Benjamin, siyah uçuş tulumunu üzerine geçirdi. Uzun süren eğitimlerden geçtikten sonra kendilerini nihayet Septima’ya adayacak olan gençlerin, liderlerinin yüzünü tören sırasında görmemesi gerekiyordu. Bu amaçla koyu renk camdan özel olarak üretilmiş kaskını taktı. Son olarak cübbesini de aldı ve tören salonuna gitmek üzere çalışma odasından ayrıldı.

Tören salonu, pek de mütevazı sayılmayacak şekilde düzenlenmişti. Ay üssünün geri kalanının aksine salon dünyadan getirilen çeşitli taşlar ve ahşap dekoratif malzemelerle doluydu. Her şey gösterişliydi. Gri metal rengine salonda yer yoktu. Siyah ve beyaz yer karoları, eşit aralıklarla duvarların kenarında tavana kadar yükselen beyaz silindirik sütunlar, kahverengi duvarlar ve üzerlerine yerleştirilmiş altın varaklı süslemeler ile her şey dünyanın binlerce yıl öncesinden getirilmiş gibiydi.

Törenin yönetileceği platform salonun kuzey duvarı önünde birkaç basamak üzerinde yükseliyordu. Platforma ahşap oymalı uzun bir masa ve birbirinin aynısı yedi ahşap sandalye yerleştirilmişti. Hepsinin üstünde odanın her yerinden görülecek şekilde “ORDO AB CHAO DEUS MEUMQUE JUS” yazılıydı. Hayatlarının son on günlerini karanlık bir odada tek başlarına düşünerek geçirmiş acemilerin yeni bir hayata adım atacakları sırada karşılarına çıkacak ilk sözcükler bunlardı.

Salona ilk olarak eğitmenler alındı. Ardından yedi lider tek sıra halinde içeri girerek yerlerini aldılar. İşaret verildiğinde iki muhafız ahşap kapıları açtı. Gözleri bağlı acemiler ağır ağır ilerliyordu. İlk sıradaki, bir muhafız tarafından durduruldu. Hepsi duvardaki yazının karşısında olacak şekilde dizilmişti.

Göz bağları tek seferde açıldı ve kırpışan gözleri ilk olarak yazıyı gördü. Tecrübeli adamlardan bir tanesi elindeki kağıtları üzerinde üç şamdan duran masaya bıraktı.

Liderlerin en yaşlı olanı konuşmaya başladı.

“Şimdi binlerce yıldır sürüp gelen güzel ve anlamlı bir törene başlıyoruz. Bugüne kadar yaşadığınız hayatı geride bırakıp yeni bir hayata adım atıyorsunuz. Bu tören ile yeniden doğacaksınız. Dün bugün olacak ve yarınlarınıza ışık tutacak. Size yardım edecek ve yol gösterecek Septima’ya güvenin. Var olmanızın amacını anlayın ve şükredin.”

Sözlerini bitirdikten sonra eliyle işaret verdi.

Bellerinde duran bıçakları çeken acemiler hiç tereddüt etmeden hızlı bir hareketle sol bileklerini keserek önlerine dizilmiş olan küçük şişelere kanlarını damlattılar. Muhafızlar ayaklarını bir kez yere vurdu. Çıkan sesle birlikte tüm yeniler ceplerinden çıkardıkları bezlerle bileklerini sardı. İkinci ayak sesi ile birlikte kağıtların yanında duran kalemleri aldılar. Kanlarının aktığı şişelere batırıp önceden hazırlanmış olan vasiyetlerini imzaladılar.

On dört acemi asker için hazırlanmış, üzerine her liderin arması işlenmiş üniformalar rastgele olarak dağıtıldı. Ceketleri üstüne geçirenler artık hazırdı. Altı ayda bir tekrarlanan bu ritüel sonunda her aileye iki yeni asker daha katılmış oluyordu.

Törenin ardından yedi lider geldikleri kapıdan tekrar salonun arka tarafındaki dinlenme bölümüne geçtiler. Benjamin, kaskını çıkarır çıkarmaz etrafındakileri inceledi. Konsey toplantısında söylediklerine ilgi gösteren Stefan’ı bulmaya çalıştı. Onu ve kararsız gözükenleri yanına çekebilirse ihtiyar adamı ikna etmek daha kolay olacaktı.

Dinlenme bölümünde bulunan ve bir u şekli oluşturacak şekilde dizilmiş koltuklardan bir tanesinde oturan Stefan’ın yanına gitti.

“Size katılabilir miyim?”

“Tabii,” dedi adam.

Benjamin, zihninin labirentlerinde dolaşmaya başlamıştı. Elde ettiği tüm bilgileri ve bilgi kırıntılarını birleştirmeli ve yanındaki adama süsleyerek sunmalıydı.

“Saygıdeğer Stefan,” diye başladı sözüne. “Yakın zamanda elde ettiğim istihbaratlara dayanarak Mars’ın dünyada önemli bir görevi olduğunu sana söyleyebilirim.”

“Kesin ve net istihbaratlar olsa iyi olur. Bir önceki konsey toplantısında bunu açıkça belirttiğimi düşünüyorum.”

“Çok iyi hatırlıyorum sevgili dostum. Senin adamların her şeyin olağan akışında olduğunu bildirmişti. Eminim sana Mars’ın dünyaya bir kargo seferi düzenleyeceğini bildirmişlerdir.”

“Evet, bildirdiler. Yine sıradan bir durum.”

“Sıradan olmayan ise seçilen adamlar. Dünya’ya gidecek olanlarla ilgili bazı bilgiler aldım. İçerideki adamım tüm mürettebatın askeri eğitimden geçmiş kişilerden oluştuğunu söylüyor. Ayrıca mekiklere gereğinden fazla silah yüklenmiş. Dost Marslıların sıradan bir kargo için niye bu kadar önlem aldığını merak ediyorum?”

Stefan, şaşırmış gözüküyordu.

“Görevin ne olduğunu biliyor musun? Bizimle veya bize ait olan bölgelerle bir bağlantısı var mı?”

“Hayır. Henüz bu konuda net bir bilgim yok. Ancak yola yarın çıkıyorlar ve o zamana kadar da görevleriyle ilgili bilgi alabileceğimi düşünüyorum.”

“Bize saldırmak için çok küçük bir ekip değil mi sence?”

“Büyük bir hareketin başlangıcı olabilir. Bilemiyorum Stefan. Dünya üzerinde onlara kalan yerlerde yaşam belirtileri çok az. Kendi adamları dışında birilerini bulmaları ve kendilerine katmaları çok küçük bir olasılık. Ayrıca uzun yıllardır insan toplama görevlerine asker gönderdiklerine şahit olmadık. Sizi temin ederim ki bu işin içinde bir iş var.”

“Ne öneriyorsun Benjamin?”

“Her lider kendi birliklerinden bir kısmını sınırlara kaydırabilir başlangıç olarak. Bizim sınırlarımıza girmeye çalışırlarsa o kadar küçük bir grup ile baş edebiliriz bence.”

“Bu kolay, tedbir amaçlı olarak tüm liderler bunu kabul edecektir. Yine de elinde bundan fazlası olmalı.”

“O zaman sana elimdeki parçaları anlatayım ve parçaları sen birleştir. Öncelikle toplantıda belirttiğim sinyali hatırlıyorsundur.”

“Evet.”

“İlk olarak bu sinyali aldık. Başaramadınız, artık yönetimi almanın zamanı geldi. Ardından benim adamlarım saldırıya uğradı. Dakikalar içinde bir birlik gitti.”
Stefan’ın şaşkınlığı artmıştı.

“Onların yaptığına dair bir kanıtın var mı?”

“Sence etrafta öylece dolaşan insanlar içerisinde bir birliği kısa sürede ortadan kaldıracak birileri var mıdır? Dünya bir bataklıktan farksız. İnsanlar etrafa dağılmış durumda. Ne yerel, ne de büyük ölçekli bir otorite var. Biz ve Mars hariç. Sence bu dağınık grupların toplanıp bizim birliğimizi yok edecek hale geldiğine mi inanmalıyız?”

“Oradaki insanların tekrar toplanabileceğine bile inanmıyorum.”

“O halde Mars’ın parmağı olabilir ve tam da bu olayların üstüne bir de içi silah dolu bu kargo gemileri ortaya çıktı. Bence artık parçaları birleştirebilirsin.”

“Haklı olabilirsin ama hala sebeplerini, motivasyonlarını anlayabilmiş değilim. Neyin peşindeler?”

“Ben de tam olarak bunu öğrenmek istiyorum.”

“Eğer yarın yola çıkacaklarsa önümüzde tam yirmi gün var demektir.”

“Evet. Bir bahane bulup mekiklerini dünya atmosferine girmeden durdurarak biraz oyalayabilirsek fazladan zaman kazanmış oluruz.”

“Bu sırada bir şeyler öğrenmeye çalışmalıyız. Gerekli olmadığı sürece en son isteyeceğimiz şey Mars ile tekrar bir çatışmaya girmek olacaktır. Ben diğer liderlerden birkaçı ile daha konuyu görüşeceğim. Önemli olan ihtiyarı ikna etmek.”

“Farkındayım. Bundan sonra alacağımız istihbarat bilgileri ile onu da ikna edebiliriz diye düşünüyorum.”

Stefan konuşacağı sırada üssün tamamında tekrar kırmızı ışıklar devreye girdi. Herkes kasklarını taktı ve yaşam destek birimlerini çalıştırdı. Benjamin, kaskının sağ yanındaki düğmeye dokundu ve iletişim panelini açtı.

“Bir de bu durum var,” dedi Stefan’a. “Buradaki yaşam kalitesini artıracak bir yol bulmalı veya artık buradan gitmeliyiz. Kaynaklara ulaşmak giderek zorlaşıyor.”

“Mars’a mı yerleşelim yoksa Dünya’ya mı?” diye sordu iletişim frekansında Benjamin’i duyan yaşlı adam.

“İkisi de olabilir. Sanırım biz yapmazsak onlar bir şey yapacak ve bizi tamamen ele geçirecekler.”

“İmkansız,” diye karşılık verdi adam.

“Eğer ellerinde yasak teknoloji varsa gayet mümkün. Bu durumda sayı üstünlüğümüzün bir önemi kalmazdı, değil mi efendim?”

“Yüzlerce yıl önce yok edilmiş şeylerden bahsediyorsun Benjamin. Eğer ellerinde o teknoloji olsaydı şimdiye kadar zaten farkına varırdık.”

“Belki de daha ortaya çıkarmadılar. Aniden karşımıza çıkardıklarını düşünsenize. Hazırlıksız yakalanırız ve bizi tek hareketle bitirebilirler.”
Oluşan sessizliği sistemlerin eski haline dönmesi ile çalışan havalandırma borularının gürültüsü bozdu. Herkes kasklarını çıkardı.

“Efendim, birkaç kanıt daha bulduğumda size geleceğim ve umarım o zaman çok geç kalmamış oluruz. Stefan’a bildiklerimi anlattım. Eğer kaynaklarını kontrol ederse haklı olduğumu öğrenecektir. O zaman konseyi tekrar toplamamız gerekecek.”

“Elinizde yeterli miktarda kanıt olduğunda gerekeni yapacağımdan emin olabilirsin genç adam,” dedi ihtiyar konsey üyesi.

Benjamin, selam vererek saygısını belirtti ve izin isteyerek odadan ayrıldı. Üssün koridorlarına çıktığında iletişim cihazını açtı. Ekran hızla birikmiş mesaj sayısıyla parlayıp sönüyordu. Hemen cihaza dokundu. İlk sıradaki mesaj açıldı. Yüzbaşı Hunter’dan geliyordu.

“Yeni bir saldırı oldu. Sınır karakollarımızdan bir tanesinde çok sayıda kayıp var. Sınır ihlal edildi.”







“Bu görüntülerdeki kişinin Mars Kolonisi’nden olduğunu ispatlayabiliyor muyuz?” diye sordu Benjamin.

“Hayır efendim. Olaylar çok hızlı gelişmiş ve zırh kameraları sadece birkaç görüntü yakalayabilmiş. Onlardan en net olanları size ilettim. Koloniyle herhangi bir bağlantısı olduğunu kanıtlayamayız,” dedi Yüzbaşı Hunter.

“Askeri eğitim almamış birinin birliklerimizi bu kadar kolay ve hızlı ortadan kaldırabilmesi imkan dahilinde mi Yüzbaşı?”

“Hayır efendim. Kesinlikle eğitimli birisi olmalı. Dünyada kalan insanlar içerisinde yıllardır bu tarz bir eyleme cesaret eden olmamıştı.”

“Bunu aklımızın bir kenarında tutalım. Konseye sunacağımız bilgiler içerisinde olsun. Koloniden haber var mı?”

“Son gelen raporlar oldukça kısa. Septem Testes çalışmalarına devam ediyor. Sizin dönüşünüzle tüm güneş sisteminin birlik olacağı fikrini yayıyorlar. Üyeleri gün geçtikçe artıyor.”

“Yeterli değil,” diye  bağırdı Benjamin. “Bu şekilde devam ederse yüzlerce yıl sürecektir. Bu aşamadan sonra koloninin atacağı her adımdan haberdar olmak istiyorum. Dünya’daki saldırıyı onlara bağlayacak daha fazla kanıt bulmalıyız. İçerideki adamlarımıza söyle en ufak hareketi rapor etsinler.”

“Emredersiniz efendim.”

“Çıkabilirsin Yüzbaşı.”

Benjamin, konseyi yaklaşan tehlike konusunda ikna edememişti. Mars Kolonisi ise onun kontrolü altına girmekten çok uzaktı. Ne konseyle birlikte hareket edebiliyor, ne de onlardan ayrı. Her şey tıkanmış gibi gözüküyordu. Kendi labirentinde kaybolmuş, bir çıkış yolu arıyordu.

Ataları ay üssüne yerleştiğinden beri yönetimde söz sahibi olan bir ailenin üyesiydi. Olağanüstü durumlarda karar almak onlar için kolay olmuştu. Şimdi ise işleyen bir düzen içerisinde gelecek tehlikelere karşı yaptığı uyarılar bile dikkate alınmıyordu. Başı ağrımaya başlamıştı.

Gençliğinden itibaren aldığı dersler ve durmadan dinlenmeden yapılan eğitimlerde de benzer duygulara kapılır, başına ağrılar girer hatta bir çeşit sinir krizi geçirirdi. Ama baş etmeyi öğrenmişti. Babası, her zaman arkasında durmuş ve tarihi, zor zamanlarda cesur kararlar alanların yazdığını kafasına iyice yerleştirmişti. Asla dinlenmesine izin verilmemiş, yorgun olduğunda bile çalışmaya, ağrılar içinde olsa bile düşünmeye zorlanmıştı. Tüm hepsi zor günlerde alınacak kararlar içindi. Artık babası yanında değildi.

Düşünceleri çalan alarmlar tarafından bölündü. Güneş ışığını taklit eden aydınlatmalar karardı ve kırmızı ışıklar devreye girdi. Üssün ekosisteminde bir tehlike olduğunu belirten tüm uyarılar veriliyordu. Yedek sistemler mümkün olan en kısa sürede devreye girdi. O an ay üssünde olan herkes gibi Benjamin’de en yakınında bulunan kasklardan bir tanesini kafasına geçirdi. Oksijenle ilgili yaşanabilecek genel veya bölgesel kesinti durumlarında alınan bir tedbirdi.

Bu da artık burayı terk etmemiz gerektiğini gösteren işaretlerden biri,” diye düşündü Benjamin. Ay kutuplarında bulunan buz miktarı her geçen gün daha derinden çıkarılmak zorunda kalıyordu ve bu da sistemlerin beslenmesi sırasında kesintilere sebep oluyordu.

Kaskın içerisinde tekrar düşünceleriyle baş başa kalabilmeyi başarmıştı. Etrafından soyutlanmış ve düşüncelerine odaklanmıştı. Tüm yapılabilecekleri sıralıyordu.

Dünya’ya dönüş…

Salgınların başlamasının üzerinden neredeyse bir asır geçmiş, doğayla insan arasındaki var olma savaşının kazananı hala belli olmamıştı. H1 ailesinden basit bir grip virüsü yüzlerce yıl süren evriminin ardından ölümcül hale gelmiş ve engellenememişti. Ayrıca doğa bununla yetinmemiş ve farklı bir cephe daha açmıştı. Başlangıçta sineklerden insanlara bulaşan Zika Virüsü, insandan insana da bulaşarak sağlıklı üremeyi de engellemişti. Geri dönüş hala riskliydi.

Mars’a yerleşmek…

Hala yeterince yaşam alanı üretememiş, çalışmalarını bir kaplumbağa hızında devam ettiren Koloni bu teklifi asla kabul etmeyecekti. Zamana ihtiyaçları olduğunu söyleyeceklerinden neredeyse emindi. Sırf onlar değil, konsey de yönetmediği, yönetemeyeceği bir yere asla gitmezdi. Onlar binlerce yıldır dünyayı, bir asırdır da Ay Üssü’nü kontrol altında tutuyordu ve güç kaybını hiçbir konsey üyesi kabul etmezdi.

Nefes Almayanlar…

Kafasındaki kilidi her zaman Yasak Teknoloji açıyordu. Onlar sayesinde Dünya’da detaylı çalışma yapılabilir, Mars üssü çok daha hızlı bir şekilde inşa edilebilir veya onlardan gelen bilgiler ışığında güneş sistemi dışında başka gezegenlere yerleşilebilirdi. Birinci sorun o teknolojiye yeniden ulaşmaktı. En kısa yolu ise sürgündekileri geri getirmekti.

Önündeki ikinci ve en büyük sorun ise Konsey’de bulunan kimsenin artık Nefes Almayanlar’a inanmıyor oluşuydu. Büyük Kitap onlardan bahsediyordu.

İnsanlar inançlarını çok çabuk kaybediyorlar,” diye düşündü. O sırada kırmızı ışıklar, güneş ışığını taklit eden renklerine geri döndü. Benjamin kaskını kafasından çıkardı. Oturduğu yerden kalktı ve odada bir ileri bir geri yürümeye başladı.

İnsanlığın kurtarıcısı olabilirdi. Bir kahraman olarak anılabilir, tarih onun belirlediği şekilde yazılabilirdi. Olması gereken, güneş sisteminin dışına çıkabilecek gemiler inşa etmek ve Nefes Almayanlar’ın belirlediği, yerleşim için hazırlıklarını yaptığı bir gezegene yerleşmekti. Sürgün edilmişlerdi ama bir görevleri vardı, bir amaçları. Eğer o görevi yerine getirmişlerse herkes kurtulabilirdi.

Arkasında duran kitaplıktan Büyük Kitabı çıkardı ve masanın üstüne bıraktı. O sırada iletişim terminalinin ışıkları yanıp sönmeye başladı. Cihazı da kitabın yanına koydu ve cevapladı.

“Yüzbaşı Hunter.”

“Efendim, önemli haberler var. Yanınıza geliyorum.”

“Bekliyorum John.”

Dakikalar sonra Yüzbaşı kapıdan içeri girdi.

“Kripteksle gönderecektim ancak böylesi daha güvenli olur diye düşündüm, efendim.”

“Bu kadar önemli olan nedir?”

“Standart bir Mars Nakliye Filosu, yarın dünyaya doğru yola çıkacak efendim.”

“Anlaşmalar gereği bu hakları. Tuhaf olan nedir?”

“Görünürde bir nakliye filosu. İçerideki adamımızdan aldığımız bilgiye göre gemiler silahlı personelle yola çıkacakmış. Askeri bir görev olacağını özellikle belirtti.”
Benjamin, odada dolaşmaya başladı.

“Bir şeyler çevirdikleri kesin. Önce şu, başaramadınız mesajı, ardından eğitimli bir katilin on adamımızı dakikalar içinde temizlemesi ve ardından bu. Kaç mekik peki?”

“On tane Dragon mekiği ama öğrendiğim kadarıyla Kızıl’ları da hazırda bekletiyorlarmış.”

“Bu aradığımız fırsat olabilir. Öldürülen adamlarımızın görüntülerini hazırla ve Koloni’den gelen istihbarat bilgilerini bana gönder. Ardından dijital mesajı da bu dosyaya dahil et. Tüm her şey hazır olduğunda Konseyi yeniden toplantıya çağırdığımı tüm üyelere bildir.”

“Emredersiniz efendim.”

“Dur bir saniye. Bu gece yarısı Kabul Töreni yapılacak değil mi?”

“Evet.”

“Tüm üyeler orada olacaktır. Tekrar toplanma teklifime verecekleri yanıtı beklemek yerine onları orada huzursuz edebilirim. Çağrıyı iptal et ve akşama kadar dosyayı hazırlamış ol, Yüzbaşı.”

“Anlaşıldı.”

Yüzbaşı Hunter, hızlı adımlarla odadan çıktı. Benjamin, elini masada duran eski kitabın üstünde dolaştırdı. Derisini ve üstündeki kabartmalı harfleri hissetti.

Büyük kitabın ön tarafına işlenmiş yazı.  “ORDO AB CHAO”*

Benjamin masanın başında düşündü. Bunca yıl sonra Mars ortada bir sebep yokken neden silahlarla donatılmış bir ekip gönderiyordu. Filonun Dünya’ya ulaşması 20 gün sürecekti. Bu süre onun için yeterliydi. Konseyi ters giden bir şeyler olduğuna ikna edebilirdi.

Tekrar elinin altındaki kitaba döndü. Arkası üste gelecek şekilde çevirdi ve son sayfayı açtı. Uzun yıllar önce yazılmış bir bölüm, bir dörtlük. Sesli bir şekilde okudu.


“Altıncı ayın altıncı gününde
Nefes Almayanlar geri gelecek
Işıklar gökyüzünde belirdiğinde
Yeni bir nesil yükselecek”

*Ordo Ab Chao: Kaostan Gelen Düzen




MUİ’de mekiğin yanaştığı rıhtıma açılan ana koridor birkaç kişinin rahatlıkla yan yana yürüyebileceği genişlikteydi. İstasyonu tam ortadan ikiye bölüyor, buraya gelenleri diğer katlara ve yaşam alanlarına geçmeden önce karşılıyordu. Dünya’dan gelen ve koloniye katılanların her zaman ilk durağıydı.

Mars’a yerleşecek misafirlerin rahat etmesi için her şey düşünülmüştü. Farklı büyüklüklerde uyku odaları, yiyecek içecek otomatları ve hatta çocuklar için oyun alanları bile vardı. Gelenler buralarda ağırlanır, koloni ile ilgili bilgiler verilir ve yeni evlerinin kuralları anlatılırdı.

Mars’tan istasyona gelen ekip kullandıkları güvenlik halatlarını çözmekle uğraşırken istasyon sorumlusu Jenni Korhonen de asansörden inip karşılama için yanlarına geldi.

“Güvenlik halatından kurtulduktan sonra kasklarınızı çıkarabilirsiniz baylar ve bayanlar,” dedi elinde tuttuğu telsizi kullanarak. Tüm ekip hazır olana kadar bekledi ve “Hoş geldiniz,” diyerek gülümsedi.
Herkes kaskını kolunun altına almış dikkatle Jenni’nin söyleyeceklerini bekliyordu. Türk meraklı bir çocuk gibi etrafı incelerken Luka hemen yanında kıpırdamadan duruyordu.

“Dikkatini karşındaki hanımefendiye ver,” dedi Daiki yanındaki iri yarı adama. Ardından genç kadın konuşmasına devam etti.

“Yarın herkesi zorlu bir yolculuk ve arkasından zorlu bir görev bekliyor. Bu yüzden hemen brifing salonuna geçeceğiz ve orada görev bilgilerini alacaksınız. Daha sonra istasyonumuzdan dilediğiniz gibi faydalanabilirsiniz. Bir çoğunuzun Dünya’dan gelirken uğradığı bu istasyonu bildiğinize eminim ancak zamanla her şey değişiyor. Burası da yaşayan bir organizma gibidir ve hatırladığınızdan farklı gelebilir. Lütfen soru sormaktan çekinmeyin.”

Tüm ekip önlerinde yürüyen genç kadının peşi sıra ilerledi. Önce misafirhanelerin önünden geçtiler. Ardından asansörler ile birkaç kat yukarı çıktılar. İlerledikleri koridorun camlarından geldiklerinden farklı bir rıhtımda yaşanan koşuşturmaca rahatlıkla görülüyordu.

“Dragon mekikleri sizin için hazırlanıyor,” diyerek rıhtımı işaret etti Jenni. Sıranın önünde yürüyen 

Türk hemen bir cama yapışıp dışarıya bir göz attı.

“Şu aletlerden birini bir an önce incelemek istiyorum, Bay Haruto.”

“Zamanımız olacaktır, merak etme,” diye cevap verdi Daiki ve genç adamın kolundan tutup yürümeye devam etmesini sağladı.

Dragon mekikleri 21. yüzyılda tasarlanmış küçük ama etkili araçlardı. Şimdiki hallerine gelene kadar bir sürü değişiklik yapılmış olmasına rağmen temel tasarımları hiç değişmemişti. Dış görünümleri bir mermiyi andıran, dört yanında Maxon motorları bulunan, maksimum yedi kişi kapasiteli ve gerektiğinde tek kişinin rahatlıkla idare edebileceği basit mekiklerdi. Zaman zaman yaşanan gerginlikler sebebiyle burun kısımlarına ve yan taraflarına karbondioksit lazer silahları yerleştirilmiş olsa da temel amaçları kargo taşımaktı.

Tüm ekip brifing salonunda toplandı. Herkes yerlerine geçtikten sonra önlerinde dev bir holografik görüntü belirdi. Ekip liderlerinin isimleri ile birlikte görüntüleri sırayla karşılarına çıktı. Her birinin altında birlikte çalışacakları kişiler ve görevleri detaylı bir şekilde anlatılıyordu. Dijital bir ses tüm bilgileri okudu. Daiki’nin ekibi hariç hepsinin cep terminallerine bilgiler ulaştı.

Holografik görüntü ortadan kaybolduktan sonra Jenni toplantıyı sonlandırdı.

“Şimdi serbestsiniz. Herkese iyi dinlenmeler.”

Ekipler yavaş yavaş odayı terk etmeye başladı. Daiki hiç kıpırdamadan bekliyordu.

“Bay Haruto, sizinle özel olarak görüşmek istiyorum,” dedi genç kadın.

“Biraz daha mı beklemek zorundayız?” diye homurdandı Türk. Luka, kafasıyla onayladı. Jenni araya girdi. “Sizler gidebilirsiniz.”

“Rıhtımdaki mekikleri incelemek istiyorum. Benimle gelmek ister misin Luka?”

“Hayır, ben gidip biraz dinleneceğim.”

“Bayan, buralarda içebileceğim bir bar var mıydı?” diye sordu iri adam.

“Tabii. Geldiğimiz koridorun sonunda bir alt katta. B rıhtımına çıkmadan hemen önce bölümü görürsünüz zaten.”

“Teşekkürler, ” dedi ve hemen salondan çıktı. Luka, Daiki ve Jenni’ye bir baş selamı vererek genç adamın arkasından gitti.

Daiki, bakışlarını karşısındaki kadına çevirdi.

“Sözü uzatmayacağım Bay Haruto. Model 9X’i bulma ve getirme görevi sizde ve ekibinizde.”

“Anlaşıldı Bayan Korhonen.”

“Zor bir dönemden geçiyoruz. Elitler bir şeyler çeviriyor. Bugüne kadar inşa etmeye çalıştığımız her şey risk altında. Emin olun bu görev gerçekten tehlikeli olacak. Geçen günlerde sizin de yardımlarınızla yakaladığımız mesajı ve maden mekiğini hatırlıyorsunuzdur.”

“Evet.”

“Yayınladığı sinyali de siz çözmüştünüz. O sinyal neredeyse tüm frekanslardan iletildi. Güneş sisteminde uydusu olan herkes tarafından alınmış olabilir ve dikkatli birileri sinyali mutlaka çözmüştür. Ayrıca ondan sonra iki maden mekiği daha kontrolden çıktı. Biliyorsunuz ki, o mekikler Derin tarafından özel olarak programlanıyor ve bugüne kadar hiç sorun çıkartmamışlardı.”

“Derin ile ilgili bir sorun olabilir mi?”

“İmkansız. Buradaki tüm kontroller yapılıyor. Derin olması gerektiği gibi çalışıyor.”

“Elitlerin bir oyunu olabilir mi? Bir tehdit…”

“Bizi tehdit etmekle ne gibi bir kazançları olabilir diye biz de sorguluyoruz. Derin’in yaptığı tüm hesaplarda olası bir savaştan hem biz hem onlar zararlı çıkıyor.”

Daiki bir süre düşündü.

“Onlarla temas kurdunuz mu?”

“Evet. Birkaç konsey üyesi ile görüşme talebimiz oldu ancak sadece Benjamin bizimle görüşmeyi kabul etti. Sinyali aldığını ve mesajı çözdüğünü, sinyalin kaynağının da bizim mekiğimiz olduğunu bildiğini söyledi. Tehditlere devam edersek gerekeni yapmaktan hiç çekinmeyeceğini belirtti.”

“Belki de onların özellikle yerleştirdiği bir mesajdır. Bahane üretiyorlar.”

“Haklı olabilirsiniz. Her ne kadar hesaplayabildiğimiz olasılıklara göre çıkarları yok gibi gözükse de eğer üzerimizde tam bir hakimiyet kurmayı başarır ve bir şekilde kolonide de söz sahibi olurlarsa işler değişebilir.”

“Aşağıda destekçileri var Bayan Korhonen. Onlar tarafından yönetilmek isteyen gelenekçiler.”

“Farkındayız ama şimdilik yapabileceğimiz bir şey yok. İnsanları fikirleri yüzünden yargılayamayız. O destekçiler çok istiyorlarsa Ay üssüne dönüp onlara katılabilirler. Bizim için en önemli şey bu gezegende hayatta kalmaya devam etmek ve burayı daha da yaşanabilir bir hale getirmek.”

“Bu durumda Benjamin denen adam bize sorun çıkartabilir.”

“Kesinlikle. Son görüşmemizden sonra Elitler dünya çevresindeki kontrollerini arttırdı. LIDAR (Light Detection and Ranging) verilerini an be an takip ediyoruz. Son bilgilere göre artık daha fazla silahlı gemi ile daha sık devriyeye çıkıyorlar.”

“Bu aşamada bizim geçmemize izin vermek zorundalar.”

“Şimdilik öyle gözüküyor. En azından dikkatleri burada. Dünyadaki hedefimiz Model 9X’den henüz haberleri olmadığını düşünüyoruz. Yine de operasyonun güvenliği açısından sizin ekibinizi diğerlerinden birkaç saat daha geç yola çıkaracağız. Herhangi bir saldırı durumunda sizi geri çevirebilir veya Kızıl Dragonlar ile destekleyebiliriz.”

“Umarım ihtiyacımız kalmaz Bayan Korhonen.”

“Umarım. Şimdiden başarılar dilerim. Eğer Model 9X’i getirmeyi başarırsanız Mars için büyük bir adım olur. Burayı daha da ileri götürebilir.”



Koloni’nin yeni sektörler eklenerek gelişmekte olan kuzey cephesinde kalan küçük bir meydanda yüzlerce kişi dünyaya gidecek olan ekibi uğurlamak için toplanmıştı. Kuzey Meydanı Hermus’un yarısı kadar bile değildi ve cam kubbesinin inşaat alanına bakan bölümü neredeyse dışarısı görünmeyecek şekilde kızıl toprakla kaplanmıştı. Günün hemen her saati yüzey kıyafetleri içinde kesintisiz çalışan işçilerin yaptığı kaynaklardan gelen ufak parlak ışıklar kubbenin içine yansıyor ve ekibin gidişini ölümsüzleştirmek istercesine fotoğraf çeken insanların flaşlarını andırıyordu.

Gezgin adı verilen araçlardan ilkine yolculuğa çıkacak ekibin eşyaları yerleştirilmişti. Daiki ve ekibi üçüncü araca binecekti. Tüm ekipler hazır olduğunda araçlar neredeyse ilk Füzyon Sürücülü Roket’lerden biri olan mekiğe doğru hareket edecekti.

Yüzlerce kişi ve tonlarca yük taşıma kapasitesine sahip olan FSR, yıllarca dünyadan koloniye insanları başarıyla getirmişti. Dünya’da azalan nüfus ve Mars ekosisteminin yavaş yavaş dengelenmesiyle bu roketlere olan ihtiyaç giderek azalıyor, daha küçük boyutlu olanlarını yapmak için gerekli çalışmalar tüm hızıyla devam ediyordu.

Daiki veda edeceği birileri olmadığını düşündüğünden cam kubbenin kuzeyinde bulunan çıkış tünelinin başında tek kelime etmeden dikiliyordu. Hemen arkasında Türk birkaç adamla şakalaşıyordu. Diğer herkes birbirine sarılıyor, güzel dileklerle vedalaşıyordu. Her zaman olduğu gibi gözyaşları da tüm törene eşlik ediyordu.

Yelena, Luka’ya sarılmıştı. Daiki ikisine baktı. Kardeşi kadar sevdiği genç kadına kötülük yapıp yapmadığını düşündü. Ne de olsa ekibine Luka’yı bizzat seçmişti.

“Kendinize dikkat edin ve mutlaka geri dönün,” dedi Yelena ellerini genç adamın boynundan ayırmadan.

“Merak etme, geri döneceğiz.”

Genç kadın, Luka’yı öptü.

“Hadi artık vakit geliyor,” diyerek ayırdı dudaklarını genç adam.

“Ben Daiki’ye de veda etmek istiyorum,” dedi Yelena ve hızlıca yanına gitti. Tek kelime etmeden sarıldı adama önce. “Kendine çok iyi bak Daiki.”

“Siz de Bayan Serova.”

Yelena, “Bugün bari bu şekilde davranmasaydın,” diye karşılık vererek gülümsedi.

“Üzgünüm Yelena, alışkanlık işte.”

“Dikkatli olun. Unutma Luka sana emanet.”

“Elimden gelenin en iyisini yapacağım. Şüphen olmasın lütfen.”

“Bir an bile aklıma gelmedi. Sizleri seviyorum beyler,” dedi Yelena ve birkaç adım geri çekildi.

İlk grubun Gezgin’lere binişi tamamlanmış, sıra diğer gruba gelmişti. Daiki, Luka ve Türk araca geçmek için çıkış tüneline ilerlediler. Arkalarındaki kapı büyük bir fıslamayla kapanarak onları cam kubbeli meydandan ayırdı. Tüm ekip yüzey giysilerinin üzerine kasklarını geçirdi. Üç noktadan sabitlenen kaskın emniyet tuşlarına basarak kendilerini güvenceye aldılar.

“Herkes 2 numaralı frekansı açık tutsun. Bundan sonra oradan haberleşeceksiniz,” diye bağırdı önlerindeki kapıyı açacak olan görevli.

Mekiğe gitmek için hazırlanan ekip üyeleri kollarındaki dijital ekranları kontrol etti ve gerekli ayarlamaları tamamladı. Bundan sonra tüm konuşmalar kaskın içerisinden gerçekleştirilecekti.

“Hazır olan herkes gönderilen mesajı onaylasın lütfen,” dedi görevli. Kıyafetlerinin kontrollerini tamamlayanlar tuşa bastı.

Görevli, “Tüm göstergeler normal, ekipten onay sinyalleri alındı,” dedikten sonra duvarda bulunan kırmızı düğmeye bastı. Önlerindeki kapı açıldığında dışarı doğru hızla kaçan hava akımı hissedildi. Bölmenin içindeki tüm hava bir anda boşaldı. Tüm ekip yüzey giysilerinde bulunan yaşam destek ünitelerine bağlıydı. Yavaş yavaş ilerlediler ve önlerinde bekleyen araca ulaştılar. Gezgin ile yapılacak on beş dakikalık yolculuk sonrası iki büyük roket ile desteklenmiş mekiğe varacaklardı.

Gezgin’in kokpitinde bekleyen iki kişi, arkada bulunan kapakları açtı. Ekip sırayla aracın sağ ve sol tarafına beşer kişilik gruplar halinde yerleştikten sonra araç hareket etti.

Daiki başını öne eğmiş duruyordu. Yanına oturan Türk kendi dilinde dua tarzı bir şeyler mırıldanıyordu. Luka meraklı gözlerle aracı inceliyordu. İletişim kanalları açık olmasına rağmen yolculuk boyunca kimse konuşmadı.

Mekiğe yerleşmeleri de sessizlik içerisinde oldu. Kendilerinden önce gelen grup ön sıraları kaptığından üçü ortalarda bir sıraya yan yana oturdular. Artık sadece Luka değil, Türk de etrafı inceliyordu. Sessizliği Türk bozdu.

“Buna bir şey olsa tamir edebilir miyim acaba?”

Daiki, şaşkın bir ifade ile baktı suratına. Luka gülümsedi.

“Senin her şeyi tamir edebileceğini duymuştum.”

“Teşekkür ederim Bay Marino. Aslında söylentiler doğru sayılır ama onaracağım makine ile biraz zaman geçirmem gerekir. Eh, tahmin edersiniz ki böyle bir mekikle fazla zaman geçirmedim.”

Daiki de gülümsedi. Son ekip de yerini aldıktan sonra on dakika sürecek geri sayım başladı. Birkaç dakika sonra mekik sert bir şekilde sarsıldı ve ilk test ateşlemesini gerçekleştirdi.
Türk oturduğu yeri parmakları kızarana kadar sıkmakla meşguldü. Bir müddet sonra ikinci test ateşlemesi yapıldı. Ekibin kasklarının içinde bir cızırtı oluştu ve ardından bir kadın sesi duyuldu.

“Herkese iyi yolculuklar diliyoruz. Kalkış için son 30 saniye. Kemerlerinizi bağladığınızdan emin olun.”

Sadece Daiki kemerini tekrar kontrol etti. Kemerler bağlı olmadan mekiğin bu aşamaya bile gelmeyeceğini biliyordu ama yine de içi rahat etmemişti. Türk ve Luka kaskatı kesilmiş, adeta koltuklarına yapışmışlardı. Kadının sesi kulaklarında yeniden duyuldu.

5, 4, 3, 2, 1…

Roketler sarsılarak mekiği yukarı taşımaya başladı. İçeride bulunan herkes o anda 3g düzeyinde bir kuvvete maruz kaldı. Bu bir çoğunun uzun yıllardır yaşadığı ortamda maruz kaldığı kuvvetin on katıydı ve buna bir süre daha dayanmaları gerekecekti. Her ne kadar kıyafetleri maruz kalınan yüksek g’ye karşı vücutlarını rahatlatıcı bir etkiye sahip olsa da bu bir çok insan için sarsıcı bir deneyimdi. Her kalkıştan sonra yolcuların yaklaşık yarısında baş dönmesi ve mide bulantısına sebep olurdu. Daiki kendisini iyi hissediyordu. Oynatabildiği kadar kafasını çevirip yanındakilere baktı. Luka da kötü gözükmüyordu ancak aynı şeyi Türk için söylemesi pek mümkün değildi. Türk’ün yüzü bembeyaz olmuştu.

Daiki, cam tarafında oturmayı tercih etmişti. Bu sayede roketlerin mekiği Mars’ın çekim kuvvetinden çıkarıp uzaya bıraktığı anı görebilmişti. Mekik ayrılma işlemini başarıyla tamamlamış ve roketler de artık geri dönüş rotalarına girmişti.
İticiler belli aralıklarla çalışıp duruyordu. Mekik yavaş yavaş yörüngede sabitlendi. Bir müddet bu noktada bekleyip, uygun zamanda Mars Uzay İstasyonu’na kenetlenebilmesi için iticilere gerekli gücü vereceklerdi.

İlk hareketlerden sonra Daiki bulunduğu noktadan devasa yapıyı gördü. Sanki her geldiğinde daha da büyüyen muhteşem bir şeydi. Yaşayan ve gelişen bir organizma gibiydi. Biraz daha yaklaştıklarında hiç unutamadığı yazıyı da görebileceğini düşündü.

Birkaç itici hareketinden sonra mekik MUİ’ye (Mars Uzay İstasyonu) daha hızlı bir şekilde yaklaşmaya başladı. İstasyon giderek büyüyordu. Mekik, kendisi gibi büyük gemiler için tasarlanmış olan rıhtıma yanaşmak için birkaç manevra daha yaptı ve biraz sallandı.

Türk, Luka’nın kolunu sıkıyordu. Daiki, onlara gülümsedi ardından camdan dışarı baktı. Manzarası değişmişti. Sonsuz karanlığın içinde parlayan yıldızlar yerine artık MUİ’nin metal-porselen alaşımından oluşan devasa duvarlarını görüyordu.

Mekik rıhtıma yaklaştıkça Daiki’nin hareket algısı da bozulmaya başladı. Sanki onlar sabit duruyor da istasyon ise onlara yaklaşıyor gibiydi. Bir süre sonra her ikisi de duruyormuş gibi gelmeye başlamıştı ki, büyük bir sarsıntı ile rıhtıma kenetlendiler.

Kasklarının içindeki cızırtının ardından anonsları yapan kadın sesi yeniden duyuldu.

“Mars Uzay İstasyonu’na hoş geldiniz. Kemerlerinizi çözdükten sonra emniyet halatlarını bağlamayı unutmayın.”

Herkes ayağa kalktı ve ön taraftan kendilerine doğru gelen halatı kıyafetlerindeki kancanın içinden geçirdi. Tek sıra halinde üç grup olarak ilerlediler. Rıhtımdan MUİ’nin içine geçecekleri kısa ama tehlikeli yolculukları başlamıştı.

Mekik ile rıhtım arasındaki köprüden geçerken Daiki etrafına dikkatle baktı. Çocukluğunda hayran olduğu yazıyı tekrar görmek istiyordu. Dünya’dan koloniye getirilenlerin ilk durağı her zaman MUİ olmuştu. Herkes orayı görmüş ve orada bir süre zaman geçirmişti.

“Hatırladığımdan daha küçükmüş,” dedi Türk.

“Buraya ilk getirildiğin zaman göre en az 1 metre daha uzunsundur herhalde. Bu yüzden büyüklük algın değişmiş olabilir.”

“Haklı olabilirsiniz Bay Haruto. Onun dışında her şeyiyle aynı gibi gözüküyor. Hatta şuradaki yazı bile.”

Daiki, Türk’ün parmağı ile işaret ettiği yere baktı. İstasyonun beyaz duvarları üzerine siyah boya ile yazılmış, her harfi neredeyse iki insan boyundaki yazıyı gördü.


“LEMURİA”


Daiki, yoğun geçen çalışmaların ardından tekrar odasına dönebileceği için memnundu. Merkez kuleden görülebilen Mars’ın mavi gri gecesi bitmek üzereydi ve bir süre sonra her yer tekrar kızıla bürünecekti. Dünya’da sadece kuzey kutbu yakınlarında görülebilecek olan auroralar bütün gece gezegen üzerinde dans etmişti. Daiki, belki de yaşadığı son Mars gecesinde manzaranın tadını sonuna kadar çıkarmıştı. Biraz daha kahve ile önündeki saatleri de atlatabilir, ardından son hazırlıklarını tamamlayarak beklemeye başlayabilirdi.

Küçük beyaz küpüne dönmeden önce Hermus Meydanı’na çıktı. Oradan sonra güney cephesi sosyal alanına uğrayıp, yapacağı yolculuk boyunca kendisine yetecek miktarda sentetik kahve çubuğu aldı. Odasına ulaşmanın en kısa yöntemlerinden bir olan yatay asansörlerden bir tanesine bindi.

Küpüne girer girmez ayağındaki manyetik botları çıkardı ve odanın ortasında duran masanın kenarına dokundu. Tam orta noktada beliren hologram görüntüde tek bir mesaj vardı.

“Sıra sizde.”

Havaya kaldırdığı parmağı ile mesajı sağa doğru çekti ve masanın üstünde asılıymış gibi duran sanal bir küp görüntüsü ortaya çıktı. Üç boyutlu satrançta sıra tekrar Daiki’deydi. Yaklaşık olarak bir aydan beri 14 yaşında bir çocuk ile oynuyordu ve oyun bitecekmiş gibi görünmüyordu.

Dünya’da olduğu zamanları düşündü. Kardeşine oynamayı öğretme çabaları aklına geldi. Ahşaptan yapılmış bir satranç tahtası, elle yontulmuş piyonlar, fil ve vezir… Tekrar taşlara dokunabilmek istedi. Dakikalar içinde biten oyunlarını düşünüp gülümsedi.

Önündeki sanal satrancın sonlanması en iyi ihtimalle günler sürecekti. Taşlar x,y ve z eksenlerinde hareket edebildiği için çok daha uzun düşünmek gerekiyordu. Ayrıca yapılabilecek hamlelerin fazlalığından oyunlar günler ve hatta haftalar boyu oynanabiliyordu. Zaten bulundukları gezegende kimsenin acelesi de yoktu.

Daiki, atını Y ekseninde üç birim yukarı çektikten sonra 1 birim de Z ekseninde kaydırarak üç boyutlu bir L harfi biçimindeki hamlesini yaptı. Böylece genç arkadaşına oyunu bitirebilecek hareketleri yapabilmesi için bir boşluk bıraktı. Tüm yaşam da bu kadar basitti. İsteyerek veya istemeden yapılacak tek bir hata sonunu getirebilirdi.

Hologram satrancı ortadan kaldırdı. “Haberler,” dedi ve cihaz başlıklar halinde son bilgileri okumaya başladı. Daiki, masanın başından kalkıp mutfağa geçti. Kendisine bir bardak sıcak su hazırladı ve kahve çubuklarından bir tanesini suyun içine bıraktı. Sentetik kahvenin yapay kokusu etrafa yayıldı. Yapay olduğunu bilse bile koku ona bir rahatlama hissi veriyordu.

Dijital ses bir sonraki habere geçerken Daiki, dur komutunu verdi ve “detay” dedi. Masa üzerine çeşitli görüntüler yansıdı ve cihaz ilgili bilgileri aktarmaya başladı.

“Aktivistlerin birleşme çağrıları ve eylemleri devam ediyor. Tüm insanlık adına Mars ve Ay’ın yöneticilerine yapılan bu çağrıların artık sonuç vermesi gerektiğini düşünenler Hermus Meydanı’nda toplanıp ufak bir gösteri yaptılar. Göstericiler, herkesin eşit olduğunu, sınırlamalar olmadan Mars, ay ve dünya arasında özgürce seyahat edebilmeleri gerektiğini açıklayarak eylemlerine son verdiler.”

Tehlikelerin farkında değiller diye düşündü, Daiki. Büyük ihtimalle bu insanlar, Elitlerin ellerindeki kaynakları kendileriyle paylaşacaklarını düşünüyordu. Öyle bir şey hiçbir zaman olmamıştı ve olmayacaktı da.

Kahvesini bitirir bitirmez kısa bir süre uyudu ve hızlı bir duş aldı. Artık hazırlanmaya başlayabilirdi. Silindir şeklindeki kumaş sırt çantasını çıkardı. İçine bir tane bol cepli kamuflaj pantolon, birkaç tişört ve ne olur ne olmaz diye kalın ve bol cepli bir mont yerleştirdi. Belki bavuluna son koyduğu giysiye ihtiyacı bile olmayabilirdi. Dünya’nın son durumu pek de soğuk sayılmazdı.

Çantasını kapatmadan önce içine oldukça etkin birkaç bıçak attı. Son olarak, ata yadigârı katanasını da duvardaki askısından dikkatlice alarak eşyalarının yanına bıraktı. O sırada cep terminali bipledi.

“Cevapla.”

“Günaydın, Daiki,” dedi genç kadın. Sesinde olağan neşesi duyulmuyordu.

“Size de Bayan Serova.”

“İşte böyle söyleyerek daha da moralimi bozdun şimdi.”

“Özür dilerim, Yelena.”

“Hiç değişmeyeceksin herhalde. Neyse önemli değil. Açıklanan listeye baktım ve adımı göremedim. Yine Dünya’ya giden ekiplerde yokum. ”

“Üzgünüm. Biliyorsun, senin oraya gitmeni ve görmeni istiyorum ama elimde olmayan şeyler var.”

“Kendi ekibini seçtiğini duydum.”

Daiki, bir süredir Yelena ile birlikte olan ve iyi bir pilot olduğundan emin olduğu Luka Marino’yu üç kişilik ekibine dahil etmişti. Onu seçerek Yelena’ya kötülük ettiğini düşünse bile hiç tanımadığı birini sadece istihbarat bilgilerinden hareket ederek birini seçmektense az çok bildiği birini ekibine dahil etmek daha mantıklı gelmişti. Askeri bir görev olmasa, imkanlarını sonuna kadar zorlar ve Yelena’yı götürürdü ama genç kadın bu görev için kesinlikle uygun değildi.

“Doğru duymuşsun ama verilen bilgiler doğrultusunda hareket etmem gerekiyordu.”

“Sen de tanıdığımız en iyi pilotlardan birini yanına aldın yani,” diye karşılık verdi ve bir kahkaha patlattı.

“Evet, öyle oldu.”

“Günaydın, Bay Haruto,” diyerek görüntüye girdi Luka.

“Size de Bay Marino. Umarım hazırsınızdır.”

“Her zaman! Ve beni seçtiğiniz için teşekkür ederim.”

Umarım başımıza bir şey gelmez diye düşündü Daiki. Tüm detayları henüz öğrenmemiş olsa bile gidecek adamlar üzerinde uzun süre çalışmıştı. Jenni’nin incelemeleri ve Derin’in analizleri sonucunda 30 kişilik liste kesinleşmişti. Sıradan bir kargo seferi görüntüsünde üçer kişilik mürettebat taşıyan Dragon mekiği yola çıkacaktı.

“Bir gün gelecek genç ve zeki bir biyokimyacıya da ihtiyaç duyacaksınız. O zaman ilk seçeneğini hatırlatmama gerek yoktur herhalde,” diyerek Daiki ile düşünceleri arasına girdi Yelena.

“Emin olabilirsin. Eğer tekrar böyle bir şansım olursa seni de götüreceğiz.”

“Bunu duyduğuma sevindim Daiki. Luka’ya ve Türk’e iyi bak. Sizi uğurlamaya geleceğim.”

“Teşekkürler. Akşama meydanda görüşürüz.”

Yelena, el sallayarak bağlantıyı kesti. Daiki, tekrar çantasını kontrol etti. Artık yan küpünde yaşayan genç adama bir göz atmasının da zamanı gelmişti.

Her türlü tamir ve tadilat işlerini yapabilen yirmili yaşlarının başındaki genç adam küçük yaşta Daiki’nin bir arkadaşı tarafından koloniye getirilmişti. Dünya’da onu bulduğunda vahşi bir hayvana benzediğini, her şeyi ve herkesi tehdit olarak görüp her zaman saldırıya hazır olduğunu anlatırdı arkadaşı. Bir şekilde ona ulaşmayı başarmış, yanına almış ve buraya kadar getirmişti.

İlk zamanlar, genç adamın konuştuğu dili neredeyse kimse anlayamamıştı ama çıkardığı sesler içerisinde bir tanesini fazla tekrarladığından ismi de o olmuştu. Türk, her türlü cihazı tamir edebilme yeteneği dışında kaslı ve kuvvetli vücuduyla da Daiki’nin kendi ekibi için iyi bir seçenekti. Çocuk yaştan itibaren yanında olduğundan dolayı da güvenilirliği konusunda en ufak şüphe duymuyordu.

Daiki, çantasını omzuna attı. Katanasını çantasının yanından sarkan ip ile bağladı. Son bir kez odasına baktı ve küpünden dışarı çıktı. Hemen arkasından gelen “Mai,” kelimesi ile olduğu yerde sıçradı. Türk, hemen yanında bitivermişti.

“Ke sela,” dedi Daiki.

“Ben hazırım, Bay Haruto.”

“Beni şaşırttın.”

“Niye?”

“Henüz kalkmadığını düşünüyordum. Tamir işi olmadığı sürece odandan pek çıkmazsın ve genelde uyursun da ondan.”

“Beni seçtiniz, Bay Haruto. Size çok teşekkür ederim. Emin olun sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım. Size ve arkadaşınız Hans’a çok şey borçluyum.”

“Tamam, tamam. Bence şimdiden teşekkür etmemelisin. Zor bir görev bizi bekliyor.”

“Sahi, niçin gidiyoruz? Bir şey almamız gerektiğini biliyorum ama neyi? Yani bu kadar çok kişi sadece bir şeyi almak için fazla değil mi Bay Haruto?  Sadece siz ve ben de gidebilirdik. Emin olun ben yanınızdaysam başkasına ihtiyaç duymazsınız.”

“Ona şüphem yok Türk. R.V.A. – Model 9X’i almaya gidiyoruz. Detayları istasyonda anlatacaklardır. Şimdilik bu kadar bilsen yeter.”


“İnhaseli.”