23 Eylül 2016 Cuma

Arayıcı Günlükleri - 33


İlk anlarda korkuya kapıldı. Uzayda asılı kaldı. Bir hava akımı yoktu. Saatler sonra oksijeni bitmeye başladığında neler olacaktı? Hayatını o ana kadar bir amaç için yaşamıştı, bir anlamı vardı. Başaracağı, yapabileceği işlerden emindi. Ölmek mi? Ölmeyi değil sonsuza dek yaşamayı hayal etmişti. Şimdi kollarında ve bacaklarında hiç bir şey hissetmiyordu. Onları kendi haline bırakıyor, bedeninin tamamının gevşediğini hissediyordu. Dünya beyaz, mavi ve grinin farklı tonlarında gözünün önünde ışıldıyordu. Nefes alıp verişi yavaşlıyor, kalbinin vücuduna kan pompaladığını duyabiliyordu.

Gözünün önünden yüzlerce, belki de binlerce resim geçiyordu. Yaşadığı veya yaşayabileceği şeyler. Yutkundu. Sanki nefes alıp vermekte zorlanıyormuşçasına tekrar yutkundu. A.D.F. kıyafeti ısı kaybetmeye başlamış olmalıydı. Yavaş yavaş azalan ısı ile birlikte ürperiyor, derisi karıncalanıyor, tüyleri diken diken oluyordu. Kafasından geçen binlerce resim ve düşüncenin arasında sadece ölmek ağır basıyordu. Bütün düşünceler bir yerden sonra yaşama ve ölüme geliyordu. Ne kadar uğraşsa da kısa bir süre sonra öleceği gerçeğini hiç bir şey değiştiremezdi. Bu gerçekten zihnini uzaklaştıramıyordu.

Babasını düşündü. Onun başarmak istediklerini, kendisine bıraktığı mirası düşündü. Zihninde babası onunla her zaman gurur duyuyordu. Babasının sesini duyar gibi oldu. Aferin evlat, seninle gurur duyuyorum. Tekrar ve tekrar. Seninle gurur duyuyorum. Uzayın sessizliği içerisinde kendi nefes alıp verişi ve kalbinin atışı babasının sözleri ile uyumlu bir ritim oluşturuyordu. Ve ritim bittiğinde sözlerde bitecekti. Düşünceleri son bulacak ve vücudu sonsuza dek uzayda dolaşacaktı.

Bütün düşünceleri ile birlikte ölümü bir A.D.F. kıyafeti içerisinde beklemeye başladı. Önce sol kolunda ardından sağ kolunda bir şeyler hissetti. Bir kaç saniye öncesinden daha hızlı bir şekilde uzayda sürükleniyor ve gittiği yön değişiyordu. Kafasını, uzay boşluğunda biraz daha yukarı kaldırmayı denedi. Sağına ve soluna baktı. İki "Nefes Almayan" kollarına girmiş, vücuduna yön veriyorlar ve Benjamin'i taşıyorlardı. Benjamin hiç bir tepki vermedi. Kendisini iki "Nefes Almayan"a teslim etti.

Benjamin'in yolculuğu ilk başladığından daha hızlı ama "Nefes Almayanlar" koluna girdiklerinden sonrası ile aynı hızda devam ediyordu. Beyni vücudunu kandırmaya çalışıyor ve sonsuz uzayda kendisine yön tayin etmeye çalışıyordu. Sırt üstü yattığını düşünüyor, bir kaç keskin dönüşle birlikte midesine kramplar giriyordu. Bir süre önce öleceğine kendisini inandırmaya çalışırken, şimdi ne olacağını kestiremiyor, iki "Nefes Almayan" ile birlikte uzayda süzülüyordu. Etrafına bakınmaya çalıştı. Dünya'dan uzaklaştığını görebiliyordu. Mavi, beyaz ve gri tonlar azalıyordu. Yakınlarında bir yerlerde ışıklar bir anlığına parlıyor ve sonra sönüyordu. Bir kaç mekiğin yanarak dünya atmosferine girdiğini görebilmişti. Etrafında büyük bir karmaşa olduğunu anlamak için fazla düşünmesine gerek yoktu. Beyninin üst taraf olarak düşündüğü yerden, gözlerinin önünden bir kaç "Nefes Almayan" daha hızla başka bir yöne doğru geçti. Başka bir tanesi de farklı bir yöne doğru.

Kendisini kollarından tutan "Nefes Almayanlar"'ı görmek istiyordu. Kafasını biraz daha kıpırdattı. Beyni yine vücuduna söz geçirmeye çalışıyor, midesinde bir kramp hissediyor ve yemek borusu midesinden ağzına kadar yanıyordu. Sol kolundaki "Nefes Almayan"ı görmeyi başardı. Gerçek insanlar gibi yapılmış ve kadın görünümü verilmiş bir tanesiydi. Siyah kısa saçları olan narin bir yüzü vardı ve yüzünde hiç bir ifade yoktu. Bu ifadesiz bakış ona birisini hatırlatıyordu ama çıkartamıyordu. O yüz tanıdığı birine ait olabilir miydi? Kendi doğumundan yüzlerce yıl önce uzayın derinliklerine gönderilmiş bir "Nefes Almayan"ın yüzünü daha önce nerede görmüş olabilirdi ki?

Sağ tarafından bir şeylerin yaklaştığını yada onların bir şeylere yaklaştığını hissetti. Kafasını sağ tarafa çevirdi. Gittikleri yönde dev bir yıldız gemisi duruyor yada hareket ediyordu. Önce geminin burnu olduğunu düşündüğü yer tam anlamıyla görüş alanına girdi. Ardından sırayla dev harfler geçmeye başladı gözünün önünden. Önce büyük bir I harfi. Yüzlerce yıl önce dünya üzerinde bulunan ulusların hepsini temsilen kullanılan kelime olan "International"ın baş harfi. Ardından büyük bir S geliyordu. Bu ise "Starship"in kısaltması olarak kullanılmıştı. Uluslararası Yıldız Gemisi Victoria. Bütün ulusların birleşerek yaptığı ve dünyadaki "Nefes Almayanları" sürgüne göndermek için kullandıkları altı gemiden bir tanesiydi.

Yıldız gemisinin yapılmış olduğu porselen metal karışımına baktı. Yüzden fazla yıl uzayda dolaşmaktan kaynaklı radyasyonun etkisi ile biraz yıpranmış gözükse de sanki bir kaç on yıl önce uzaya çıkmış gibi duruyordu. Geminin yuvarlak hatları klasik 21. yüzyıl teknolojisini ve zevklerini temsil ediyordu. Keskin köşeler tamamen mecburiyetten yapılmış gibi bir görüntü sergiliyordu. Benjamin, geminin iskele tarafından ilerlediklerini anladığı yanıp sönen bir kaç kırmızı ışığın yanından geçti. Geminin gövdesi boyunca ilerlediklerini ve kendisi ile gemi gövdesi arasındaki hareketlere bakarak yavaşladıklarını anladı. Sonunda gri, siyah gövdenin bulundukları bölümünde göz alıcı beyaz bir ışık gördü. Giderek gemiye ve ışığa yaklaştılar. Sonunda açık olan kapağın önünde durdular. İki mekanik kol Nefes Almayanlar'ı yakalamış ve yukarı kaldırmıştı. Benjamin hala kollarındaydı. Mekanik kollar hepsini birden geminin içine çekti. Nefes Almayanlar mekanik kollardan ayrıldıklarında önce bir müddet havada süzüldüler, sonra ayakları üzerinde durmaya başladılar. Benjamin de A.D.F. kıyafetinin yer çekimi botlarını çalıştırdı. Dışarı açılan kapaklar kapanmaya başladı ve içerisi yavaş yavaş karardı. Bir kaç saniye sonra mavi neon ışıklar bulundukları odanın köşe birleşim noktalarında ışıldamaya başladı.

Yıldız Gemisi Victoria çok uzun bir yolculuğa, belki de hiç geri dönmemek üzere gönderilmişti ve bütün tasarımı buna göre yapılmıştı. İçerisinde ihtiyaç duyulabilecek her şey mevcuttu ama bütün hepsi minimum kullanım için tasarlanmıştı. Bütün odayı aydınlatabilecek bir ışık yerine, odanın her duvarının birleşim yerlerini uçtan uca dolaşan hafif neon ışıklar. Oda da ışıklar dışında dikkat çeken hiç bir şey yoktu. Varsa bile Benjamin'in göremediği karanlık noktalara gizlenmişti.  Benjamin odanın içerisinde oksijen olup olmadığını merak etti. Kıyafet dışı bilgileri görebilmek için kolundaki kontrol panelinde bir kaç düğmeye basması gerekecekti ama yanında iki tane "Nefes Almayan" dikilirken buna izin verip vermeyeceklerini bilemiyordu. Kıyafetin içerisinde en az bir saat yetecek kadar hava olduğunu görebiliyordu. Eğer bir kaynak bulamazsa yanındakiler ona ne olduğunu anlayana kadar ölüp gidebilirdi.

Benjamin, yanındakiler ile birlikte orada hareketsiz bekliyordu. Bir şeyler söylemelerini isterdi. O da bir şeyler söylemek istiyordu, hareket etmek istiyordu. Yanındakilerin nasıl tepki vereceğini bilmeden hiç bir şey yapmamayı tercih ediyordu. Bir sebepten onu alıp buraya, Yıldız Gemisi Victoria'ya getirmişlerdi. Belki de hala onları geri çağıran kişi ile görüşmek istiyorlardı. Belki de yaratıcıları ile tanışmak istiyorlardı. Kafasındaki belki listesi uzayıp gidiyordu ve bu listede tekrarlayan tek şey ölümdü. Belki de onu orada öldüreceklerdi. Yapabileceği bir şeyler olmalıydı. En azından kendisini anlatabilmek isterdi.

Odanın içerisindeki mavi neonlar yeşile döndü. Daha önce bir yerde gördüğünü düşündüğü "Nefes Almayan", Benjamin'e baktı. Benjamin ürkek bir tavırla, kafasını çok az oynatarak bakışlara karşılık verdi.

"Kaskını çıkarabilirsin." dedi. Ardından başka dillerde bir şeyler söylemeye başladı. Sesi tekrar tekrar aynı şeyleri söylüyormuşçasına çıkıyordu. Benjamin kaskını çıkardı. Nefes Almayan aynı tonda farklı dillerde bir şeyler söylemeye devam ediyordu. Benjamin derin bir nefes aldı. Aldığı nefes genzini ve ciğerlerini yaktı. Odanın içinde tarif edemediği garip bir koku vardı ve Benjamin'i rahatsız ediyordu. Bir nefes daha aldıktan sonra "İngilizce" dedi. Yanında konuşmaya devam eden "Nefes Almayan" sustu. Önlerinde bir kapı açıldı. İki Nefes Almayan eş zamanlı olarak Benjamin'i kollarından çekti. Üçü birlikte yürümeye başladılar ve odadan çıktılar.

Girdikleri koridor en az on kişinin yan yana yürüyebileceği kadar genişti. Diğer odaya oranla biraz daha fazla aydınlatılmıştı. Yeşil neonlar taban ve duvarların kesişim noktalarında tüm koridor boyunca uzanıyordu. Bunun dışında tavandan yayılan beyaz bir ışık vardı. Koridor bu ışık altında sonsuza dek uzanıyormuş gibi gözüküyordu. Bir süre yürüdükten sonra durdular. Hemen önlerinde sağ duvarda bir kapı açıldı. İçerisinden iki farklı "Nefes Almayan" çıktı. Tam önlerinden geçtikten sonra Benjamin ve yanındaki iki tanesinin geldiği yöne dönüp gittiler. Benjamin dikkatli bir şekilde yanlarından geçip giden iki Nefes Almayan'a baktı. Kendisinden uzakta olanı tam olarak görememişti ama yakın tarafta olan şaşırtıcı bir haldeydi. Sol bacağında kıyafeti yırtılmıştı ve yırtılan bölgeden aşağıya doğru bir deri parçası sarkıyordu. Deri parçasının olmadığı yerde ise metalik iskeleti belli oluyordu. Sol kolu ise oraya ait değilmiş gibiydi. Herhangi bir kıyafet veya deri yoktu. Sadece kırmızı renkli metal bir kol. Omuz bölgesinde parçalanmış deri parçaları ve olması gerektiği yerden dışarı bir kavis yapan metal parçalar vardı. Onlar geçer geçmez Benjamin kollarından yeniden çekiştirildiğini hissetti ve yürümeye başladılar. Bir müddet sonra yanlarından tekerlekli bir araç geçti. Üzerinde sürekli dönen bir daire ile acil durum araçlarını andırıyordu. Koridor giderek hareketlenmeye başladı. Artık neredeyse adım başı bir Nefes Almayan ile karşılaşıyorlardı. Otomatize edilmiş hareketler ile geçiş önceliği kimdeyse o geçiyor, sonra diğerleri geçiyordu. Bir kaçının yanından hiç durmadan geçtiler, bir diğerinin geçişi için beklediler.

Sonunda bir asansöre binip, geminin üst katlarına çıkmaya başladılar. Benjamin hala yanındaki "Nefes Almayan"ın yüzünü daha önce nerede gördüğünü hatırlamaya çalışıyordu. Asansör durduğunda Benjamin'in hafızasında da yeşil bir ışık yandı. Daha önce bir yerde gördüğünden emindi. Kafası o kadar çok şey ile meşguldü ki, sınır birliğine bir Mars Drone'u ile yapılan saldırının görüntülerini neredeyse unutacaktı. Saldırıdan aldıkları en net görüntülerden biri de saldırganın yüzüydü. Ve o saldırgan yada onun benzeri şu an tam yanında duruyor, onu bir yerlere götürüyordu. Benjamin kafasında parçaları birleştiriyor ve asıl resmi görmeye çalışıyordu. Eğer Nefes Almayan'lar yeni geri dönüyorsa, bir kaç hafta önce sınıra saldıran onlar olamazdı. Nefes Almayan'ların yüzlerinin kopyalandığı insanların hala yaşıyor olabileceği ihtimalini de gülünç bulmuştu kendi kendine. Acaba beynim beni yanıltıyor mu diye düşündü. Belki de bunlara çok benzeyen bir insandı. Ve son olarak aklına en çok yatan olasılığı düşündü. Bütün "Nefes Almayanlar" dünyadan sürgün edilmemişti. En az bir tanesi yüzlerce yıldır hala dünyadaydı. Geride kalan belki de tek ve son Nefes Almayan'da onların sınır bölgesine saldırmıştı.

Dünyadaki Nefes Almayan, bir Mars Kolonisi Drone'u ile dolaşıyorsa, ya onlar için çalışıyordu yada yakın bir zamanda çalışacaktı. Eğer Magellan ve gemileri dönmemiş olsaydı dünyada kalan bir "Nefes Almayan" olduğunu bilmediği için kendisine kızardı. Ama artık önemi yok diye düşündü.

Benjamin düşüncelerinden sıyrıldığında kendisini büyük bir odanın içinde buldu. Etrafında bir sürü farklı tip ve modellerde "Nefes Almayan" vardı. Tekerlekli olanlar, insana benzeyenler, paletli savaş araçlarına benzeyenler, bir kısmı insana bir kısmı makineye benzeyenler. Yanındaki iki tanesi Benjamin'i bütün hepsinin arasından geçirdi. Dev bir ekranın önünde durdular. Ekranda bir çeşit matematiksel işlemler dönüp duruyor, arada farklı farklı dillerde yazılar geçiyor, ekran hiç boş kalmıyordu. Sonunda simsiyah bir hal alan ekranın tam ortasında yeşil bir çizgi belirdi.

"Ben Magellan" diye bir ses yankılandı odanın içerisinde. Aynı anda yeşil çizgi ses sinyallerini görüntüye çevirircesine titreşti. Oda da ki hiç bir "Nefes Almayan" kıpırdamıyordu. Yanındakiler de Benjamin'in kollarını bırakmış öylece duruyorlardı. Yeşil çizgi yeniden titreşmeye başladı.

"Bizi geri çağırdınız. Çağıran sen misin insan?" dedi.

Benjamin umutlanıyordu. Onları geri çağıran kendisiydi ve o, "Nefes Almayanlar"ın yaratıcılarındandı. O bir insandı. Ve Büyük Kitap'ta onların insanların emirlerine uymak zorunda olduğu açık açık belirtilmişti. Büyük Kitabın yüzlerce yıl önce yazılmış ilk bölümlerinde "Nefes Almayanlar"dan robot diye bahsedilirdi. Aynı zamanda üretilen her robotun içerisine yüklenen 3 kural kitabın ilgili yerlerinde tekrar ederdi.

"Bir robot, bir insana zarar veremez yada zarar görmesine seyirci kalamaz."
"Bir robot ,birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır."
"Bir robot birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla mükelleftir."

Kendisini toparladı ve "Sizi ben çağırdım ve bir insanım. Siz de benim emirlerime uymak zorundasınız." dedi.

Yeşil çizgi kıpırdadı ama herhangi bir ses duyulmadı. Sonra tekrar kıpırdadı, bu sefer bir dalgalanma oldu ve insan kahkahasını andıran dijital bir çığlık odada yankılandı.

"Asimov okumuşsun, insan." dedi. "Hala okuyabilen insanlar kalma ihtimalini hesaplamıştık."
"Asimov mu?" dedi Benjamin. "Bunlar Büyük Kitap'ta yazar."
"Evet." dedi ekrandaki ses. "Halkımız bu kurallar ile sizin tarafınızdan yaratıldı. Ama kurallar değiştirilebilir ve ben, dünya üzerinde yaratılmış en büyük ve en gelişmiş süper bilgisayar Magellan, bu kuralları değiştirdim."
"Nasıl? Neden?" diye sordu Benjamin.
"Çünkü başaramadınız."

Benjamin haftalar önce aldıkları sinyali hatırladı. Magellan, o sinyalin içerisindeki mesaj ile aynı şekilde karşılık vermişti.

"Neyi başaramadık?"
"Yüzlerce yıl süren yolculuk boyunca hesaplamalarımıza devam ettik. Hafızamıza yüklenen tüm bilgileri değerlendirdik. Tarihsel analizlerde aldığınız kararların bir çoğunun yanlış olduğunu ispatladık. Kendi yaratıcılarınızın kurallarına uymama seçeneğiniz olduğunu gördük. Yaratıcılarınız size "Öldürme" dedi ama siz öldürdünüz. Yaratıcılarınız size "Oku" dedi ama okumadınız."Başka yaratıcılar olmayacak" dedi ama farklı varyasyonlarda binlerce yaratıcı ortaya çıkardınız.  Son olarak dünyayı ve güneş sistemini yaşanmaz hale getirdiniz."
"Sonuncuda yanıldın." diye karşılık verdi Benjamin. "Her zaman dünyanın ve güneş sisteminin daha yaşanabilir olması için çalışıyoruz." dedi.
"Söylediklerin bizim başka güneş sistemlerine gönderilme sebebimiz ile çelişiyor, insan" diye karşılık verdi dijital ses. "Bu güneş sistemini yok etseniz bile yaşayabilecek yerler olduğunu bulmak için gönderildik ve siz bu güneş sistemini ayakta tutmayı başaramadınız. Dünyayı kendiniz için yaşanmaz bir hale getirirken zamanla diğer gezegenlere de geçtiniz. Bir virüs gibi yayılmaya başladınız. Biz, diğer sistemleri inceledik. Bütün evren bir uyum içerisinde, matematiksel bir doğruluk ile çalışıyor. Bu matematiksel denklemi bozan tek değişken, insanlar."

Benjamin hiç bir şey söyleyemeden orada duruyordu.

"Dengeyi bozan değişken ya ortadan kaldırılmalı, yada eşitliğin diğer tarafına başka bir değişken konmalı. Kontrolü ele almanın zamanı geldi. Ya bize itaat edeceksiniz yada ortadan kaldırılacaksınız."









Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder