152. Gün
Topluluğumuza kazandırmak üzere yanıma aldığım kadının söyledikleri birer deli saçması mı yoksa gerçek mi? Ona göre Aziz Thomas sadece bir bilim insanı ve her şeyi bilen GO bir makine. Yoksa tüm toplumumuz  yalanlar üzerine mi kurulmuştu?”

Riva’nın meleği geri dönmemişti. Tepedeki taşların ardında bütün gün olan biteni izlediler. Önce ufak çaplı bir çatışma oldu. Hordauralar yaralılarını ve kayıplarını dışarı taşıdılar. Ardından daha büyük bir kuvvetle saldırdılar ve istediklerini almayı başardılar.

Sessizlik içinde geçen birkaç saatten sonra binada bulunan gençler elleri bağlı halde dışarı çıkarıldı. Riva olan biteni dikkatle izliyordu. Arayıcı’nın gaz maskesinin arkasına saklanmış gözleri tanıdığı insanların götürülüşünü izlerken yaşlarla dolmuştu.

“Bir şeyler yapmalıydık,” diye fısıldadı.

Genç kadın binadan uzaklaşanları gözünü ayırmadan takip ediyordu.

“Hadi gidelim. Beni makineye götür.”

Arayıcı, gizlendikleri yerde ayağa kalktı.

“Tek düşündüğün o lanet şey değil mi? Gençleri götürdüler. Orada insanlar öldü ve sen halâ o şeyin peşindesin.”

“Sana burada kalamayacağımı söylemiştim.”

“Benim de seninle ilgili şüphelerim vardı zaten. Belki uyum sağlarsın diye düşünmüştüm  ama olmayacak. Hadi gel o zaman. GO’yu gör ve git. Onu almana veya dokunmana izin vermeyeceğimizden emin olabilirsin.”

Riva, çoktan tepeden inmeye başlamıştı. Genç adam peşine takıldı. Ona yetişmek için neredeyse koşuyordu.

“Yavaş ol. Seni öylece içeri almazlar.”

Arayıcı öne geçti ve ana kapının önünde durdu. Eskiden cam olan tüm dış cephe yıllar önce metallerle güçlendirilmişti, ancak yaşanan saldırıdan sonra her şey altüst olmuş gözüküyordu. Normalde geri dönen birinin duvardaki cihaza dokunması ve beklemesi yeterliydi. Cihazın üstündeki kamera çalışır, giriş katındaki silahlı görevliye görüntü gider, kimlik tespiti yapılır ve içeri girilirdi. Şimdi ise cihazın olduğu yerde sadece kablolar vardı. Kamera eskisi gibi duruyordu ve sistemlerle bağlantısı olup olmadığı belli değildi.

Maskesini çıkardı ve “Benim 23,” diye bağırdı  girişin önünde. “Geri döndüm.”

Bir süre sessizlik oldu. Ardından sisin içinden iki adam belirdi. Silahlarını kapıdakilere doğrultmuş yavaş yavaş yaklaşıyorlardı. Tam olarak nişan alabilecekleri bir noktada durdular.

“Yanımda birisi daha var. Geri döndüm.”

“Burada beklemek zorundasınız,” dedi adamlardan biri. Sesi boğuk çıkıyordu ve Arayıcı kim olduğunu anlayamamıştı. “Tüm giriş çıkışları Şifacı’ya bildirmek zorundayız.”

“Beni de mi?”

“Özellikle seni.”

Adamlardan biri yanlarından ayrıldı ve geldiği yöne doğru koştu.

“Şimdi döndüğünü bildireceğiz ve bekleyeceğiz. İzin çıkarsa gelebilirsiniz yoksa gitmek zorundasınız.”

Riva, korunmak için duvarı kendisine siper etmişti. Arayıcı girişin hemen önünde ellerini kaldırmış öylece duruyordu.

“Eğer ona yaklaşıp dikkatini dağıtırsan işini bitirebilirim,” dedi genç kadın.

“Öyle bir şey olmayacak. Yerinden kıpırdama. Bir karar vermek zorundalar. Bana ihtiyaçları var. Zaten yeteri kadar insan kaybettik. Şifacımız tecrübelidir ve durumun farkındadır.”

Kat sorumlularının 6. katta toplanmış olduğunu biliyordu. Haberci, eğer hala çalışıyorsa, asansörle yanlarına çıkacak ve döndüğünü bildirecekti. Yaşlı adam tek başına karar verebilir veya diğerlerine de danışarak bir oylama yapabilirdi. Her iki durumda da içeri alınacaklarını düşünüyordu. Ne de olsa o, çevreyi bilen, ihtiyaç olan malzemeleri işaretleyen ve insanları oraya getiren kişiydi. Son yaşananlardan sonra belki de ona daha çok ihtiyaçları vardı.

Silahlı adam arkadaşının yanına geri döndüğünde Arayıcı heyecanla bir adım öne attı.

“Geliyor muyuz?”

“Oylama yapıldı ve sadece geceyi geçirmenize, ardından da gitmenize karar verildi. Üzgünüm Arayıcı, ama insanlar başımıza gelenlerden seni sorumlu tutuyor. Yerimizi belli ettiğini düşünüyorlar.”

“Deniz, sen misin?”

Gaz maskeli adam evet anlamında kafasını salladı.

“Üzgünüm dostum. Böyle olmasını ben istemedim. Hadi gelin. Sizi üst katlara götüreyim.”

Diğer adam da silahını aşağı indirdi ve birlikte asansöre yürüdüler.

“Seni gördüğüme sevindim,” dedi Arayıcı. “Neler oldu?”

“Saldırıya uğradık. Sanırım bizi hafife aldılar. İlk seferde püskürtmeyi başardık ancak sonrasında daha güçlü geldiler. Ölenler, yaralananlar. Ayrıca sağlam gençleri de yanlarında götürdüler.”

“Bir kısmını gördük ama emin ol yerimizi benim yüzümden tespit etmediler. Geri döndüğümüzde olaylar çoktan başlamıştı. Bir şey yapamadık. Üzgünüm.”

“Anlıyorum dostum. Bir gün başımıza bunun geleceğini hep biliyorduk. Dayanabiliriz sanmıştık ama olmadı.”

Asansör 6. Katta durdu ve birlikte indiler. Riva etrafı inceliyordu. Hemen önlerinde bulunan odadan konuşma sesleri geliyordu. Kat sorumluları orada toplanmış olmalıydı. Riva yüzüne sardığı bezi aşağı indirdi. Diğerleri de maskelerini çıkardı ve ilk kapıya doğru yürüdüler.

Odaya girdikleri anda sessizliğe büründü. Herkesin dikkati genç kadının üzerindeydi. Yaşlı Şifacı, ifadesiz bir yüzle oturduğu yerden kalktı.

“Hoş geldiniz. Gördüğüm kadarıyla oldukça sağlıklı ve genç bir kadınla geri dönmüşsün 23. Topluluğumuz sana her zaman minettar kalacak ancak bugün olanlardan sonra burada kalamazsın. Kat sakinleriyle yaptığımız oylamanın sonucu bu. Kurallarımızı biliyorsun. Eğer onlar olmasaydı bugün hiç birimiz burada olmayabilirdik.”

Genç adam anladığını belirtmek için kafasını salladı. Konuşulanlar yanındaki kadının umrunda değil gibiydi. Yaşlı adam sözüne devam etti.

“Yerine yeni birini seçeceğiz. Cihazlarını seçilecek kişiye teslim edebilirsin. Bu gece topraklama töreninden sonra oylama yapılacak. Mutlaka kaybettiklerimiz içinde tanıdıkların vardır. Veda etmek istersen katılabilirsin.”

Arayıcı önce yanındakilere baktı ve sonra üzüntüyle başını öne eğdi.

“Genç kadına gelirsek, üç gün süresi olacak. Eğer bize uyum sağlayabileceğini kanıtlarsa dilediği kadar kalabilir.”

Riva, araya girdi.

“Kalmayacağım. Sizin şu kırık makineyi görmem gerekiyor. Ondan sonra gideceğim.”

Genç adam susması için kolunu sıktı.

“Kırık makine…” dedi Şifacı.

“Önemli değil,” diyerek yaşlı adamın lafını kesti Arayıcı. “Tanıştığımızdan beri böyle garip.”

“Odalarınıza gidebilirsiniz.”

Son söz söylenmişti. Artık yapılabilecek fazla bir şey yoktu. Deniz, onu izlemelerini işaret etti.

“Benim katımda iki oda ayarlamalarını söyledim bile.”

“Teşekkürler dostum.”

Arayıcı, orada kalmayı isteyip istemediğini düşündü. Dışarıda farklı bir dünya vardı. Bildiklerinden fazlası vardı. Belki de Riva haklıydı. Yol Gösterici sadece bir makineydi. Şu an kullandıkları aletleri yapanlar da tıpkı onlar gibi insandı. Küçük topluluklarıyla birlikteyken hayatta kalmak daha kolay olabilirdi ama bir yanı da daha fazla şey keşfetmek istiyordu. Neler olmuştu? Nasıl bu noktaya gelinmişti?

Birlikte asansöre bindiler. Görevli boynundaki anahtarı kilide yerleştirdi ve 10. kata çıktılar. Deniz, önce Riva’nın odasını gösterdi.

“Burada kalabilirsin. Küçük ama rahattır.”

“Kırık makine nerede?” diye sordu genç kadın.

Deniz ne olduğunu sorarcasına baktı Arayıcı’ya.

“Önemli değil, dostum. Benim odam yan taraf mı?”

“Evet. Burası da senin.”

“Tamam, teşekkür ederim. Gerisini ben hallederim.”

“Ben de çıkacağın yolculuk için sana bir çanta hazırlatayım. Bir süre seni idare eder.”

“Sana ne kadar minettar olduğumu anlatamam.”

İri yarı adam yanlarından gittikten sonra Arayıcı Riva’ya döndü.

“Görmek istediğin şey birkaç kat yukarıda. Gitmeden önce onu sana göstereceğim. Söz veriyorum. Ama önce biraz dinlenelim. Gece çatıda topraklama işlemi yapılırken kata çıkacağız ve GO’yu göreceksin,” diye fısıldadı. “Bir de artık herkese sormayı bırak, lütfen.”

Genç kadın bir şey söylemeden odasına girdi ve kapıyı kapattı. Arayıcı da hemen arkasından kalacağı yere geçti. Belki de son defa bir yatağa uzanacağını düşünerek kendini bıraktı. Tavana bakıyor, neler olacağını düşünüyor ve korkuyordu. Uyuyabileceğini düşünmüştü ama başaramadı.

Riva’ya göstermeden önce GO’yu kontrol etmek ve üstünde birkaç şey denemek istiyordu. Sadece ona öğretilenleri değil, farklı rakamlar da girebilirdi. O zaman cama neler yansıyacağını merak ediyordu.

Sessizce kaldığı yerden koridora çıktı ve asansöre döndü. Görevliye, kendinden sonra gelecek arayıcıya bırakmak üzere aletlerini toplayacağını söyleyerek üst kata götürmeye ikna etti. Odaya girebilmek için gerekli kombinasyonu tuşlayacağı sırada kapının mekanizmaya bağlı kısmının kırıldığını fark etti. Hızlıca içeri girdi ve olduğu yerde kaldı. Yol Gösterici’nin olması gerektiği yerde bir boşluk vardı. Hordauralar onu da almıştı.

Ne kadar süre orada öylece durduğunu bilmiyordu. Etraftan gelen bağrışmalar ile kendine geldi. “Tekrar mı saldırıyorlar?” diye düşündü. “Hava kararmışken.”

Hızla odadan dışarı çıktı. Bulunduğu katta silahı olanlar asansöre doğru koşuyordu.

“Neler oluyor?” diye sordu.

“Bilmiyoruz ama sorun çatıda. Gidip göreceğiz.”

“Ben de sizinle geliyorum.”

“Silahın yok 23. Yine de sen bilirsin.”

Birlikte çatı katına çıktılar. Arayıcı, asansörün hemen önünde boylu boyunca yatan bahçıvanı gördü.

“Lütfen bunu sen yapmamış ol Riva.”

Önlerindeki kapı dışarı açılıyordu. Teras bölümü yıllar önce toprak ile kaplanmış, böylece bulabildikleri bitkileri orada yetiştirmeye başlamışlardı. Bunun dışında topluluğun ölen üyeleri de buraya gömülüyor, bu dünyayı terk ettikten sonra bile topluluğa faydalı oluyorlardı.

Arayıcı, terasa ayak bastığında gördüğü manzara karşısında şok olmuştu. Riva, yine kendinden geçmişçesine dizlerinin üstünde duruyordu. Etrafında olup bitenden haberi yok gibiydi. Arkasındaki adam silahını genç kadının kafasına dayamıştı. Başka bir tanesi uzak mesafeden nişan almış bekliyordu.

Arkasındaki adam, “Ellerini kaldır,” diye bağırdı.

Genç kadının gözleri tekrar etrafı algılamışçasına parladı ve ardından ellerini kaldırdı.

“Of, sanırım kusacağım,” dedi silahını Riva’nın kafasına dayamış olan adam.

Diğeri de yaklaştı ve durdu.

“Bu toprağın içinden çıkan çürümüş bir kol mu?”
Şimdi Arayıcı’nın da midesi ağzına gelmişti. Adam söyleyene kadar orada duran şeyin ne olduğunu fark etmemişti bile.

“Çok önce topraklanan birinin yeri burası,” dedi Riva’nın arkasındaki adam. “Ne yapacağız şimdi? Bana kalsa bunu burada öldürürdüm.”
O anda Arayıcı omzunda bir el hissetti. Kafasını çevirdiğinde Deniz’i gördü.

“Git burdan dostum. Vakit varken git, yoksa bu kız yüzünden sen de burada öleceksin.”

“Onu bırakamam.”

“Bırakmak zorundasın. Kalırsan başına neler gelebileceğini biliyorsun. Odana bir çanta bıraktım. Bu olay bitmeden onu al ve dışarı çık. Belki şansın daha fazla olur.”

Deniz, boynundaki asansör anahtarını uzattı. Arayıcı anahtarı tereddütsüz aldı ve arkadaşının gözlerine minnetle baktı.

“Teşekkür ederim.”

Koşarak asansöre ulaştı ve düğmeye bastı. Hafif bir gürültü ile aşağı inmeye başladı. Asansör sanki her zamankinden daha yavaş çalışıyordu. Her bir kat arası dakikalar sürmüş gibiydi.

Kapılar sessizce açıldı. Tekrar kapanmasını engellemek için koridorda duran bir sandalyeyi hızla araya yerleştirdi. Elinden geldiğince çabuk odasına geçti ve Deniz’in bıraktığı çantayı sırtına taktı. Asansöre geri döndü ve zemin kat düğmesine bastı.

İçinde bulunduğu asansör girişte durduğunda Arayıcı dışarıdaki gürültüyü fark etti. Birbirine vuran metallerin çıkardığı sesi duyabiliyordu. Riva’nın meleği geri dönmüştü. Kapı nöbetçileri dışarıyı görebildikleri bir noktaya saklanmış, korkuyla hemen binanın dışında uçan X’e bakıyordu.

Genç adam hızla gaz maskesini taktı ve fırsattan yararlanarak adamların arasından dışarı çıktı. Tüm gücüyle koşarak uzaklaşmaya çalışıyordu. X’in kendisini takip ettiğini fark etti.

Maskesini yukarı kaldırdı ve “Beni bırak,” diye bağırdı. Binanın çatısını işaret ediyordu. “Ona yardım et. Orada. Git ve ona yardım et.”

Umutsuzca çırpındı. Bağırmaktan vazgeçti. Arkasını döndüğü sırada silah seslerini duydu. Tepesindeki şey onu bırakıp binaya yöneldi. Arayıcı tüm gücüyle koşmaya başladı. Yön fark etmeksizin, hiçbir şey aramadan, hiçbir görevi olmadan sadece koşuyordu.




Konsey üyesi Benjamin, toplantı salonunundaki büyük masanın baş köşesine kurulmuş bekliyordu. İri ve güçlü parmaklı elleri ile antika ahşap masanın kenarı ile oynuyor, yüzündeki gergin ifadeden kurtulmaya çalışıyordu. Cep terminalinden yardımcısı Hunter’ı aradı.

“Talebim iletildi mi? Herkes katılıyor mu?”

Alacağı cevaptan şüphesi yoktu.

“Evet, efendim. Yaklaşık yarım saat sonra tüm konsey orada olacak.”

İri adam masanın başında gülümsedi. Ortada ilginç bir mesaj vardı ve bunu onlara iletirken toplantıya katılacaklarını garanti altına alacak şekilde süslemişti.  Konsey üyeleri dünya sınırları konusunda her zaman hassas olmuştu ve Benjamin bu düşüncelerini devam ettireceklerinden şüphe duymuyordu. Her birinin ataları bundan önceki yüzyıllarda dünyayı yönetmişti ve her ne kadar orada olmasalar da hâlâ öyle hissetmek, hiçbir şeyin değişmediğini bilmek onları rahatlatıyordu.

Toplantı salonu genişti, herkesin oturacağı yer çok önceden belirlenmişti ve bu gelenek yıllardır uygulanıyordu. Konsey üyesi etrafına baktı. Odanın giriş bölümünün kenarında  yer alan, neredeyse bir adam büyüklüğündeki mekanik sarkaçlı saat on bire çeyrek kalayı gösteriyordu.

“Büyük Kaçış” sonrası ay üssüne yerleştikleri ilk zamanlardan beri sarkaçlı saatin orada durduğunu biliyordu. Mekanik alet salgınlar başladığında dünyada olmalıydı. Tanık olduğu şeyleri düşündü. Basit bir grip virüsü ve onun melezleri yüzünden ölen milyarlarca insanı hayal etmeye çalıştı. Bu şey yaşananlara şahit olmuş ve bir şekilde o dönemi atlatarak şimdiki yerine yerleşmişti. Bu zamanda böyle ahşap ve mekanik işçiliği bulmak neredeyse imkansızdı.

Artık ağaçlar el işçiliğine dayanacak kadar kuvvetli olmuyordu. Konsey’in hâlâ elinde tuttuğu topraklarda yetişen ürünler dışında bitkisel bir şeyler yetiştirmek neredeyse imkânsızdı. Bu yıllardır Mars Kolonisini rahatsız eden bir gerçekti ve uygun zaman geldiğinde bu durumu değiştirmek isteyeceklerinden hiç şüphe duymuyordu. Her ne kadar yapılan anlaşmalar karşılıklı çıkarlara dayanıyorsa da Mars’ın onlara olan bağımlılığın azalması hiç işlerine gelmezdi.

Benjamin, sarkaçlı saatin ritmine ayak uydurdu. Parmakları ile masaya vuruyordu. Konsey üyelerinin erken gelmek gibi bir alışkanlıkları asla olmamıştı ve bugün de bu tavır değişmemişti.

Saat 11 defa çaldı. Birkaç saniye sonra salonun kapısı açıldı. Altı adam birbiri ardına içeri girdi ve yerlerine oturdu. Konsey toplantısı başlıyordu.

Ay’ın sahibi, Dünya’nın kullanılabilir bölümlerinin efendileri yedi ailenin temsilcisi bir aradaydı. Yaşanan onca kargaşa, savaş ve felaketten sonra bile yerlerini korumayı başarmışlardı. Babadan oğula geçen, nesiller boyunca devam eden bir mevki. Dünya’da dağınık halde yaşayan insanlar üzerinde kendilerini kabul ettirmelerini, Mars Kolonisi ile anlaşmaya varılmasını ve dünyanın önemli bölgelerini kontrol etmelerini sağlayan bir statü.

Sessizliği, siyah cübbesinin üzerinde sarı piramit işlemesi olan konsey üyesi Omar bozdu.

“Umarım bizi buraya toplamak için önemli bir sebebin vardır, Benjamin.”

İri adam oturduğu yerde doğruldu, sandalyesi gıcırdadı.

“Çok ilginç bir sinyal yakaladık.”

Kimseden ses çıkmıyor, Benjamin’in devam etmesini bekliyorlardı. Elindeki terminali masaya koydu ve çalıştırdı.

“Başaramadınız,” dedi dijital bir ses.

“Bu kayıt bir şey ifade etmiyor, genç adam,” dedi yaşlı bir konsey üyesi. Üzerindeki cübbede kırmızı bir gül işlemesi vardı.

“Öncelikle bunun nereden geldiğine bakmalıyız.”

Tekrar sessizlik oldu odada.

“Bu kayıt insansız bir Mars maden mekiğinden geliyor.”

“Yine de bir şey ifade etmiyor,” diye araya girdi yaşlı adam. “Kendi iç iletişimleri olabilir.”

“İlginç olan, bu sinyal tüm Güneş Sistemi’ne yayılacak şekilde gönderiliyordu. Kendi frekansları üzerinden yapılmamıştı ve insansız bir aracın böyle bir kayıt tutması anlamsız.“

“Sistemsel bir hata olabilir,” dedi Omar.

“Ataların kadar acelecisin. Şimdi işleri daha da ilginçleştirecek olan şeyi dinlemenizi istiyorum. Bu mesajın hemen arkasından alınan ikinci bir sinyal.”

Benjamin, masadaki cihazı tekrar çalıştırdı.

“Kontrolü ele almanın zamanı geldi.”

Konsey üyelerinin bir kaçı şaşkınlıklarını gizleyememişti. Omar halâ ilgisiz gözüküyordu.İhtiyar Stefan ciddiyetini koruyordu. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu cihazı çalıştıran adama.

“Bir planları olduğunu düşünüyorum. Standart frekanslarını dinlediğimizi biliyorlar, insanlı araçlar da çok dikkat çekici. En ufak hareketlerinde devriye mekiklerimize yakalanırlar. Bana kalırsa bu insansız araçlar ile bir şey test ediyorlar. Bizi devre dışı bırakacak, dünyaya istedikleri gibi müdahale edebilecekler.”

“Saçma,” dedi Stefan. “Anlaşmaları bozmak işlerine gelmez. Hala kendilerini idare edebilecek kadar gıda sağlayamıyorlar. Ayrıca nüfusumuz dünyadakilerle birlikte onların neredeyse 5 katı. Bizi tehdit etmeleri veya saldırmaları anlamsız.”

“Peki ya ellerinde yasak teknoloji varsa ve nüfusun önemi yoksa?”

Omar, bir kahkaha attı. “Sonunda ağzındaki baklayı çıkardın. Yine senin eski masal kitaplarında anlatılanlara bağladın konuyu. Yasak teknoloji, Nefes Almayanlar.”

Benjamin, elini sertçe masaya vurdu. Herkes olduğu yerde sıçradı.

“Nefes Almayanlar gerçek. Dünya’nın bu hale gelmesinden onlar sorumluydu ve atalarımız o teknolojiyi yasakladı. Her yerden sildiler, yok ettiler, gönderdiler. Bir daha ulaşılamayacak bir yere kaldırdılar.”

“Demek istediğin Mars Kolonisi onları buldu mu? Yasak teknolojiyi mi kullanıyorlar?” diye sordu Stefan.

“Elimde bir kanıt yok ama mümkün. İnsan üstünlüğü bizdeyken bu kadar tehditkâr bir mesaj göndermenin nasıl bir anlamı olabilir ki? Bir şeylere güveniyorlar.”

“Tamamen bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabilir,” dedi ihtiyar adam. “Acele karar vermemeliyiz.”

“Bence her şey karşımdaki hayalperestin uydurması,” diyerek araya girdi Omar. Stefan eliyle susmasını işaret etti ve konuşmasına devam etti. “Aldığım istihbaratlar koloni hayatının olağan akışında olduğu yönünde. Herhangi bir anormallik bildirilmedi.”

“Bence istihbaratınızı gözden geçirseniz iyi olacak Stefan.”

Diğer üyeler bu tepki karşısında kendi aralarında konuşmaya başlamıştı. Benjamin giderek daha da hırçınlaşıyordu.

“Elinizde aksi bir istihbarat varsa paylaşmanızı öneririm,” dedi cübbesinde lacivert göz işlemesi olan adam.

“Henüz yok ama olacak. Sizin adamlarınızdan çok daha iyi konumda ajanlarım var. Bir sonraki konseye daha kesin istihbarat bilgileri ile geleceğime emin olabilirsiniz.”

“Kesin bilgiler elde edene kadar beklemeyi öneriyorum,” dedi Stefan.

“Bana kalırsa en iyi savunma saldırıdır. Onlar istediklerini elde etmeden biz üstlerine gidelim.”

“Oylamaya sunuyorum o halde. Bekleyelim diyenler.”

Masa etrafındaki konsey üyelerinin tamamı el kaldırdı.

“Kabul edilmiştir. Üzgünüm genç adam, daha kesin kanıtlar ile gelene kadar bir şey yapmayacağız.”

“Sizi salaklar,” diye bağırdı Benjamin. Omar, ayağa kalkmıştı. Gülümsedi. “Masallara inanan bir çocuksun. Şu aptal kitapları okumayı bırakmalısın. Özellikle de atalarının yazdığını düşündüğün “Büyük Kitabı”. Onlar da en az senin kadar çatlakmış.”

Benjamin, hırsla üzerine atıldı. Konsey üyeleri iri yarı adamı güçlükle tutarak koltuğuna oturttular.

“Yeter,” diye bağırdı ihtiyar. “Konsey sona ermiştir.”

“Önümüzde başka seçenekler varken insanlarımızı riske atıp bir savaşa sokmamızı beklemiyordun değil mi?” diye sordu mavi göz arması taşıyan konsey üyesi yanından geçerken. Diğerleri ise tek kelime etmeden odayı terk etti.

Benjamin, herkes çıktıktan sonra bir süre daha sessizce oturdu. Ardından hızlı adımlarla çıkışa yöneldi. Önündeki metal kapı otomatik bir şekilde açıldı. Eski moda olsaydı çıkarken kesinlikle kapıyı tüm gücüyle kapatır ve çıkan sesi herkesin duymasını sağlardı. Sinirini bastıramıyordu.

Metalik koridorda ilerleyerek çalışma odasına geçti. Sakinleşmek için kendisine bir bardak içki doldurarak koltuğuna oturdu. Kapısının önünde biri içeri girmek için izin istiyordu.

“Şimdi olmaz,” yazdı masasındaki ekrana ve mesaj kapının önünde belirdi.

“Kripteks mesajınız var, efendim,” cevabı hızlıca önüne yansıdı. Benjamin düğmeye basarak kapıyı açtı ve haberci kapıda belirdi. Hızla masaya yaklaşarak selam verdi ve elindeki silindiri bıraktı.

İri adam önünde duran kriptekse baktı. Bazı şeyler hiç değişmiyordu. Yüzlerce yıl önce üstad Da Vinci’nin tasarladığı kripteksin minyatür bir versiyonuydu elinde tuttuğu. Dış görünüşü aynıydı ama içi babası tarafından geliştirilmişti. Yıllardır aile içinde kullanılırdı.

Parmaklarını silindirin üzerinde dolaştırdı. Anahtar mekanizması tarih kokuyordu ancak içeriği değişmişti. Dökülen sirkeyle silinen papirüsün yerini dijital veri ve onu yakabilecek tetik mekanizması almıştı. Kripteksin üzerindeki harflere baktı. Mesaj Yüzbaşı Hunter’dan geliyordu.

Anahtar kelimeyi halkaları çevirerek parolayı oluşturdu ve dijital veriyi kendi terminaline yerleştirdi. Ekranda on farklı kareden oluşan sisli bir yerin kayıtları vardı. Hareket eden askerlerin zırh kameralarından alınan görüntülere benziyordu. Yüksek bir bina ve biraz duman. İçeri giriş, çatışma, biraz daha duman ve görüntülerin sırayla yok olması. 10 karenin sonuncusunda ekranda belli belirsiz bir kadın yüzü.

Cep terminalinden Yüzbaşı Hunter’ı aradı.

“Şu an neye bakıyorum John?”

“Dünya’da 10 adamımızı öldüren birine efendim.”

“Mars Kolonisinden mi?”

“Görüntüyü biraz daha detaylı inceliyoruz efendim. Elde edebildiğimiz bilgiye göre koloniden değil.”

“Eğitimli adamlarımızı dakikalar içinde öldüren bu kadın kim peki?”