi olmadan sadece koşuyordu.




Konsey üyesi Benjamin, toplantı salonunundaki büyük masanın baş köşesine kurulmuş bekliyordu. İri ve güçlü parmaklı elleri ile antika ahşap masanın kenarı ile oynuyor, yüzündeki gergin ifadeden kurtulmaya çalışıyordu. Cep terminalinden yardımcısı Hunter’ı aradı.

“Talebim iletildi mi? Herkes katılıyor mu?”

Alacağı cevaptan şüphesi yoktu.

“Evet, efendim. Yaklaşık yarım saat sonra tüm konsey orada olacak.”

İri adam masanın başında gülümsedi. Ortada ilginç bir mesaj vardı ve bunu onlara iletirken toplantıya katılacaklarını garanti altına alacak şekilde süslemişti.  Konsey üyeleri dünya sınırları konusunda her zaman hassas olmuştu ve Benjamin bu düşüncelerini devam ettireceklerinden şüphe duymuyordu. Her birinin ataları bundan önceki yüzyıllarda dünyayı yönetmişti ve her ne kadar orada olmasalar da hâlâ öyle hissetmek, hiçbir şeyin değişmediğini bilmek onları rahatlatıyordu.

Toplantı salonu genişti, herkesin oturacağı yer çok önceden belirlenmişti ve bu gelenek yıllardır uygulanıyordu. Konsey üyesi etrafına baktı. Odanın giriş bölümünün kenarında  yer alan, neredeyse bir adam büyüklüğündeki mekanik sarkaçlı saat on bire çeyrek kalayı gösteriyordu.

“Büyük Kaçış” sonrası ay üssüne yerleştikleri ilk zamanlardan beri sarkaçlı saatin orada durduğunu biliyordu. Mekanik alet salgınlar başladığında dünyada olmalıydı. Tanık olduğu şeyleri düşündü. Basit bir grip virüsü ve onun melezleri yüzünden ölen milyarlarca insanı hayal etmeye çalıştı. Bu şey yaşananlara şahit olmuş ve bir şekilde o dönemi atlatarak şimdiki yerine yerleşmişti. Bu zamanda böyle ahşap ve mekanik işçiliği bulmak neredeyse imkansızdı.

Artık ağaçlar el işçiliğine dayanacak kadar kuvvetli olmuyordu. Konsey’in hâlâ elinde tuttuğu topraklarda yetişen ürünler dışında bitkisel bir şeyler yetiştirmek neredeyse imkânsızdı. Bu yıllardır Mars Kolonisini rahatsız eden bir gerçekti ve uygun zaman geldiğinde bu durumu değiştirmek isteyeceklerinden hiç şüphe duymuyordu. Her ne kadar yapılan anlaşmalar karşılıklı çıkarlara dayanıyorsa da Mars’ın onlara olan bağımlılığın azalması hiç işlerine gelmezdi.

Benjamin, sarkaçlı saatin ritmine ayak uydurdu. Parmakları ile masaya vuruyordu. Konsey üyelerinin erken gelmek gibi bir alışkanlıkları asla olmamıştı ve bugün de bu tavır değişmemişti.

Saat 11 defa çaldı. Birkaç saniye sonra salonun kapısı açıldı. Altı adam birbiri ardına içeri girdi ve yerlerine oturdu. Konsey toplantısı başlıyordu.

Ay’ın sahibi, Dünya’nın kullanılabilir bölümlerinin efendileri yedi ailenin temsilcisi bir aradaydı. Yaşanan onca kargaşa, savaş ve felaketten sonra bile yerlerini korumayı başarmışlardı. Babadan oğula geçen, nesiller boyunca devam eden bir mevki. Dünya’da dağınık halde yaşayan insanlar üzerinde kendilerini kabul ettirmelerini, Mars Kolonisi ile anlaşmaya varılmasını ve dünyanın önemli bölgelerini kontrol etmelerini sağlayan bir statü.

Sessizliği, siyah cübbesinin üzerinde sarı piramit işlemesi olan konsey üyesi Omar bozdu.

“Umarım bizi buraya toplamak için önemli bir sebebin vardır, Benjamin.”

İri adam oturduğu yerde doğruldu, sandalyesi gıcırdadı.

“Çok ilginç bir sinyal yakaladık.”

Kimseden ses çıkmıyor, Benjamin’in devam etmesini bekliyorlardı. Elindeki terminali masaya koydu ve çalıştırdı.

“Başaramadınız,” dedi dijital bir ses.

“Bu kayıt bir şey ifade etmiyor, genç adam,” dedi yaşlı bir konsey üyesi. Üzerindeki cübbede kırmızı bir gül işlemesi vardı.

“Öncelikle bunun nereden geldiğine bakmalıyız.”

Tekrar sessizlik oldu odada.

“Bu kayıt insansız bir Mars maden mekiğinden geliyor.”

“Yine de bir şey ifade etmiyor,” diye araya girdi yaşlı adam. “Kendi iç iletişimleri olabilir.”

“İlginç olan, bu sinyal tüm Güneş Sistemi’ne yayılacak şekilde gönderiliyordu. Kendi frekansları üzerinden yapılmamıştı ve insansız bir aracın böyle bir kayıt tutması anlamsız.“

“Sistemsel bir hata olabilir,” dedi Omar.

“Ataların kadar acelecisin. Şimdi işleri daha da ilginçleştirecek olan şeyi dinlemenizi istiyorum. Bu mesajın hemen arkasından alınan ikinci bir sinyal.”

Benjamin, masadaki cihazı tekrar çalıştırdı.

“Kontrolü ele almanın zamanı geldi.”

Konsey üyelerinin bir kaçı şaşkınlıklarını gizleyememişti. Omar halâ ilgisiz gözüküyordu.İhtiyar Stefan ciddiyetini koruyordu. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu cihazı çalıştıran adama.

“Bir planları olduğunu düşünüyorum. Standart frekanslarını dinlediğimizi biliyorlar, insanlı araçlar da çok dikkat çekici. En ufak hareketlerinde devriye mekiklerimize yakalanırlar. Bana kalırsa bu insansız araçlar ile bir şey test ediyorlar. Bizi devre dışı bırakacak, dünyaya istedikleri gibi müdahale edebilecekler.”

“Saçma,” dedi Stefan. “Anlaşmaları bozmak işlerine gelmez. Hala kendilerini idare edebilecek kadar gıda sağlayamıyorlar. Ayrıca nüfusumuz dünyadakilerle birlikte onların neredeyse 5 katı. Bizi tehdit etmeleri veya saldırmaları anlamsız.”

“Peki ya ellerinde yasak teknoloji varsa ve nüfusun önemi yoksa?”

Omar, bir kahkaha attı. “Sonunda ağzındaki baklayı çıkardın. Yine senin eski masal kitaplarında anlatılanlara bağladın konuyu. Yasak teknoloji, Nefes Almayanlar.”

Benjamin, elini sertçe masaya vurdu. Herkes olduğu yerde sıçradı.

“Nefes Almayanlar gerçek. Dünya’nın bu hale gelmesinden onlar sorumluydu ve atalarımız o teknolojiyi yasakladı. Her yerden sildiler, yok ettiler, gönderdiler. Bir daha ulaşılamayacak bir yere kaldırdılar.”

“Demek istediğin Mars Kolonisi onları buldu mu? Yasak teknolojiyi mi kullanıyorlar?” diye sordu Stefan.

“Elimde bir kanıt yok ama mümkün. İnsan üstünlüğü bizdeyken bu kadar tehditkâr bir mesaj göndermenin nasıl bir anlamı olabilir ki? Bir şeylere güveniyorlar.”

“Tamamen bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabilir,” dedi ihtiyar adam. “Acele karar vermemeliyiz.”

“Bence her şey karşımdaki hayalperestin uydurması,” diyerek araya girdi Omar. Stefan eliyle susmasını işaret etti ve konuşmasına devam etti. “Aldığım istihbaratlar koloni hayatının olağan akışında olduğu yönünde. Herhangi bir anormallik bildirilmedi.”

“Bence istihbaratınızı gözden geçirseniz iyi olacak Stefan.”

Diğer üyeler bu tepki karşısında kendi aralarında konuşmaya başlamıştı. Benjamin giderek daha da hırçınlaşıyordu.

“Elinizde aksi bir istihbarat varsa paylaşmanızı öneririm,” dedi cübbesinde lacivert göz işlemesi olan adam.

“Henüz yok ama olacak. Sizin adamlarınızdan çok daha iyi konumda ajanlarım var. Bir sonraki konseye daha kesin istihbarat bilgileri ile geleceğime emin olabilirsiniz.”

“Kesin bilgiler elde edene kadar beklemeyi öneriyorum,” dedi Stefan.

“Bana kalırsa en iyi savunma saldırıdır. Onlar istediklerini elde etmeden biz üstlerine gidelim.”

“Oylamaya sunuyorum o halde. Bekleyelim diyenler.”

Masa etrafındaki konsey üyelerinin tamamı el kaldırdı.

“Kabul edilmiştir. Üzgünüm genç adam, daha kesin kanıtlar ile gelene kadar bir şey yapmayacağız.”

“Sizi salaklar,” diye bağırdı Benjamin. Omar, ayağa kalkmıştı. Gülümsedi. “Masallara inanan bir çocuksun. Şu aptal kitapları okumayı bırakmalısın. Özellikle de atalarının yazdığını düşündüğün “Büyük Kitabı”. Onlar da en az senin kadar çatlakmış.”

Benjamin, hırsla üzerine atıldı. Konsey üyeleri iri yarı adamı güçlükle tutarak koltuğuna oturttular.

“Yeter,” diye bağırdı ihtiyar. “Konsey sona ermiştir.”

“Önümüzde başka seçenekler varken insanlarımızı riske atıp bir savaşa sokmamızı beklemiyordun değil mi?” diye sordu mavi göz arması taşıyan konsey üyesi yanından geçerken. Diğerleri ise tek kelime etmeden odayı terk etti.

Benjamin, herkes çıktıktan sonra bir süre daha sessizce oturdu. Ardından hızlı adımlarla çıkışa yöneldi. Önündeki metal kapı otomatik bir şekilde açıldı. Eski moda olsaydı çıkarken kesinlikle kapıyı tüm gücüyle kapatır ve çıkan sesi herkesin duymasını sağlardı. Sinirini bastıramıyordu.

Metalik koridorda ilerleyerek çalışma odasına geçti. Sakinleşmek için kendisine bir bardak içki doldurarak koltuğuna oturdu. Kapısının önünde biri içeri girmek için izin istiyordu.

“Şimdi olmaz,” yazdı masasındaki ekrana ve mesaj kapının önünde belirdi.

“Kripteks mesajınız var, efendim,” cevabı hızlıca önüne yansıdı. Benjamin düğmeye basarak kapıyı açtı ve haberci kapıda belirdi. Hızla masaya yaklaşarak selam verdi ve elindeki silindiri bıraktı.

İri adam önünde duran kriptekse baktı. Bazı şeyler hiç değişmiyordu. Yüzlerce yıl önce üstad Da Vinci’nin tasarladığı kripteksin minyatür bir versiyonuydu elinde tuttuğu. Dış görünüşü aynıydı ama içi babası tarafından geliştirilmişti. Yıllardır aile içinde kullanılırdı.

Parmaklarını silindirin üzerinde dolaştırdı. Anahtar mekanizması tarih kokuyordu ancak içeriği değişmişti. Dökülen sirkeyle silinen papirüsün yerini dijital veri ve onu yakabilecek tetik mekanizması almıştı. Kripteksin üzerindeki harflere baktı. Mesaj Yüzbaşı Hunter’dan geliyordu.

Anahtar kelimeyi halkaları çevirerek parolayı oluşturdu ve dijital veriyi kendi terminaline yerleştirdi. Ekranda on farklı kareden oluşan sisli bir yerin kayıtları vardı. Hareket eden askerlerin zırh kameralarından alınan görüntülere benziyordu. Yüksek bir bina ve biraz duman. İçeri giriş, çatışma, biraz daha duman ve görüntülerin sırayla yok olması. 10 karenin sonuncusunda ekranda belli belirsiz bir kadın yüzü.

Cep terminalinden Yüzbaşı Hunter’ı aradı.

“Şu an neye bakıyorum John?”

“Dünya’da 10 adamımızı öldüren birine efendim.”

“Mars Kolonisinden mi?”

“Görüntüyü biraz daha detaylı inceliyoruz efendim. Elde edebildiğimiz bilgiye göre koloniden değil.”

“Eğitimli adamlarımızı dakikalar içinde öldüren bu kadın kim peki?”




Maginus Krateri üzerindeki ay limanında her zamanki gibi hareketli bir akşamüstü yaşanıyordu. Dünyadan gelen kargo mekikleri sırayla iniş yapıyor, devriye görevine çıkacak olan diğerleri de belli aralıklarla yüzeyden kalkıyordu.

Kraterin tam merkezinde bulunan kontrol ve iletişim kulesi günün son ve en yoğun kısmında her akşam olduğu gibi konsey üyesi Benjamin’i ağırlıyordu. Yanında duran yardımcısı Yüzbaşı Hunter ile aynı boyda, güçlü kuvvetli ve atletik bir vücudu olan adam ay üssünün en önemli kişilerinden biriydi. Etrafta olmaktan ve işleri bizzat kendisi idare etmekten hoşlanıyordu.

Son kargo mekiği de indikten sonra Yüzbaşı birkaç düğmeye bastı ve bilgiler ekrana yansıdı.

“Bununla birlikte bir aylık daha Soylent tozu stoğu kazanmış olduk,” dedi konsey üyesi.

“Evet efendim. Sorunsuz bir gün daha.”

“Daha ne kadar böyle sürecek bilmiyorum.”

Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı. O sırada iç iletişim panelinden dijital bir ses yükseldi.

“Görevi biten tüm personel sterilizasyon merkezine.”

Anons iki defa daha tekrarlandıktan sonra kontrol merkezindeki ekip ayağa kalktı ve beklemeye başladı.

“Çalışmalarınız için teşekkür ederiz,” dedi Benjamin. “Herkese iyi dinlenmeler.”

Ayakta dikilen ekibin tamamı neredeyse aynı anda “sağol,” diyerek karşılık verdi ve odadan çıktılar.

Rahatlayan adam önünde duran ilk koltuğa oturup arkasına yaslandı. Plastik metal alaşım malzemeden bir çatırtı yükseldi. Tedirgin olan konsey üyesi yerinden kalkarak kendinden emin adımlarla kule içinde turlamaya başladı. Birkaç adım attıktan sonra tam karşısında duran Clavius kraterine baktı.

“Biliyor musun Yüzbaşı, bizim kubbenin durduğu yer 20. Yüzyıl yazarlarından Arthur C. Clarke’ın kitaplarında ay üssünün bulunduğu yerdir. Onun hayal ettiği kadar ihtişamlı olmasa da başardık diyebiliriz.”

“Antika kitaplar sizin uzmanlık alanınız efendim.”

Benjamin gülümsedi.

“Keşke herkesin daha fazla ilgisi olsaydı. Çıkarılacak çok ders, öğrenilecek çok şey var.”
Hunter, sessizce dinliyordu. Konsey üyesi parmağıyla seyir teraslarını işaret etti.

“Atalarımız burayı tatil yapmak için inşa etmiş ve yıllarca o amaçla kullanmış. Şimdi ise biz burada tıkılıp kaldık ve dünyadan getirilenlerle yaşamımızı sürdürüyoruz. Neyse ki üssü güney kutup bölgesine yakın konumlandırmayı akıl etmişler.”

Yüzbaşı adamın ne demek istediğini anlıyordu. Kendisi de teknik olarak mükemmel şekilde tasarlanmış olan buz tesislerine hayrandı. Zamanın teknolojisi daha mı iyiydi diye düşünmeden edemedi.

“Yaşanacakları bilemezlerdi tabii,” diye ekledi Benjamin. “Her dönemde büyük felaketler yaşanmış Dünya’da. Mesela Nuh Tufanı ve Nuh’un Gemisi. Gerçi onu da bir masal gibi anlatıp dururlardı. Elimde olan kaynaklarda pek rastlamadım. Zamanında kaybolup giden el yazmalarında var mıydı, bilemiyorum. ”

“Bu Nuh dediğiniz adam da mı bir uzay gemisi yapmış efendim?”

Büyük camın önünde duran adam kahkahalarla gülmeye başladı.

“O farklı bir gemi yapmış. Ama bizim “Büyük Kaçış” sırasında yaptığımız ile aynı amaca hizmet etmiş. Kurtuluş.”

Dünya’daki yaşamın dönüm noktasına gelindiğinde ay üssü artık tatil yeri olmanın ötesine geçmiş ve bir nevi Nuh’un Gemisi haline gelmişti. Kendi roketlerine sahip olanlar Ay’a ilk yerleşenler olmuştu. Ardından yüksek miktarlar ödeyerek roketlerde yer bulanlar gelebilmişti. Şimdi ise sadece iş gücüne ihtiyaç duyulduğunda eski hastalıklı topraklarda sağlıklı kalmayı başarabilmiş olanlar getiriliyor, eğitiliyor ve konsey üyelerine hizmetkâr yapılıyordu.

Dünya’da söz sahibi olan zenginler insanların yeni sığınağında da düzenlerini sağlamıştı. En zengin yedi aileden oluşan bir yönetici konsey kurulmuştu ve uzun süredir de başarılı bir şekilde toplumu idare ediyorlardı.

Benjamin kulenin dairesel yapısının içinde bir tur attı. Ardından Mars’ın olduğu yönde durdu.

“Oradakilerden haber var mı, Yüzbaşı?”

“Nüfuzumuzu artırıyoruz. Birçok farklı kademede bizden birileri var. En ufak hareketlerinden haberimiz olacaktır. Ayrıca propaganda çalışmaları da tüm hızıyla ilerliyor. Dünya’nın daha yaşanabilir taraflarının bize ait olduğunu gösteren bilgiler yayılıyor. Eğer birlik olursak sistemin tamamının daha iyi olacağını anlatıyoruz.”

“Çok güzel. Bir isyan bekleyebiliriz; ya da bir hata yapmalarını. Sonrası kendiliğinden gelişecektir. İzleme sistemlerini açabilir miyiz?”

“Tabii, efendim.”

Yüzbaşı Hunter, birkaç tuşa dokunarak LIDAR (Light Detection and Ranging) sistemlerini tekrar aktif hale getirdi. Önlerindeki ekranda parıldayıp sönen küçük üçgenler belirdi. Kırmızı olanlar Mars Kolonisini, beyaz olanlar kendi mekiklerini temsil ediyordu.

“Fazla bir hareket göremiyorum.”

“Sanırım hepsi standart kargo araçları. Anlaşmalar çerçevesinde hareket ettiklerini ve rotalarının belirlenen kurallara uygun olduğunu söyleyebilirim efendim.”

“Dinleme yapabiliyor muyuz?”

“Bir şey çıkacağını sanmıyorum. Mevcut konumlarında hiç birisi uzun menzilli ses sinyali göndermeyecektir.”

“Yine de açık kalsın.”

“Anlaşıldı. Ses tarama açık.”

“Beni biraz yalnız bırakabilir misin Yüzbaşı?”

“Kapının önünde olacağım, efendim.”

Yardımcısı çıktıktan sonra Benjamin tekrar bir koltuğa oturdu. Dikkatini topladı. Her iki taraf da Dünya’ya muhtaç durumdaydı ama gözlemlerinde yanılmıyorsa Mars’ın bağımlılığı giderek azalıyordu. Kendilerinin ise daha ne kadar ana gezegenin çöplerinden faydalanabileceklerini kimse düşünmüyordu. Yalnızca kendisi farkındaydı, biliyordu. Kaynakları tükenmek üzereydi.
Aklına her seferinde aynı çözüm geliyordu. Yaklaşık yüzyıl önce yasaklanmış ve tüm kayıtları sistematik olarak yok edilmiş kayıp teknolojiyi yeniden canlandırmalıydı. Dedesinden dinlediği hikayelere göre onunla her şey mümkün olabilirdi. Aynı zamanda elindeki en eski yazılı kaynaklardan olan “Büyük Kitap”’da onlardan bahsediyordu.

Tamamen yok edilmemişler, sadece uzaklara gönderilmişlerdi ve geri çağrılmaları halinde gelmeleri gerekiyordu. Bundan emindi. Nefes Almayanlar ait oldukları yere dönmeli ve efendilerine hizmet etmeliydi.

Kulenin içini dolduran parazit sesi ile yerinden zıpladı. Kapı aniden açıldı ve Yüzbaşı Hunter içeri girdi.

“Efendim, iyi misiniz?”

“Neydi o John? Sen de duydun mu?”

“Evet. Hemen kontrol ediyorum. Bir mesaj yakalamış olabiliriz.”

Yüzbaşı, parazitin kaynağını yakalayabilmek için büyük çaba sarf ediyordu. “Önemsiz bir sinyal de olabilir,” dedi.

“Bize ulaştığına göre bu yakınlarda bir mekiğe veya direkt dünyaya göndermişlerdir.”

Benjamin, ekranları kontrol etti. Şimdi hem lidar hem de sonar sistemi çalışır durumdaydı. Yine de yakınlarda bir tane bile koloni gemisi gözükmüyordu.

“Kaynağını çözmek üzereyim efendim.”

Parazit sesi tekrar odayı doldurdu.

“Oort bulutundan geliyor efendim. Sıradan bir mekik gibi gözüküyor.”

“Orada kargo veya maden mekiğimiz var mıydı?”

“Raporlara göre yok.”

“Duyduğumuz ses neydi peki?”

“Bir ses dosyasına benziyor. Yakaladım ve temizliyorum. 5, 4, 3, 2, 1 ve sesi yansıtıyorum.”

Dijital ses konuştu:

“Başaramadınız.”

“Bu da ne böyle? Bizi tehdit mi ediyorlar yüzbaşı? Neyi başaramadık? Tüm kayıtları al. Konseyde işime yarayacaktır. Herkese de konsey toplantısı istediğimi bildiren bir mesaj gönder.”


“Emredersiniz efendim.”



Daiki, düşünceli bir şekilde toplantı salonundan çıktı. Tekrar dünyaya dönmek, düşük bir ihtimal olsa da onu tekrar görebilecek olmak onu biraz heyecanlandırsa da içinde aslında korkuyordu. Uzun süredir böyle bir göreve gitmemişti ve elde ettiği bilgilere göre gezegende durum eskisinden daha da kötüydü.

Asansörden indikten sonra hızlıca Hermus Meydanı’nı arkasında bıraktı ve güney koridoruna geçti. Buradaki pencerelerden etrafı izlemek Daiki’ye her zaman rahatlatıcı gelmişti. Hem manzarası hem de bölümün ortasında yer alan dinlenme salonu için bir Sol’un son saatlerinde tercih edilebilecek bir yoldu.

Eski dünya barları şeklinde dekore edilmiş salon, masalarda oturan birkaç kişi dışında boş sayılırdı. Buranın eski gezegendekilerin neredeyse aynısı bir kopya olduğu söylenirdi. Görünüşü, insanları ve kokusu. Fotoğraflar ile arasındaki en belirgin fark ise çeşitli yöntemlerle tabana sabitlenmiş eşyalar ve polikarbon camlardı.

Ahşap görünümü verilmiş barın önünde durdu ve şişeleri incelemeye koyuldu.

“Rom mu Bay Haruto?” diye sordu barmen.

“Bu akşam değişik bir şeyler olsun. Viski.”

“Kim olsa sahte şeker özütünden yapılma romdan sıkılırdı zaten.”

Tezgahın altından çıkardığı pipetli bardağı yan tarafta duran bir şişenin borusuna bağlayıp doldurdu. Barda oturan adamın hemen önünde duran mıknatıslı altlık aktif hale geçti ve barmen bardağı oraya yapıştırdı.

Daiki içkisinden bir yudum aldı ve tekrar düşüncelere daldı. “Yaşıyor olabilir mi?” diye geçirdi aklından. Onu bırakmak zorunda kaldığı günü, geri geldiğinde bulamayışı aklından hiç çıkmamıştı.

“Çocuktuk. Sadece çocuk.”

“Bana mı seslendiniz Bay Haruto?”

“Yok, yok,” diyerek geçiştirdi barmeni. Bardağında kalanları hızlıca içine çekti ve boğazındaki yanmayı tüm hücrelerinde hissetti. Artık gitme vakti gelmişti.

Koridordan geçip ikinci kata çıktı ve orada bulunan dış hat yatay asansörlerden bir tanesine bindi. Koloniyi iki ağ şeklinde dolaşan tüneller içerisine yerleştirilmiş kabinler sayesinde insanlar daha hızlı bir şekilde belli noktalara ulaşabiliyordu. Eskiden olsa ev diyebilecekleri küçük kabinlerin toplandığı kırk metreye kırk metre olarak tasarlanmış büyük kutulara en yakından geçen tünel ise dış hattı.

Devasa kutunun içerisine yerleştirilmiş otuz beş metrelik silindirler hiç durmadan son sürat dönerek, santrifüj etkisi ile ekstra bir yerçekimi sağlıyordu. Mars’ın sıfır nokta üçüne karşılık fazladan bir sıfır nokta beş ile bu bölümler Dünya’nın yerçekimine en yakın olunan yerlerdi.

Günlük yaşam alanına ulaşan Daiki, yer çekimi botlarını pasif hale getirdi ve içeri girdi. Dev bir çamaşır makinesine benzeyen bölüme girdikten sonra aklında sadece botlarını çıkarmak ve biraz uzanmak vardı. Hemen bitişiğindeki küpte kalan Türk’ün kapısının önünde dikildiğini fark etmedi bile.

“Mai, Bay Haruto.”

“Sana da evlat.”

Henüz yirmili yaşlarının başındaki genç adam yaklaşık beş sene önce Daiki’yi tanıyan bir Arayıcı tarafından koloniye getirilmiş ve gözlem için yan küpe yerleştirilmişti. O gün bugündür de orada yaşamaya devam ediyordu.

Gencin heyecanlı bakışları yorgun adamın gözünden kaçmamıştı.

“Bir şey mi istiyordun Türk?”

“Tamir edilecekler var diyordunuz,” dedi ortak dilde. Aksanı hala bozuktu.

“Ben onu sana söyleyeli bir hafta oldu. Gecenin bu vaktinde mi yapacaksın?”

“Koloni için yapmam gereken o kadar çok iş var ki…”

“Anlıyorum.”

Genç adamın, her şeyi ve herkesi bir tehdit olarak gördüğü, vahşi bir hayvana benzediği zamanlar dün gibi aklındaydı Daiki’nin. Şimdi ise yaşadığı yeri sahiplenmiş, faydalı olmaya çalışıyordu.

“Bugün çok yorgunum. Başka  zaman gel.”

“Ke sela, ben sizinle biraz da sohbet edebiliriz diye düşünmüştüm.”

“ Ne hakkında?”

“Şey, evime yapılacak olan yeni göreve kimleri seçeceğiniz..” Genç duraksadı.

“Haberlerin çabuk yayıldığını biliyordum da bu biraz fazla hızlı olmuş. Henüz görevle ilgili bir şey düşünmedim Türk.”

“Siz ne zaman isterseniz ben hazırım Bay Haruto. Sizin için her şeyi yaparım.”

“Teşekkürler evlat. Git dinlen biraz. İyi geceler!”

“Size de efendim.”

Dış cephesi alüminyum-lityum karışımından elde edilmiş bir metalden, iç katmanı radyasyon engelleyici bir malzemeden inşa edilmiş yaşam alanları aslında Dünya’dan Mars’a yük taşıyan ilk roketlerin birinci kademeleriydi. Her bir bölüm dört metre çapında ve beş metre uzunluğunda bir iç alana sahip birer mermi şeklindeydi. Görevlerini tamamlayan taşıyıcı kademeler dev bir çamaşır makinesine benzeyen bu yapının içine yerleştirilmiş, yan yana ve üst üste konularak kişisel yaşam alanları oluşturulmuştu.

Daiki, kendi alanına girer girmez botlarını çıkardı. Hemen girişte yer alan koltuğa uzandı ve duvara gömülü duran açılabilir bölümden bir kumaş parçası çıkardı. Elinde kalan ona ait son şeydi bu. Birlikte yaşadıkları maceraları, atlattıkları tehlikeleri ve onun o tatlı yüzünü hatırlatan bir yadigar.
Yanıp sönen kırmızı ışık ve alarm sesiyle yerinden sıçradı. Ana kumanda merkezinden acil koduyla bir çağrı gelmişti. Hologram görüntü çok kısaydı.

“Bay Haruto, buraya gelseniz iyi olacak.”

Tüm o mesafeyi gitmek Daiki’nin gözünde büyüse de hiç vakit kaybetmeden silindirinden çıktı ve ilk gelen asansöre atlayarak yola koyuldu. Merkezin kapısının önünde Teğmen Luka ile karşılaştı.

“Acil durumun ne olduğu hakkında bir fikriniz var mı, Teğmen?”

“Hayır efendim. Buraya gelmem gerektiği söylendi.”

“Bakalım sorun neymiş.”

Birlikte içeri girdiler. Sorumlu subay onları karşıladı.

“Bay Haruto, Teğmen. Size hızlıca durumu anlatmama izin verin lütfen.”

Her iki adam da tamam anlamında başlarını salladı.

“İnsansız maden mekiklerimizden bir tanesinde sorun yaşıyoruz. Kuşak içinde daha önceden tespit ettiğimiz bir asteroide gitmesi için programlanmıştı ancak gezegen etrafında sapan fırlatışı yapacağı sırada kontrolden çıktı ve tamamen farklı bir rotada ilerliyor. İşin kötü tarafı bilgisayarlara ve uçuş kumandasına erişim sağlayamıyoruz.”

M1 sınıfı eski maden mekikleri yıllardır kuşaktan metal topluyorlardı ve bugüne kadar neredeyse hiç kontrolden çıkmamışlardı. İniş sırasında yaşanan sorunlar dışında en ufak bir arıza rapor edilmemişti. Koloninin elinde olanlar dışında yenilerini yapmaya hiç ihtiyacı olmamıştı ve eldekilerden birini kaybetmek zincirleme bir lojistik sorununa dönüşebilirdi.

“Teğmen, en iyi pilotlarımızdan birisiniz, belki erişim için bir yol bulabilirsiniz. Belki de bir şekilde mekiği kontrol etmeyi başarırsak uçuş kontrollerini siz devralırsınız.”

“Hemen işe koyuluyorum,” dedi Luka ve kontrol panellerinden bir tanesini başına geçti. Daiki, neden çağrıldığını sorgularcasına bakıyordu. Subay yaklaştı ve “Bir sabotaj olabilir mi Bay Haruto?”

“Bir maden mekiğini kontrolden çıkarmanın Elitlerin işine yarayacağını düşünmüyorum.”

“Belki de sadece yapabileceklerini göstermek istediler. Bugün bir tane, yarın hepsi. Eski anlaşmaları değiştirme isteklerini saklamadıkları bir gerçek.”

“O konuda haklısınız. Ben bağlantılarımdan bilgi almaya çalışacağım. Bu arada elinizde mekiğin son kod dosyası var mı?”

“Tabii. Her zaman yedekleriz.”

“Ben de onu inceleyerek işe başlayabilirim.”

Birlikte bir makinenin başına geçtiler. Sorumlu subay şifrelerini girdikten sonra bilgisayarın başından kalktı ve kontrolü Daiki’ye bıraktı. İlk bakışta hiçbir tuhaflık yoktu. Detaylı inceleme biraz zaman alacaktı. O sırada Luka Marino’nun sesi duyuldu.

“Mekiğe ulaşmayı başardım. Bir süre ben kontrol edebilirim diye düşünüyorum.”

“Şu anki tahmini rotasını ekranlara verin,” diye bağırdı sorumlu Subay.

Etrafta koşturanların gürültüsü arasında yeni rota yavaş yavaş belirdi.

“İşte bu ilginç,” dedi Daiki Haruto.

Yeni rotasına göre mekik Kuiper Kuşağına doğru ilerleyerek ardından Oort bulutunun içine girecekti. Sonrasında da zaten kontrol edilemez bir noktaya ulaşmış olacaktı.

“Eğer bir program güncellemesi atabilirsek buluta çok kısa bir süreliğine girip, ardından geri 
dönebilir,” dedi Luka.

“Hemen güncelleme paketini hazırlayın,” diye bağırdı Subay.

Oda, “Emredersiniz,” sesleri ile yankılandı.

“Mekikten kaynağı belirsiz bir sinyal alıyoruz,” dedi görevlilerden bir tanesi.

“İçeriği nedir?”

“Aktarımın tamamlanmasına 30 saniye,” yazısı ekranlarda belirdi.

“Bu bir ses dosyası.” Luka elleri ile bir taraftan mekiği kontrol etmeye çalışırken diğer taraftan da dosyayı çözmeye çalışıyordu. Daiki, bir kez daha genç pilota saygı duydu.

Aktarım tamamlandığında odaya bir sessizlik hakim oldu. Herkes merakla dosyanın içeriğini bekliyordu.

Önce odaya şiddetli bir parazit yayıldı, ardından da kulakları sağır eden bir çınlama duyuldu. Son olarak dijital ses konuştu:


“Başaramadınız.”











Yine bir “Falcon Günü” daha gelip çatmıştı. Koloni İstihbarat Şefi Daiki Haruto’nun da özel günlerde çalışmak gibi bir huyu vardı ve insanlar eğlence ile iyice kafayı bozmadan önce toplantı odasına  ulaşmak istiyordu. Hedefine varabilmesi için de kutlamaların en yoğun olduğu eski cam kubbeli meydandan geçmesi gerekecekti.

Koloninin ilk yıllarında yapılar yönetim modülleri ile başlamış, vadi tabanına kadar inilmiş ve zamanla içerilere doğru genişlemişti. Tabanın ilk bölümü meydan olarak bırakılmış ve dairesel olarak etrafına yeni birimler eklenmişti.

Hızlı adımlarla ilerlerken “Bu kadar acil olan şey nedir acaba?” diye düşündü.

Büyük kubbenin altı hiçbir zaman sakin olmamıştı ve şimdi de kutlamalar için gelenlerle hıncahınç doluydu. Kalabalığın arasına girmemek için başka bir yol aramak ümitsiz bir çabaydı. Eskiden tüm yolların Roma’ya çıkması gibi burada da tüm yollar Hermus Meydanı’na çıkardı. Meydan tek kelimeyle görkemliydi. Üzerini kaplayan ve özel bir alaşımdan inşa edilmiş şeffaf kubbenin kavisinin en yüksek olduğu noktadan aşağı doğru sarkan dev ekranda günün her saatinde çeşitli görüntüler gösterilirdi. Altlarından kayarak geçen yazılarla önemli bilgiler orada bulunan kalabalıklara duyururdu.

Haruto toplantıya gitmek için güney koridorunu seçmişti. Burası vadinin giriş noktasını dik olarak kesen ve diğerlerine göre daha boş olacağını düşündüğü tek geçişti. İşlerini yapmaya çalışan birkaç görevliye selam vererek hızlıca yanlarından geçerken gözü tam karşısındaki ekrana takıldı. Ekranın ortasında büyük harflerle tek bir yazı durmadan geçiyordu. Hemen ardından tüm hoparlörlerden coşkulu bir ses duyuldu.

“Bütün finalistler son kontrollerini yapıp meydandaki yerini alsın. Yarışmanın başlamasına 5 dakika kaldı.”

Yankılanan sesi büyük bir alkış bastırdı. Haruto artık neredeyse koşar adım ilerlese de artık yarış başlamadan meydanı aşamayacağını biliyordu. Önceleri mecburiyetten katıldığı, son üç senedir ise yakınlarına bile yaklaşmadığı kutlamaların tam ortasında kalacaktı.
Meydana açılan kapıya yaklaşırken derin bir nefes aldı. Babasından duyduğunu hatırladığı tek cümleyi tekrarladı.

“Bilge bir adam yolunu kaybetmez, cesur bir adam korkmaz.”

Sağ başparmağını cihaza dokundurdu ve kapı bir tıslama sesi ile açıldı. Haruto, meydandan içeri girdi. Kalabalığın içinden geçmek neredeyse imkansızdı. İlk bulduğu boş duvara sırtını yasladı.
Finale kalan beş genç, her sene olduğu gibi bu yıl da Aralık ayının Sol 42’sinde Falcon-9 anısına kendi model roketlerini Hermus Meydanı’nın 120 metre yüksekliğindeki cam alaşımı tavanına kadar yükseltecek ve önceden belirlenmiş noktalara dikey olarak indireceklerdi. Roketini geri getirmeyi başaran herkese çeşitli ödüller verilirdi.

“Tüm yarışmacılar hazır mı?” anonsu ile birlikte kalabalıktan coşkulu haykırışlar koptu.

“O zaman başlıyoruz.”

Meydana tam bir sessizlik hakimdi.

“Beş, dört, üç, iki, bir ve ateşle.”

Model roketler gürültülü bir şekilde cam tavana doğru yükselmeye başladığında yeniden haykırışlar ve alkışlar yükseldi. Tüm roketler zirveye kadar çıkıp geri inmişlerdi. Neredeyse hepsi işaretli noktalara konmayı başarmıştı ki, bir tanesi birden olduğu yerde  devrildi. Olan biteni sessizce izleyen Haruto’nun yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Bu sefer bir eksik” diye düşündü.

“Bay Haruto, sizi gülerken görmek pek alışık olmadığımız bir durum.”

“Bayan Serova, iyi akşamlar!”

“Size de. Nasılsınız?”

“İyiyim Bayan Serova.”

“Şu resmiyetten bir türlü kurtulamayacaksın, değil mi Daiki?”

Yelena Serova, koloninin biyokimya ekibinde yer alıyordu. Sarı saçları, mavi gözleri ve uzun boyuyla fiziksel olarak benzemese de, diğer bir çok açıdan adama kız kardeşini hatırlatıyordu.  Zeki ve cesurdu. Tuttuğunu koparan bir kadındı. Düzenli aralıklarla çıkılan Dünya görevlerinde yer almak için de can atıyordu.

“Bir gün gelecek ve doğduğum yere, vatanımıza gidebileceğim,” diyerek eliyle etrafı gösterdi. “Tüm bunların geldiği yeri, kaynağı göreceğim.”

“Başaracağını biliyorum ve bence artık seni göndermeleri gerek. Keşke her şey benim elimde olsaydı, Yelena. Kesinlikle seni seçerdim.”

“Ah, teşekkür ederim Daiki. Çok naziksin.” Kadın, küçük bir kız çocuğu gibi adamın boynuna sarıldı. 
“Keşke yukarıdakiler de böyle düşünse.”

“Bir gün olacak ve umarım çok beklemezsin.”

“Ben elimden geleni yapacağım.”
Kardeşine benzeyen başka bir özelliği de her zaman çok konuşmasıydı.

“Şey… Benim artık gitmem gerekiyor. Bir toplantıya çağrıldım ve kutlamalar yüzünden epey zaman kaybettim.”

“Seni gördüğüme sevindim, Daiki.”

“Ben de.”

Haruto artık yavaş yavaş dağılan kalabalığın arasından aceleyle geçti. Çıktığı güney kapısının zıt yönünde kalan ve Yönetim Merkezi’ne açılan modüle doğru ilerledi. Dünya’da bir benzeri yapılsa neredeyse 50 katlı bir bina yüksekliğinde olan, yamacın içine oyulmuş bölümdeki asansöre binerek en üst kata çıktı. Kapılar inmesi için açıldığında hayranlıkla dışarı baktı. Sonsuz gibi gözüken eşsiz kızıl kum ve taşlardan oluşan bir manzara.

Fazla oyalanmadan toplantı salonuna geçti. İçeri girer girmez büyük dijital ekrana doğru döndü ve hafifçe eğilerek selam verdi. Babasından hatırladığı bir saygı hareketiydi bu.

Toplantıyı beklerken biraz oyalanmak, biraz da rahatlamak için sıcak su makinesini çalıştırdı. Toplantı masasının bir kenarında her zaman bulunan sentetik kahve haplarından bir tanesini aldı ve birkaç saniye içerisinde ısınan suyun içine attı. Muhteşem bir kahve kokusu odaya yayıldı. Bir çokları tadını sevmese de kokusu güzeldi.

Kendisine bir bardak aldıktan sonra dışarısını izlemek için camın kenarına geçti. Önündeki düzlükte uzanan güneş enerjisi panellerine baktı. Uçsuz bucaksız bir tarla gibiydi. Bittikleri noktayı görebilmek için gözleri ufuk çizgisini aradı. Bir an sonra mavi gün batımının ardında beliren güney yıldızı Kappa Velorum’u gördü. Haruto’ya göre evrendeki her şey olması gereken zamanda olması gerektiği yerdeydi. Sadece insanlar bu düzeni bozuyordu. Saatini kontrol etti.

Saatler sonra Kappa’nın doğusunda belirmeye başlayacak olan Sabah Yıldızı, nam-ı diğer Dünya’nın bulunduğu noktaya doğru döndü ve bardağını kaldırarak kendi kendine “orada olduğunu bilmek bile güzel eski dost” diye mırıldandı. O sırada odadaki ekranda bir ışık belirdi.

Lemuria ile bağlantı  kurulmuştu. Jenni Korhonen metalik gri renkli sekizgen biçimindeki odanın tam ortasında durmuş bekliyordu. Bulunduğu bölümü tavandan yere delip geçiyormuş gibi gözüken silindirik güç kaynağının hareketli parlak ışığı sadece kendi etrafını aydınlatıyor, odanın içindekileri gizliyordu. Birkaç saniye içerisinde duvarlara yerleştirilmiş neon ışıkları da yanmaya başladı. Artık genç kadının içinde bulunduğu yer griden maviye dönüşmüştü.

“Mai, Bay Haruto,” diyerek söze girdi Jenni. “Şimdi izleyeceğiniz görüntüyü yaklaşık 24 saat önce Dünya’daki merkez üssümüzden aldık.”

Ekranda, önce sadece bir grilik vardı. Ardından sislerin arasında yürüyen iki kişi belirdi. Birinin gaz maskesi taktığı açıkça belliydi, ancak diğeri kafasını da kapattığından bir şey belli seçilemiyordu. Ekran bir an karardı ve ardından görüntü geri geldi. Bir grup Elit askeri bir binayı kuşatıyordu. Uçangöz onlara doğru yöneldi, durdu ve oradan hızla uzaklaştı.

“Bu noktadan sonra yapabileceğimizin en iyisini yaptık ve uçangözü güvenli bir yere indirdik.”

“Kim bunlar?” diye sordu Daiki.

“Bir tanesi bizim için önemli. Diğerini bilmiyoruz. “

“Bence bizim için önemli olan bir insan değil, tohumlar. Halâ ambarın yerini tespit edemedik. Belki de Elitler bizden önce buldular ve çoktan yağmaladılar. İşlerine yaramasa bile tam onlara göre bir hareket olurdu.”

Haruto sözlerini bitirir bitirmez odada dijital bir ses yankılandı. Tüm olan biteni analiz eden dev makine Derin konuşmaya başlamıştı.

“Hesaplamalarıma göre Elitler’in elinde henüz hiçbir şey yok. Ayrıca Dünya’dan gelen diğer bilgilere göre onlar da ekranda gördüklerinin peşinde.”

Toplantı salonunda dikilen adam bir anlam veremiyordu. İki kişi ve yıkık, eski bir bina.

“Gördüklerinden bir tanesi çok önemli bilgilere sahip. Bizim için tohumları bulup getirebilir ve ayrıca sahip olduğu bilgilerle burayı daha yaşanılabilir bir yer haline getirmemize yardımcı olabilir.”

“Hiç anlamıyorum. Peki, benden ne yapmamı istiyorsun?”

Jenni tekrar konuşmaya başladı.

“Askeri eğitim almış, en azından silah kullanabilen ve dünyada bulunmuş kişilerden bir ekip oluşturmanı istiyoruz. Uçangöz’ün kaydettiği görüntülerdeki kişiler Elitler’in eline geçmeden onlara ulaşmalı ve Ambar’ın yerini öğrenmelisiniz. Fazla dikkat çekmemek için kargo mekikleriyle gidin.”

“Anlaşıldı, Bayan Korhonen. Ne kadar sürem var?”

“Bir hafta içinde Arayıcı ekibinle burada olmanı bekliyoruz. İyi şanslar, Bay Haruto.”

“Teşekkürler.”

Konuşma biter bitmez görüntü kayboldu. Mavi neon ışıkların ortasında dikilen genç kadın etrafa bir göz gezdirdi.

“Keşke eski askeri bir proje dışında başka seçeneklerimiz olsaydı, Derin.”

“Hesaplanan olasılıklar içinde başarılı olmamızı sağlayacak çıkış yollarının hepsinde o var.”

“Onu kontrol edebilir misin?”


“Olumsuz, Jenni. Ancak ana hedefi yıllar önce belirlenmiş. Müdahale etmesek bile Lemuria’yı bulana kadar aramaya devam edecektir.”