12 Mayıs 2017 Cuma

Sonsuz Savaş - 10


"Bakay Bey, artık geç oldu, hava da bozmak üzere. En iyisi odanıza çıkaralım sizi."

Yaşlı adam, Merve'nin söylediklerini hiç duymamış gibi gömleğinin üzerine giydiği yeleğinin iç cebini karıştırdı.

"Burada bir yerlerde bir tane olacaktı."
"Ne olacaktı?" diye sordu Cenk.
"Oğlumun bir kartını vereceğim sana."
"Tamam Bakay Bey, yukarı çıkalım orada verirsiniz. Hem buradayız daha, bir yere gitmiyoruz."
"Evlat, sen beni hiç dinlememişsin. Kara bulutlar yaklaşıyor."

Merve, Cenk'in koluna dokundu. İkisi birlikte sabırla beklediler. Bakay Bey, uzun uğraşlar sonucu aradığını buldu ve kartı Cenk'e uzattı.

"Al bakalım. Bu benim oğlanın kartı, ismi Korhan. Başın sıkıştığında ona gidebilirsin. Artık benden geçti ama ona, seni yeterince anlattım."
"Bakay Bey, seninle burada yeni tanıştık."
"Fazla konuşma, şu kartı da güvenli bir yere koy."

Cenk ve Merve, yaşlı adamın koluna girdiler ve birlikte hastanenin içine yürüdüler. Güvenlik görevlisi Mehmet Bey'e selam verip, asansöre bindiler.

"Bu asansörü hiç sevmediğimi söylemiş miydim?" dedi Cenk.
"Merdiven inip çıkmayı sevdiğini sanıyordum ben."

Cenk gülümsedi. Hep birlikte dördüncü kata çıktılar. Tamamen sessizliğe bürünmüş olan koridorda yürüyüp önce Bakay Bey'i odasına bıraktılar. Hemşire odasının önünde durdular.

"İki saat sonra annenizi kontrole geleceğim. Siz de biraz dinlenmeye çalışın."
"Kahve için teşekkür ederim. Biraz uyumaya çalışırım."
"İyi uykular o zaman."

Merve, hemşire bölümünün bankosunun yanından geçerken Cenk onu izliyordu. Genç kadın odaya girdi ve arkasına bakmadan kapıyı kapattı. Cana yakın birisi, aynı zamanda hoş diye düşündü Cenk, kapanan kapıya bakarken. Annesinin kaldığı odaya doğru bir kaç adım attı ve duraksadı.

"Hayır, bir şey söylemeyeceğim." diye mırıldandı. Yüzünde ufak bir gülümseme ile sallana sallana odaya yürüdü. İçeri girer girmez annesini kontrol etti. Sonra odanın içinde bulunan lavaboda ellerini yıkadı. Plastik sandalyeyi, annesinin başucuna doğru çekti. Oradaki koltuğa oturdu ve ayaklarını plastik sandalyeye uzattı. Yavaşça annesine seslendi. Kadının nefes alıp verişi küçük odanın içinde yankılanıyor, derin bir şekilde uyuyordu. Hiç kıpırdamadı. Cenk, uyumanın kendisine de iyi geleceğini düşündü. Bakay Bey'in hikayeleri ile günlük gariplik dozunu almıştı, üzerine benzer bir rüya görmek istemediğine emindi. Koltukta biraz daha uzandı ve camdan dışarı, denizin gökyüzü ile birleştiği manzaraya bakmaya başladı. Göz kapakları ağırlaştıkça ağırlaşıyordu. Kulağına gelen bir fısıltı ile irkildi. Dönüp annesine baktı, hala uyuyordu. Gözleri tekrar kapanacağı sırada pencerenin önü beyaz bir ışıkla aydınlandı. Arkasından gelen ses havanın bozacağını haber veriyordu. Cenk, aralık olan pencereyi kapattı. Merve hemşirenin teklif ettiği ilacı almış olsaydım diye geçirdi içinden. Koltuğa oturduğu anda gökyüzü tekrar aydınlandı ve onu öncekine göre daha sesli bir gök gürültüsü izledi. Gözleri yarı açık yarı kapalı uykunun kendisini içine çekmesini beklerken kulakları rahat durmuyor, başka fısıltıları kafasının içine iletiyordu. Önce hayali bir çocuk sonra da hayali sesler. Uykusuzluk kendisiyle dalga geçiyordu.

Gök gürültüsü, cama vuran yağmur damlaları, annesinin nefes alıp verişi, kulağına gelen fısıltılar. Uyuyor muydu yoksa hala uyumaya mı çalışıyordu? Odanın kapısının açılma sesi, diğer bütün hepsini bastırdı. Cenk, olduğu yerde ayağa fırladı. Merve hemşirenin kontrol zamanı gelmiş miydi? Bu durumda en az iki saat uyumuş demekti ama öyle hissetmiyordu. Saatine baktı ve odaya geleli on beş dakika olduğunu gördü. Bulunduğu yerden kapıyı göremediğinden istemsizce seslendi.

"Evet."

Kapının olduğu yerden karşılık gelmedi. Cenk, annesinin başucundan kalkıp kapıyı görebileceği bir noktaya yürüdü. Aralanmış kapıdan sadece kafasını uzatmış olan Bakay Bey'i gördü.

"Bakay Bey, odanızda olmalıydınız. Niye çıktınız?"
"Fırtına." diye fısıldadı yaşlı adam.
"Evet. Yağmur yağıyor, fırtına geldi."
"Fırtına yaklaşıyor evlat."
"En iyisi ben sizi odanıza götüreyim."
"Bırak beni. Git buradan. Bir an önce git."

Cenk, kapının önünde duran Bakay Bey'in koluna girdi. Yaşlı adam istemediğini belli edecek şekilde kolunu çekti.

"Daha hiç bir şey hatırlamadın değil mi? Ben annene bakarım. Sen bir an önce çık buradan."
"Tamam, Bakay Bey. Çıkacağım. Gel, odana gidelim. Biraz dinlen."

Birlikte koridorda yürümeye başladılar. Hemşire odasının önünden geçerken Cenk kapıya baktı. Hemşirelerden yardım isteyebileceğini düşündü. Bakay Bey, Cenk'i merdiven sahanlığına doğru itti.

"Hadi, oyalanma. Ben odamın yerini biliyorum."
"Tamam, gideceğim. Önce seni hemşirelerden birine teslim edelim."

Cenk, hemşire odasına doğru döndü. Henüz bir adım atmıştı ki, hemşire odasının önündeki danışma masasının telefonu çaldı.

"Geldi." dedi Bakay Bey.
"Telefon çaldı sadece."

Telefon bir kez daha çaldı. Merve hemşire odadan çıktı. Cenk ve Bakay Bey'i karşısında görünce şaşırdı.

"Şuna bir bakayım, sonra ikinizle de ilgileneceğim."

Telefon tekrar çalarken, Merve hemşire ahizeyi kaldırdı.

"Hayır Mehmet Bey. Ziyaretçi almıyoruz bu saatte." Bir saniye duraksadı. "Ne? Kiminle görüşmek istiyorlarmış? Onlar kimmiş peki?"

Merve, şaşırmış bir vaziyette Cenk'in suratına baktı. Telefonun ahizesini bir eliyle kapattı.

"Takım elbiseli tipler seni soruyormuş. Beklediğin birileri var mıydı?"

Cenk'te şaşırmıştı. Kimseyi beklemiyordu. Zaten hastaneye annesi için gelebilecek fazla kişi de tanımıyordu.

"Yok. Kimse gelmeyecekti."
"Seni aşağı çağırıyorlar. Mehmet Bey'e B Timi kimliklerini göstermişler."

Cenk'in ağzı bir karış açık durumdaydı. B Timinin kendisi ile ne işi olabilirdi ki? Onların dikkatini çekecek ne yapmış olabileceğini düşündü. Oluşan sessizliği Merve bozdu.

"Söyle onlara yarın gelsinler. Cenk Bey, burada değil."

Bakay Bey, Cenk'in kolunu çekiştirmeye başladı.

"Git buradan, kaç. Korhan'ı bul. O sana yardım eder. Hatırlamana yardım eder."
"Neyi hatırlayacağım Bakay Bey. Bu adamları buraya çekmek için ne yaptığımı mı?"
"Her şeyi hatırlayacaksın evlat. Yavaş yavaş, belki de bir anda olur. Nasıl olduğunu tam bilmiyorum ama hatırlayacaksın."

"Ne? Yukarı mı geliyorlar?"

Merve, sertçe telefonu kapattı.

"Buraya geliyorlar."

Asansörün sabit yanan ışıkları hareketlendi. Kırmızı rakamlar üçten geri sayıyordu. Cenk, koşar adım annesinin odasına gitti ve deri ceketini üzerine geçirdi. Koridorda geri döndüğünde Merve hemşire merdiven sahanlığından aşağı bakıyordu. Cenk ile göz göze geldiler. Genç kadın elini cebine attı ve bir şey çıkardı. Ardından Cenk'e doğru fırlattı.

"Al, alt katın anahtarı. Orada saklan."

Cenk, anahtarı havada yakaladı. Merdivenlere koşarken Bakay Bey'in sesini duydu.

"Çık buradan. Git."

Bir alt kata vardığında mümkün olduğunca sessiz bir şekilde, küçük Mustafa'yı gördüğünü sandığı boş katın kapısını açtı. Aralanan kapıdan içeri kendini atar atmaz kapıyı tekrar kilitledi. Henüz nefes verdiği sırada bir kaç kişinin merdiven çıkma seslerini duydu. Bir kaç adım geri attı ve kapının buzlu camında gölgesini görememeleri için kenara çekildi. Adamlar hiç durmadan bir üst kata devam ettiler. Yukarıdan konuşma sesleri geliyordu ama hiç bir şey duyamıyordu. Hemen sonra asansörün gıcırdama sesi de bulunduğu katta yankılandı. Cenk, sesleri daha iyi duyabilmek için kapının camına
kulağını yasladı. Adamlar bir şeyler soruyordu, Bakay Bey'in sesi daha önce hiç duymadığı kadar yüksek çıkıyordu. Ardından Merve hemşire konuşmaya başladı.

"Serap Hanım'ın refakatçisi..." dediğini duyabilmişti Cenk. Kalbi yerinden çıkacak kadar şiddetli atıyordu. Hala neden peşinde adamlar olduğunu çözebilmiş değildi. Bir yanlış anlama olabilirdi yada bir konuda bilgi almak istiyor olabilirlerdi. Beyninden bir kaç defa ameliyat olmuş yaşlı bir adamı dinleyip kaçıp gitmişti. Adamların karşısına çıkıp yüzleşebilirdi. Ne yapacaklardı veya en fazla ne yapabilirlerdi? Onlar da insan değil miydi? Hasta bir insanın refakatçisini gecenin bir vakti alıp götürecekler miydi?

"Bütün binayı arayın. Dışarı çıkmış olamaz. Bir kişi çıkış kapısında beklesin." diye bağırdı adamlardan bir tanesi.

Cenk, kapının önünden çekildi ve duvara yaslandı. Gerçekten onun için gelmişlerdi, gerçekten onu bulmak istiyorlardı. Çaresizce etrafına bakındı. Binanın yapısını biliyordu. Tek bir merdiven ve tek bir asansör dolayısıyla tek bir çıkış vardı. Kapana kısıldığını, artık kaçamayacağını düşündü. En iyisi çıkıp yüzleşmek diye düşündü. Koridordan gelen cızırtı ile olduğu yerde sıçradı. Koridorun sonundaki florasan yine yanmaya çalışıyordu.

"Hayır, hayır, hiç sırası değil." diye mırıldandı. Yanmaya çalışan florasandan kaynaklanan hafif bir ışık etrafı aydınlatmaya başladı. Cenk, koridorda ışığı kapatabileceği bir düğme aradı. Bir eli duvarda koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. Koridorda ilerledikçe yüzüne hafif bir esinti vurmaya başladı. Mustafa sandığı hayali çocuğun peşinden giderken girdiği odadan yine bir rüzgar esiyordu. O odadaki pencereyi kapatmamış mıydı ki?  Odanın önüne geldiğinde florasanın yaydığı ışık kesildi ve etraf tekrar karardı. Birisi yada birileri katın giriş kapısını zorlamaya başladı.

"Burada ne var?"
"Burası eski bir hasta katıdır. Bir süredir kapalı duruyor." diye cevap verdi Merve.
"Anahtarı var mı? Açabilir misiniz?"
"Bizde anahtarı yok."
"Biriniz güvenlikten anahtar bulup gelsin. Yoksa kapıyı kırıp, devlet malına zarar vermek zorunda kalacağız."
"Buranın anahtarı kimsede yoktur. Aradığınız kişi buraya girmiş olamaz."
"Binadan çıkmış da olamaz hanımefendi. Bu sebeple her yere bakmak zorundayız."

Cenk, odaya girip bir kısmı üst üste yığılmış eski yatakların arkasına saklanabilir ve onu görmemeleri için dua edebilirdi. Aklına gelen en iyi fikrin bu olması onda tekrar adamlarla yüzleşme isteğini uyandırdı. Odanın açık penceresi gıcırdadı. Tekrar ses çıkarmaması için Cenk mümkün olduğunca hızlı bir şekilde pencerenin yanına gidip açık kanadı tuttu. Dışarıdaki adamlardan bir tanesi bağırdı.

"Duydunuz mu? İçeriden bir ses geldi."
"Bir an önce şu anahtarı bulup getirin."

Kaçma şansının giderek azaldığını hissetti. İçinden gelen bir dürtü ile açık pencereye baktı. Üçüncü kattan aşağı atlamak mı? Şansı ne olabilirdi ki? O anda odanın açık kapısı büyük bir gürültü ile kapandı. Dışarıda bağırışmalar çoğalmıştı. Cenk, önce kapıya koştu. Açmaya çalıştı ama başaramadı. Ardından tekrar pencereye koştu. Aşağıya baktı.

"İnanamıyorum." dedi kendi kendine.

Hastanenin jeneratörü tam altındaydı ve üst kısmı ikinci kata kadar çıkıyordu. Cesaretini topladı ve pencereye çıktı. Önce jeneratörün üstüne oradan da hastanenin arka bahçesine atladı. Arkasına bakmadan koşmaya başladı. Eğer ön tarafa geçebilirse motorunu alabilirdi. Binanın köşesini döndü. Karşısına çıkan beton merdiveni üçer beşer atlayarak tırmandı. Binanın ön tarafına geçeceği köşede durdu. Motoru, binanın karşısındaki ağaçların altında duruyordu. Binanın giriş kapısına baktı. Takım elbiseli bir adam etrafı gözlüyordu. Tipini bilip bilmediklerini merak etti. Şansını deneyebilirdi. Yavaş adımlarla binanın köşesinden çıktı ve sanki hastane bahçesinde yürüyüşe çıkmışçasına motoruna doğru ilerlemeye başladı. Arada sırada göz ucuyla girişteki adama bakıyordu. Adam herhangi bir tepki vermedi. Cenk'in, kalbi hızla atıyor, tüm vücudu terliyordu. Temposunu hiç değiştirmeden yürümeye devam etti. Motorunun yanına geldi ve motorunu hastane binasından uzaklaşacak şekilde ittirmeye başladı. Arada çaktırmadan, omzunun üstünden arkasına bakmaya çalışıyordu. İlk bir kaç denemesinde bir şey göremedi ancak son denemesinde kapının önünde bir hareketlenme olduğunu fark etti. Motorunun üstüne atladı, anahtarını taktı ve marşa bastı. Motor biraz ses çıkardı ama çalışmadı. Arkasından yükselen seslerin arasında tekrar marşa bastı. Bu sefer motoru gürültü ile çalıştı. Gaza yüklendi. Motor tüm gücüyle ileri atıldı. Hastanenin üç araç çıkışından sahil yoluna açılanı bir kaç yüz metre ilerisindeydi. Motorun arka tekeri fren sesi ile birlikte sağa kayarken motor sola döndü. Cenk, ayaklarını yere koydu ve peşinden koşmakta olan adamlara bir kez baktı. Kendi araçlarına binmeye çalıştıklarını fark ettiğinde tekrar gaza yüklendi. Hastane çıkışındaki otopark gişesine yaklaştığında biraz yavaşladı. Ödeme yapacak kadar zamanı yoktu. Otomatik bariyer kaldırıma kadar devam ediyordu ve orada geçebileceği kadar yer vardı. Önce motoru kaldırıma çıkardı ardından son sürat otomatik bariyerin yanından yola çıktı.

"Nereye gideceğim şimdi?" diye söylendi kendi kendine. Aynadan arkayı kontrol etti. Hastane bahçesinden hızla çıkan iki araba tarafından takip ediliyordu. Hızlı bir dönüş ile tren raylarının altından geçen geçitten sahil yoluna bağlandı. Gecenin bu saatinde sahil yolu boş oluyordu ve bu Cenk'in işine yaramayacaktı. Kalabalık yolda, sıkışık trafikte arabaları atlatmak daha kolay olabilirdi. Mümkün olduğunca fazla dönüş yaparak kurtulabileceğini düşündü. Karşısına çıkan ilk ışıklardan 10. Yıl Caddesine dönerek sahil yolundan ayrıldı. Sağ tarafında eski İstanbul surları, sol tarafında binalar, takip edenlerin dönüşünü görmediğini umut ederek ilerliyordu. Surların tarihi kapılarından bir tanesini geçtikten hemen sonra bir aracın ışıkları motorun dikiz aynasından gözüne yansıdı. Surların iç tarafına geçebilirse, dar ve bol binalı sokaklarda izini kaybettirebilirdi.

Sol tarafında yüksek çam ağaçları belirdiğinde mezarlığa geldiğini anladı. Bir sonraki sur içine geçişi Silivrikapı'dan yapabilirdi. Önce dikiz aynasından arkasını kontrol etti, ardından önündeki yola baktı. Biraz yavaşlayıp doksan derecelik bir dönüş yapması gerekecekti. Sol tarafında kalan mezarlığa baktı. Mezarlığın içi mi yoksa surların içi mi diye düşünürken, büyük bir kuşun ağaçların arasından fırlayıp tam üzerine doğru geldiğini fark etti. Kendisini koruma iç güdüsüyle bir elini yüzünü koruyabilecek şekilde havaya kaldırdı. O sırada motorun dengesi bozuldu. Önce sağa sonra sola yatacak şekilde sallandı.  Cenk, dengesini tekrar kurmak için çabaladı. Motorun ön tekerleği kaldırıma dokundu ve bir anda havalandı. Kenarda bulunan çalıların içinden surların hemen önüne doğru motor ile birlikte savruldu.

Cenk, gözlerini açmaya çalışırken, sırtına dokunan sert bir şey hissetti. Gözlerini araladı. Etraf karanlıktı. Neredeyse hiç ışık yoktu. Bu kadar karanlık olmaması gerektiğini hatırladı. Gözlerini açtı ve kafasını kaldırmaya çalıştı. Bir kolu vücudunun altında kalmıştı. Vücudunu kaldırmayı denedi ama başarılı olamadı. Birisi veya birileri tekrar sırtına dokundu. Bulundukları yerde bir an için beyaz bir ışık parlaması oldu. Cenk, bir gölge gördü veya gördüğünü sandı. Hemen tepesinde duran bir adamın gölgesi bakmakta olduğu yöne bozuk bir şekilde yansımıştı. Hemen ardından zorla duyabildiği bir gök gürültüsü geldi. Vücudunu düştüğü yerden kaldırmaya çabalarken tekrar beyaz ışık parladı. Cenk, tepesindeki adamı gölgesinden anlamaya çalışıyordu. Yansıyan gölge ile birlikte dehşete kapıldı. Adamın kafasının gölgesi normal değildi. Bir insan kafası bile değildi. Gördüğü şey iki tane kartal başını andırıyordu. Cenk, çarpmanın sebep olduğu sarsıntıyla yine hayal gördüğünü düşündü. Bu defa gök daha sesli bir şekilde gürledi. Tepesinde duran ve sopasıyla kendisine dokunan adamın sesi yankılandı.

"Hoş geldin."







Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder