Arayıcı yavaşça ellerini yukarı kaldırdı. Kafasına dayanmış bir silah varken başka da bir seçeneği yoktu. Arkasındaki silahlı kişi onu birkaç kez sırtından itti. Dikkatle ileri adımlar atarak silahla arasına mesafe koymaya çalıştı. “Bu tarafa  dön,” dedi tanıdık bir ses.

Döndüğünde duyguları birbirine karıştı. Korku yerini önce şaşkınlığa ardından mutluluğa bıraktı.

Neredeyse duyulmayacak kadar alçak sesle “Riva,” diyebildi ve karşısında duran genç kadına sarıldı. Neden sonra bu yaptığından utandı ve hemen geri çekildi. Sorulacak bir sürü soru vardı. Nasıl kurtulmuştu? Buraya kadar nasıl gelebilmişti? Onu nasıl bulmuştu? Karşıdan baktığında bir şeyi yok gibi gözüküyordu ama yaralanmış mıydı? Bütün bunları düşünürken dudaklarından sadece “İyi misin?” çıktı.

“İyiyi tanımla, Arayıcı?”

Genç adam yine şaşırmıştı. Bir şey söylemeye fırsat bulamadan Riva, eğilmesini işaret etti.

“Bir çoğunu hallettim ama iki tanesi hala buralarda bir yerde,” diye fısıldadı. “Sen burada bekle. Ben de kalanların işini bitireyim.”

“Nasıl yani? Onları sen mi…”

Genç kadın harekete geçmişti bile. Sislerin içine daldı ve uzaklaştı. Arayıcı arkasından bakakalmıştı. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından ilk silah sesini duydu. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Riva, giderken bekle demişti ama ya ona bir şey olduysa düşüncesi içini kemiriyordu. Ardından bir silah sesi daha duydu. Daha fazla bekleyemezdi, sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Mümkün olduğunca çevresini kollamaya çalışıyordu.

Hiç korumasız bir şekilde ana yola çıkmıştı ve tam önünde yerde yatan biri vardı. Yaklaştıkça kanlar içinde olduğunu gördü. Ona doğru eğildi ve Hordauralardan biri olduğunu fark etti. Biraz olsun rahatlamıştı.

Adamın başından kalkmaya fırsat bulamadan yaklaşan ayak seslerini duydu. Arkasını döndüğünde bu defa şanslı olmadığını anladı. Siyah kıyafetler içinde bir adam silahını kaldırmış ona doğru koşuyordu. Bir eliyle silahını hazır konuma getirdi. Çıkardığı ses etrafta yankılandı. Ardından gelen uğultu ile adamın dikkati dağıldı.

Metallerin birbirine vurma sesi giderek yaklaştı. Arayıcı neler olduğunu anlayamadan yolun kenarından hızla fırlayan bir karartı koşan adamı yere serdi. Yaşanan boğuşma bir silah sesiyle son buldu. Riva ve adam yerde öylece yatıyordu. Genç adam yerinden kıpırdayamadı. Sanki oraya yapışıp kalmıştı. Yanlış kişinin vurulmuş olmasından korkuyordu.

Uçan X tam üstlerinde, havada sabit bir şekilde durdu. Birkaç saniye sonra Riva yattığı yerden kalktı. Adamın üstünü başını dikkatlice inceledi. Ceplerine baktı. Ardından Arayıcı’nın yanına geldi.
Genç kadın, yerde yatan diğer adamı incelemek için eğildiğinde Arayıcı kolundaki kanamayı fark etti.

“Yaralanmışsın.”

“Evet. Ama önemli değil, ufak bir sıyrık sadece.”

Riva, yerde yatan vücudu bir o tarafa bir bu tarafa çevirdi. Ceplerine baktı. İşe yarayabilecek şeyleri ve bulduğu bir silahı alıp çantasına attı. O sırada genç adam, bacağına sardığı bezi fark etti.

“Bacağın.”

“O senin binandan kaçarken oldu.”

“Yaralarına bakmamı ister misin? Belki yapabileceğim bir şey vardır.”

“Sorun yok Arayıcı. Bunlardan alabileceklerimi alıp, gideceğim.”

“Nereye?”

“Önce beni bulduğun yere döneceğim. Ondan sonra gitmem gereken yeri söylemiştim. Lemuria.”

“Tamam o zaman. Ben de seninle geliyorum.”

“Hayır. Tek başıma daha iyi.”

“Gidecek yerim yok Riva. Yapacak başka bir şeyim de yok. Eninde sonunda Hordauralar gelip beni bulacaktır. Sonrası…”

Arayıcı duraksadı. Sonra ne olacağı, ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Sadece hayatta kalmaya çalışacaktı. Riva ile birlikte şansı daha fazla olabilirdi.

“Ben de sana yardım edebilirim. Şu gitmek istediğin yere gidebiliriz. Orası her neredeyse bulabiliriz.”

O sırada cebindeki cihazı hatırladı. Topluluğuna teslim etmesi gereken ama vermeyi unuttuğu, yakınlardaki canlı insanları tespit eden cihazı.

“Hem bu da var. Hatırlarsan seni de bu şekilde bulmuştum. İşimize yarayabilir.”

“Onu senin elinden çekip alabileceğimin ve seni de burada bırakabileceğimin farkındasın değil mi Arayıcı?”

Bu soru karşısında donup kalmıştı. Karşısındaki haklıydı. Riva ondan kat kat daha üstündü. Onun içinden çıkmayı başardığı durumları düşününce kendisini gerçekten savunmasız hissetmişti.

“Tamam Arayıcı, benimle gelebilirsin. Şunlardan bir tanesini kullanabilir misin?”

Yerde yatan adamın yanından aldığı diğerlerine göre büyük bir silahı uzattı.

“Küçük olanlardan farkı var mı?”

“Aslında yok. Sadece seri atış yapabiliyor. Mantık aynı. Emniyeti indir, nişan al ve tetiğe bas.”

“Tamam, o zaman.”

“Adamın üstünde başka bir şey kalmadı. Gidebiliriz, benimle gel.”
Riva önde genç adam arkasında yürümeye başladılar. Ana yolda biraz ilerledikten sonra Arayıcı sislerin içinde duran araçları fark etti. “Bunlar onların mı?” diye sordu.

“Evet. İşimize yarayacaklardır.”

“Kullanmayı biliyor musun?”

“İki tekerlekli olanı kullanabilirim. Ayrıca diğer araçların geçemeyeceği yerlerden bununla geçebiliriz.  Önce hemen eşyalarımın yanına döneceğiz.”

Birlikte motorsiklete bindiler ve yola koyuldular. Sisin ve karanlığın içinde yavaşça ilerlediler ve ilk karşılaştıkları apartmana geri döndüler. Riva, hızla çatı katına çıktı. Arayıcı gördükleri karşısında şaşırmıştı. Çatının her tarafı yığınlarla doluydu. Uçan X de tepelerinde dolaşıyordu.

“Şu şey,” dedi Arayıcı. “Meleğin. Nasıl oluyor da peşinden ayrılmıyor? Sürekli seni nasıl takip edebiliyor?”

“Tam emin değilim. Bazen akıllı bir şey olduğunu düşünüyorum ama bazen de…”

Hızlı hareketlerle yığınları karıştırıyor, kendi planına uygun işe yarayacak şeyleri çatının ortasında toplamaya çalışıyordu.

“Bazen,” diye devam etti. “Sanki onun gözünden görüyorum her şeyi. Donup kaldığım zamanlar. Sanki onu ben kontrol ediyor gibiyim. Sonra gözümün önünde kelimeleri görüyorum. Ardından her şey bulanıklaşıyor. Bir rüya sanki.”

“Bir şekilde onunla bağın var gibi.”

“Olabilir. Bilmiyorum. Oksijen tüpüne ihtiyacımız olabilir Arayıcı.”

“Neden?”

“Kuzeye gittikçe hava kirliliği artacaktır. Gaz maskesi seni ne kadar idare eder hesaplayamıyorum. İlk yola çıktığım yerde yaptığım ölçümlerde 70 PPM olan kirlilik buraya gelene kadar sürekli arttı. Şu an bulunduğumuz bölgede…”

Eline aldığı bir aleti çalıştırdı ve bir süre bekledi. Birkaç bip sesinden sonra konuşmaya devam etti.

“Yaklaşık olarak 200 PPM civarında.”

“O zaman neden kuzeye gidiyoruz? Başka bir yere gitsek. Kirliliğin az olduğu, Hordauraların olmadığı bir yere. Lemuria diyorsun ama nerede olduğunu bile bilmiyorsun.”

“Rüyalarımın bazılarında üzerinde mavi ışıklar olan gri bir bina görüyorum. Etrafında benim gibilerin olduğu yerler.”

“Senin gibiler?”

“Kirliliğin içinde zorlanmayan. Maske takmayan, siyah boşluklarda dolaşabilen.”

“Siyah boşluklar ne?”

“Bilmiyorum. Sadece rüya da olabilir ama beni çağırıyorlar. Gün geçtikçe daha büyük bir güç beni çekiyor. Ayrıca artık bir haritam da var.”

“Peki orada Lemuria diye bir yer var mı?”

“Yok ama şuna bir bak.”

Cebinden çıkardığı katlanmış bir haritayı açtı ve Arayıcı’ya döndü.

“Şu kırmızı siyah işaretleri görüyor musun?”

“Evet.”

“Bunlar senin Hordauralar dediğin kişilerin bölgesi. Şurada işaretli olan merkezleri olmalı. Sizin büyük kırık camı oraya götürmüş olmalılar. Öyle değilse bile o cihazlardan orada mutlaka vardır. Eğer ona bağlanabilirsem Lemuria’nın nerede olduğunu öğrenebilirim. Oraya gitmenin yolunu bulabilirim.”

“Belki de öyle bir yer hiç yoktur.”

“Denemeden öğrenemem. Ama artık rüyalarımda gördüğüm isimlerin doğru olduğunu biliyorum.”

“Nasıl?”

“Gördüğüm bir diğer isim de Svalbard. Haritaya bir daha bak.”

Riva’nın parmağını koyduğu yerde, Hordaura’ların sınırlarının dışında, haritanın bile sonunda neredeyse silinmiş kelimeyi okumaya çalıştı. S-V-A-L-B-A-R-D

“Eğer orası varsa Lemuria da vardır. Belki de önce Svalbard’a gitmem gerekiyordur.”

Arayıcı bilmem anlamında ellerini kaldırdı.

Hadi bana yardım et de, yanımızda götüreceklerimizi şu bezin üstüne koyalım.”

Büyük bir yığını bezin üstüne taşıdılar. Uçan X sislerin içinden çıkıp yavaş yavaş onlara doğru yaklaştı. Arayıcı birkaç adım geri attı. Riva eğilerek X’in altına girdi ve bezden yığını dört noktadan bağladı. Meleği malzemeleri havaya kaldırdı ve olduğu yerde sabit bir şekilde durdu.

Birlikte binanın dışına çıkıp motosiklete bindiler. Riva, vitese taktı ve araç ileri atıldı. Henüz yol almaya başlamışlardı ki, genç kadının meleği de sabit durduğu yerden hareket etti ve onları takip etmeye başladı.




Arayıcı koşmaktan nefes nefeseydi, devam edecek gücü kalmamıştı. Ne kadar yol aldığını, hangi yöne gittiğini bilmiyordu. Emin olduğu tek şey artık yapayalnız kaldığıydı. Birlikte hayat mücadelesi verdiği insanlar yoktu etrafında, Riva’ya ne olduğunu da bilmiyordu. Gecenin bir vakti çatıda her ne yapıyorduysa bir çuval inciri berbat etmişti. Oradan kaçarken duyduğu silah seslerini hatırladı. Meleğim dediği uçan X bile yanında değildi.

Biraz soluklanmak için etrafına bakındı. Gündüzleri sarı renkli olan sis, ayışığında bembeyaz gözüküyordu. Çevrede neler olduğunu daha net görebilmek için maskesini bir anlığına kaldırdı. Gözleri hızlıca etrafı taradı. Seçebileceği, tanıdık bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Rutin görevleri sırasında binanın her yönüne belirli mesafeler boyunca defalarca ilerlemişti. Eğer daha önce gördüğü, işaretlediği bir bina, bir yıkıntıya rastlarsa hangi yöne ne kadar koştuğunu da hesaplayabilirdi.

Sağını ve solunu kontrol ettikten sonra yürümeye devam etti. Görüş mesafesi hala düşüktü. Birkaç adım daha attıktan sonra sisin arasında karaltı olarak beliren yükseklikleri fark etti. Bahçe duvarları… Hafızasını biraz zorladıktan sonra nerede olduğunu tahmin edebildi. Uzun yıllar önce 22. Arayıcı ile birlikte çıktığı bir yolculukta işaretledikleri bir noktaydı burası. Daha sonra Hordauralar’ın sıklıkla oraya uğradığını fark ettiklerinde işareti kaldırmışlardı.

Artık nerede olduğunu biliyordu. Eski yerleşim yerlerine doğru koşmuştu. Harap durumdaki iki katlı yapılar artık seçilebiliyordu. Buranın en kötü tarafı da buydu. Bu binalardan çevrede çok vardı ama hiç birisi sis perdesinin üstüne çıkacak kadar yüksek değildi. Gaz maskesini çıkarıp geceyi atlatabileceği bir yer yoktu. Bölgenin kuzeyinde ise daha yüksek binalar vardı. O tarafa yönelmeyi aklından geçirdi.

Sırt çantasını çıkarıp yere koydu ve içindekilere bir göz attı. Mataradan birkaç yudum su içti. Çantanın yanındaki bölmede taşıdığı pusulayı eline aldı ve kapağını açtı. Pusulanın dijital ibresi kendi ekseni etrafında bir tur döndükten sonra Güney Batı 190 dereceyi gösterdi. Arayıcı yavaş yavaş sola dönmeye başladı ve ibre kuzeyi gösterene kadar hareketine devam etti. Maskesini tekrar çıkarıp etrafını inceledi. Bulunduğu yerdeki binaların arasından geçip arka taraflarında kalan yolu kullanabilirdi.

Hızlı adımlarla eski binaları çevreleyen yarı beton yarı metal alçak duvarları geçti. Üstüne bastığı çorak topraklar bir zamanlar burada yaşayan insanların bahçeleriydi. Bitkileri buraya ekebildiğini hayal etti. Sisin olmadığını…

Çürümüş ahşap parçalarını tekmeleyerek ilerledi. İki binanın arasından geçip arka tarafa ulaşacağı sırada durdu. Bir an nefes almayı bıraktı ve sislerin arasında sallanan bir ışık demetine odaklandı. Hemen olduğu yere çöktü ve yanındaki binayı kendisine siper etti. İleride hareket eden bir şeyler vardı.

“Yol Gösterici GO, sen her zaman yanımda ol,” diye mırıldandı.

Arayıcı mümkün olduğu kadar az nefes almaya çalışıyordu. Işık kaynağının geldiği yönden sesler de duyulmaya başlamıştı. Ne konuştuklarını anlamaya çalıştı ama başaramadı. İki kişinin birbirleriyle şakalaşmasına benziyordu duydukları. Kelimeler anlaşılmasa da kahkaha gayet netti.

Bulunduğu yerden gerilemeye başladı. Eğer kendisinin bulunduğu boşluğa kadar ilerleyecek olurlarsa fark edilmemesi imkansızdı. Bahçeye döndü ve yolu görebilecek şekilde yere uzandı.

“Bu lanet yere neden bu kadar çok geliyoruz ki?” diye sordu adamlardan bir tanesi.

“Yukarıdakiler bu bölgeyi sıkı kontrol altında tutmamızı söylediler herhalde.”

“Her zamanki yerler işte. Değişen bir şey yok. Terk edilmiş bomboş bir yer.” Ayağıyla yolda bir şeyi tekmeleyince gürültüsü binaların duvarlarında yankılandı.

“Yeter artık ses yapmayı kesin.”

“Hordauralar” diye düşündü Arayıcı.Yıllardır onların kötü olduğuna dair bir sürü şey anlatılmıştı. 22 numara ona aktarmıştı, o da diğer insanlara. Ama şimdi hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamıyordu. GO bir makine, kendinden önceki Arayıcı da usta bir yalancı olabilirdi. Ve yine onun anlattıklarına göre bu adamlar yakaladıkları gençleri eğer sağlıklı değillerse anında öldürürlerdi. Biraz güçlü gördüklerini ise diğerleri ile ölümüne dövüştürüp hayatta kalana kendilerini katılma hakkı tanırlardı. Bunlar topluluğu bir arada tutmak için uydurulmuş olabilir miydi?

Birden açığa çıkmak istedi. Ne olursa olsun o adamlara yakalanmayı ve kaderine razı olmayı düşündü. Bir an sonra bu fikrinden vazgeçti. Binaların arasındaki boşluktan iki adamın geçişini izledi. Arkalarından silahlı bir adam yürüyordu.

Kendisine siper olan evlerin arkasından Hordauraların geldiği yöne yürüyebilir ve onlardan kurtulabilirdi. Sürünerek boşluktan kenara çekildi. Adamların yeterince uzaklaştıklarını düşündüğü anda ayağa kalkıp ters tarafa doğru birkaç adım atmıştı ki bir bahçe çitine bastı. Hiç kıpırdamadan durdu. Ayak seslerinin geri geldiğini duyabiliyordu. İki evin arası kısa bir süreliğine aydınlandı. Uzaktan birisi bağırdı.

“Görecek bir şey yoksa geri gelin. Kaybedecek zamanımız yok. Hayvanın tekidir.”

Daha önce duyduğu kahkahanın sahibi yine gülüyordu.

“Sence..” dedi gaz maskesinin altında nefes nefese. “Sence onbaşı bu sokaklarda dolaşan kaç tane hayvan görmüştür?”

İki adam da gülmeye başlamıştı.

“Hey, onbaşı. Burada bir şey var ama ne olduğunu anlayamadık. Belki sen yardımcı olursun.”
Şimdi kahkahaları tüm sokakta yankılanıyordu. Sözlerine bir karşılık alamadılar.

“Onbaşı,” diye seslendi bir tanesi. Yine cevap yoktu. İki adam gülmeyi kesmişlerdi. Bir koşturmaca duyuldu. Ardından dijital bir bipleme.

“1. Tim’den 2’ye. Cevap ver 2.”

“Dinliyorum,” dedi bozuk bir ses.

“Onbaşı yanınızda mı 2?”

“Olumsuz. En son sizinleydi.”

“Lanet olsun, lanet olsun,” diye söylendi bir adam.

Arayıcı, cesaretini toplayıp kafasını iki bina arasındaki boşluktan uzattı. Adamlar uzaklaşmıştı ama artık etrafta daha fazla kişinin olduğunu biliyordu. Olduğu yerde kalabilir veya fırsattan istifade edip yolun karşısına geçebilirdi. Eğer diğer tarafa geçmeyi başarırsa yüksek binalara ulaşmak için bir şans elde edebilirdi. Boşlukta biraz daha ilerledi ve yolu görebilecek bir yerde durdu. İki kişinin koşturmacasını görebiliyordu artık.

“1. Tim’den 2’ye. Cevap ver 2,” diye bağırıyordu elindeki cihaza adamlardan bir tanesi.

Birkaç dijital bipleme ve sessizlik.

“Cevap ver 2.”

Yine karşılık gelmemişti.

“Sen diğerlerini bul. Ben de burada onbaşıyı arayayım.”

“Tamam.”

Adam koşarak geldikleri yöne gitti. Arayıcı, duvara yaslanmış duruyor, nefes bile almıyordu. Geride kalan adam “Onbaşı, onbaşı” diye seslendi.

Ardından bir süre sessizlik oldu. Sokakta hareket eden bir ışık kaynağı yoktu. Arayıcı, saklandığı yerden kafasını çıkarıp etrafa baktı. Kimse gözükmüyordu. Tek yapması gereken karşıdaki evlerin arasına girmekti. Ondan sonra büyük binalara ulaşmak daha kolay olacaktı.

Cesaretini topladı, derin bir nefes aldı ve koşarak yolun karşısına geçti. Sırtını duvara yasladı ve tekrar sokağa baktı. Birden fazla ışığın hareket ettiğini gördü. “Tam zamanında,” diye düşündü. Yolu arkasına aldı ve sessiz ama hızlı adımlarla yürümeye başladı. Diğer tarafa göre daha dar bir boşlukta ilerliyordu. Etraf yıkıntılarla doluydu. Yıkık bir duvarın üstünden atlayıp arkasına geçti ve biraz soluklandı.

Tekrar harekete geçmek için kafasını uzattı ve yola doğru baktı. Işıklar gözükmüyordu. Duvarın diğer tarafına atladı. Boşluklardan gözükmemek için sırtını binaya yasladı. Yavaş yavaş bir sonraki köşeyi döndüğü sırada tam kafasında hissettiği soğuk bir demir parçası ile donakaldı.

Her şey bitmişti. Yakalanmıştı.