23 Ağustos 2016 Salı

Arayıcı Günlükleri - 30


"İticileri kapatıyorum." dedi Daiki Haruto ekibine. Luca, yan tarafında yardımcı pilot koltuğunda oturuyor, mekiğin durum kontrollerini yapıyor, cep terminaline sistemsel bilgileri giriyordu. Türk, arka tarafta duvardan açılan yataklardan birine uzanmış keyifle ıslık çalıyordu.
"Bu kadar keyifli olacak ne var acaba?" dedi Luca Daiki'ye.
"Seni duyabiliyorum." dedi Türk, gülerek.
"Gerçekten neden bu kadar keyiflisin?"
"Değişiklik oldu işte." diye cevap verdi Türk ve yattığı yerden aşağı atladı. Mekiğin ön tarafına, pilot koltuklarının ortasına geldi. Ellerini iki koltuğa koydu ve koltuklardan güç alarak öne doğru eğildi.
"Manzaramız da pek güzelmiş. Bol bol karanlık, sağ tarafımızda nokta büyüklüğünde ışıklar, sol tarafımızda karanlık, önümüzde yavaş yavaş büyüyen bir güneş, dünya ve ay. Sürekli kırmızı gök yüzüne bakmaktan iyi şimdiye kadar." dedi ve kendi kendine gülmeye başladı.

Luca, ciddiyetini hiç bozmadan mekiğin kontrollerine geri döndü. Daiki'nin dudakları, ufak bir gülümsemeye yetecek kadar kıpırdadı. "Az kaldı yakında dünya'da olacağız. Almamız gereken bir paket var. Onu alıp, oyalanmadan geri döneceğiz." dedi. "Rotamızda bir değişiklik gözükmüyor. Ben mutfakta bir kahve hazırlayacağım, isteyen var mı?" diye sordu mürettebatına.

"Yani dünya'da sevişecek zamanımız olmayacak mı?" diye sordu Türk gülen bir surat ile.
"Sanmıyorum." diye cevap verdi Daiki.
"Püh be, ilk defa tam yer çekiminde sevişme şansını bulamayacağım herhalde."
"Sanki dünyadaki kadınlarda seninle sevişmek için sırada bekliyorlardı." diyerek Türk'ü tersledi Luca.
"Bu huysuzun yanında daha fazla durmayayım en iyisi. Bay Haruto, kahvenizi ben hazırlayayım." dedi Türk ve iri vücudundan beklenmeyecek bir çeviklik ile Daiki'nin önüne geçti. Dragon mekiklerinin bu modelinde ranza olarak açılan kapakların bittiği yerde, çokta büyük olmayan, kıyafet dolabına benzer bir bölüm vardı. Kapaklar açıldığında mekiğin metal duvarlarının içinden raflar ve çekmeceler ortaya çıkıyordu. Çekmecelerin içerisinde yolculuklarına yetecek kadar stoklanan yiyecek ve içecek poşetleri, çekmecelerin üzerinde de kutu gibi bir boşluk bulunuyordu. Boşluğun yanında ısıtıcı, soğutucu gibi ufak aletler vardı. Türk, çekmeceleri karıştırmaya başladı. Üzerinde kahve yazan poşetlerden birini açtı ve içerisinden iki adet kahve kapsülü çıkardı. Kapsülleri mekikler için özel olarak tasarlanan, ısıtıcı ve soğutucunun hemen yanında duran kahve makinesinin içerisine koydu.

"Makineyi çalıştırmadan önce önündeki çubuğa bir poşet takmalısın." dedi Daiki.
"Anlaşıldı patron."

Türk çekmecelerden 250cc'lik boş poşetlerden iki tane çıkardı. Bir tanesini havaya bıraktı. Diğerini kahve makinesinin önündeki çubuğa yerleştirdi ve makineyi çalıştırdı. İki dakika sonra makinedeki kahve boş içecek poşetine dolmaya başladı. Makine 250cc kahveyi boşalttıktan sonra durdu. Türk dolu poşeti havaya bırakıp, havada asılı duran boş poşeti aldı ve aynı işlemi tekrarladı. İkinci poşette doldu ve yeni dolan poşeti Daiki'ye uzattı.

"Buyur patron, kahven."

Havada asılı duran kendi kahvesini de alıp mürettebat koltuklarından bir tanesine oturdu.Tam karşısında bir koltuğada Daiki. Türk, kahvesinden bir kaç yudum aldıktan sonra sessizliği bozdu.

"Hey patron, kaç yaşına kadar dünyadaydın?"
"Yirmi yaşıma kadar."
"Vay be, ben çocuk yaşta Mars'a ve koloniye getirildim. Dünya'da birileri ile sevişebilecek yaşa kadar kalmışsın."
"Dünyadayken pek zamanım yoktu."
"Ne yapıyordun?"
"Hayatta kalmaya çalışıyorduk."
"Çalışıyorduk?" diye anlamadığını belirten bir tonlamayla konuştu Türk.
"Kardeşim ve ben." dedi Daiki. "İlk olarak ufak bağımsız bir topluluk ile beraberdik. O daha çocuktu. Sonra Elitlerin adamları topluluğumuzu darmadağın etti. Hayatta kalanlara kendilerine katılma hakkı verdiler."
"Sonra" diye araya girdi Türk.
"Bizde onlara katıldık. Bir tür askeri eğitimden geçtik ve onlar için çalışmaya başladım. Bize verilen görevleri yerine getiriyorduk. Bunların içine başka insanları ekibe dahil etmek, yeri geldiğinde ihtiyaçlarımızı o insanlardan karşılamak gibi şeylerde vardı. Sonra bir gün kardeşim oradaki ekip ile bir takım sorunlar yaşadı. Bende oradan ayrılmamız gerektiğini düşündüm. Bir gece yarısı kaçtık."
"Vay be maceraya bak." dedi Türk.
"Ve o kaçış sırasında kardeşim ile ayrılmak zorunda kaldık. Muhtemelen Elitlerin adamlarının eline düşmüştür."

Daiki, derin bir nefes aldı. Ardından poşetteki kahvesinden bir kaç yudum aldı. Duygusallaşmıştı.

"Üzüldüm" dedi Türk. "Belki de en iyisi benim gibi olmaktır. Anne ve babamı, hatta hiç bir akrabamı hatırlamıyorum. Onlar için hüzünlenmiyorum da."

Mekiğin ön tarafından belli belirsiz bir ses geldi. "Densiz herif." diyordu Luca. Bir süre sessizlik oldu. Daiki ve Türk karşılıklı oturuyorlar, Daiki poşetin pipetinden kahve yudumları alıyordu. Türk poşeti biraz sıkıp havaya bir kahve baloncuğu gönderiyor ve onu havada yakalayıp mideye indiriyordu.

"Şimdi nerededir acaba?" diye sordu Daiki. "Hayatta kalmayı başarmış mıdır?"
"Bay Haruto." dedi Luca.
"Evet, Bay Marino, sizi dinliyorum."
"MUİ'den gelen bir mesajınız var. Okumamı ister misiniz?"
"Hayır, Bay Marino, geliyorum."

Daiki, kahve poşetinin pipetinin üstündeki kapağı kapattı ve poşeti havaya bıraktı. Ayağındaki botların çekim özelliklerini kapattı ve ayağa kalkarken kendisini ileri itti. Ufak bir süzülmeyle pilot koltuğuna ulaştı. Koltuğun başlığını tutup kendini durdurdu ve koltuğuna oturdu. Gelen mesajı okudu.

"Herkes uçuş koltuğuna. Mekiği durdurmamızı ve destek gelmesini beklememizi istiyorlar." dedi.

Türk büyük adımlarla oturduğu yerden uçuş koltuğuna geçti.Kahvesinin kapağını kapattı ama elinden bırakmadı.

"Hazırız." dedi Daiki. Luca kontrol panelinin dokunmatik ekranına gerekli bilgileri girdi. Ardından kontrol panelinde bulunan bir düğmeye bastı. Arka arkaya üç tıslama sesi geldi. Dragon mekiğinin ön tarafında bulunan iki motor gittikleri yönün tersine bir şekilde çalıştı. Mekik daha da yavaşladı. Ardından üç tıslama sesi daha geldi ve mekik durdu.

"Destek gelene kadar burada bekliyoruz." dedi Daiki.
"Bay Haruto, RADAR ve LIDAR verilerine göre, dünyaya yaklaşık 800bin km mesafede önümüzdeki mekiklerde durmaya başladılar."
"Onlarla aramızdaki mesafeyi kontrol edelim."
"Başlangıç ile aynıyız. Yaklaşık olarak 200bin km gerilerindeyiz."
"Tamam, mesafeyi koruyoruz. İkinci bir emre kadar buradayız."
"Neler oluyor patron?" diye sordu Türk.
"Henüz bilmiyorum. Öğrenmeye çalışacağım. Bu arada serbestsiniz."
"Teşekkürler efendim." dedi Luca ve ikinci pilot koltuğundan kalkıp, arka tarafa geçti.
"Ben zaten serbesttim." diyerek güldü Türk.

Mekiğin en arka bölümüne ayrı bir kapak ile geçiliyordu. Acil bir durumda iki bölüm arası bağlantı kesilebiliyor, gerekirse arka bölüm mekikten atılabiliyordu. Bu durumda mekiğin sadece acil iniş prosedürü çalışıyordu ve mekikteki insanlara acil durumlarda bir kurtulma şansı veriyordu. Arka bölümde 8 kişilik oturma alanı ve yerden yükselerek ortaya çıkan bir masa bulunuyordu. Kalabalık zamanlarda brifing ve toplantılar için kullanılabildiği gibi, bir çok yolculukta toplu yemek yenilen alan olarak da kullanılıyordu. İnsanlar ayrı ayrı yemektense birlikte olmayı tercih ediyordu, uzay yolculuklarında. Arka bölümün diğer kısımlarında, silah ve mühimmat depoları, duvardan açılabilen bir kaç ranza ve diğer yaşamsal destek malzemelerini içeren dolaplar vardı.

Luca, toplantı masasının yanındaki koltuklardan birine oturmuş cep terminalini karıştırıyordu. Türk ön bölüm ile arka bölüm arasındaki boşlukta yer alan spor malzemelerinden birine geçmiş kürek çekiyordu. Spor malzemeleri koltukların yerleştirildiği duvarın tam zıt yönündeydi. Luca'nın oturduğu yöne göre, Türk kürek aletini çektikçe tavandan aşağı doğru iniyordu. Her aşağı inişinde arka bölüme bakıyor, İki bölümü ayıran kapağın boşluğundan Luca'yı görüyordu. Luca'nın oturuş pozisyonu, yan duvara asılmış olan bir eşya gibi geliyordu Türk'e. Spor aletini her çekişinde derin bir nefes alıyor, Luca'nın neler yaptığına bakıyor, sonra kendisini bırakırken ağzından nefesi veriyor ve aletin sabitlendiği duvara yaklaşıyordu. Türk'ün ilk çalışma setinde Luca bir müddet cep terminaline gömülmüş bir şeylerle uğraşıyordu, sonraki setinde ise ortalıkta gözükmüyordu. Türk, üçüncü setini bitirdikten sonra spor aletine kendisini bağlayan kemerleri çözdü ve ayakları ile kendisini hafifçe itti. Pilot koltuklarının yerleştiriliş şekline göre mekiğin altı sayılan bölgeye doğru süzüldü. Ellerinden destek alarak kendisini yarım tur döndürdü ve Luca ile aynı dikey pozisyona geldi. Ufak bir hareketle arka bölüme geçen kapağa doğru havalandı. Kapağı iki yanından yakalayıp kendisini Luca'nın olduğu bölüme çekti.

"Hey Luca." dediği anda tulumunun yakasını tutan ellerin kuvvetiyle kendisini yerde yatarken buldu. Luca, bir eliyle Türk'ü bastırıyor, diğer elini yumruk yapmış havada tutuyordu.
"İnsanlar yalnız kalmak isteyebilirler seni sersem." diye sinirli bir şekilde bağırıyordu Luca.
"Tamam, dostum sakin ol. Sadece sohbet etmeye geliyordum. Kötü bir niyetim yoktu."

Luca arkasından gelen adım sesleri ile Türk'ü bıraktı ve ayağa kalkmasına yardım etti. Daiki arka bölüme gelmişti.

"Beyler, biyolojik saatlerimizi dünya'nın kuzey yarım küresinin gündüz ve gecesine göre ayarlamaya başlasak iyi olacak. Hesaplamalara göre şu an o bölgede gece ve biraz uyumalıyız. Bir aksilik olmazsa yarın harekete geçeceğiz ve ertesi gün dünya'da olacağız."
"Anlaşıldı Bay Haruto." dedi Luca.
"Anlaşıldı patron."
"Kendinizi 5 saat uykuya ayarlayın. Kalktığımızda yola çıkacağız."

Türk yavaş adımlarla arka bölüme yakın ranzasına geçti. Daiki'de tam karşısındaki ranzayı almıştı. Luca, acil bir durum olasılığına karşı yolculuğun başından bu yana pilot koltuklarına en yakın bölümde yatıyordu.

Daiki yatar yatmaz uykuya daldı. Türk tam karşısında bir o tarafa bir bu tarafa dönüyordu. Luca'da uyuyor gibi hiç kıpırdamadan yatıyordu. Bir müddet sonra Türk'te kıpırdanmayı bıraktı. Luca kafasını kaldırıp diğerlerinin uyuyup uyumadığını kontrol etti. Bir süre daha arka ranzalara bakarak bekledi, ardından sessizce kemerlerini çözerek yatağından kalktı.Sessizce yardımcı pilot koltuğuna süzüldü. Yolculuğun en başında, MUI'den ayrılmadan hemen önce açtığı panelin kapağını kaldırdı. Arka tarafa baktı ve Ay Üssü ile iletişim kurmak için bir kaç düğmeye bastı. Vericilerin kabloları üzerine yerleştirdiği cihazın kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. Üs frekansları ile bağlantı kurulduğunda ışıkların yeşile dönmesini bekliyordu. Bir süre daha kırmızı ışık yanıp söndü. Arka taraftan gelen ses ile Luca cihazı kapattı ve kapağı yerine geri taktı. Arka tarafa baktığında Türk'ün hala sağa sola döndüğünü gördü. Bir süre daha beklemek zorunda kaldı.

"Sert çocuk." dedi Türk. "Uyumamız gerek, patron öyle söyledi."
"Aklıma gelen bir kaç şeyi daha kontrol etmem gerekti. Şimdi yatıyorum." diye cevap verdi Luca.

Kulakları sağır edercesine aralıklarla çalan alarm sesi ve mekiğin tamamında yanıp sönen kırmızı bir ışıkla Daiki ranzasından fırladı. Türk'te sese ve ışığa daha fazla dayanamayıp ranzasında oturur duruma geçerken, kafasını ranzanın üstündeki bölüme vurdu. Luca hepsinden önce yardımcı pilot koltuğuna geçmişti bile.

"Neler oluyor?" diye sordu Türk kendine geldiğinde.
"Şimdi anlayacağız." dedi Daiki ve mekik bilgisayarının raporlarını incelemeye başladı.
"Beyler alarmlar çalmaya başlamadan hemen önce MUI'den gelen direktifle tanımlar değişmiş. Mekiğimiz artık Ay üssü devriye mekiklerini düşman olarak algılıyor. Ayrıca biraz sonra yakınımızdan bize ait olduğu söylenen mekikler geçecek."
Luca araya girdi. "Daha önce hiç bu kadar hızlı giden mekikler görmemiştim."
"Evet. Bu hızla giderlerse bir kaç saate elit devriye mekikleri ile temas sağlarlar."

Dokunmatik ekranda iletişim kanallarının ışıkları yanıp sönmeye başladı. Türk pilot koltuklarının arkasındaki koltuklardan birine geçti.

"Türk sol taraftaki koltuğa geç. Duvardaki paneli kendine çek ve ikincil silahların kontrolünü al." dedi Daiki. Türk yerini değiştirdi ve paneli duvardan alıp önüne gelecek şekilde döndürdü.
"İletişim kanalları hiç durmuyor." dedi Luca.
"Önce şu alarmı susturalım. İletişimi içeri ver Bay Marino."
"Emredersiniz efendim."
"Burası Dragon-1, elit mekikleri lazerlerini bize kilitlediler."
"Dragon-2, aynı durumdayız."
"Efendim iticileri çalıştırıp harekete geçmek için izin istiyoruz. Dragon-5 tamam."
"Dragon-1, tekrar ediyorum elitler tarafından hedef olarak işaretlendik."
"Burası Dragon-10. Ben Daiki Haruto. Harekete geçmeniz için izin verilmiştir. Merkez'den elit mekikleri düşman olarak işaretlendi. Destek geliyor. Atış serbest."
"Dragon-5 anlaşıldı tamam."

Son mesajın ardından tüm mekiklerden neredeyse aynı mesaj geldi. Daiki'nin önündeki ekran hepsinin harekete geçtiğini gösteriyordu.

"Biz ne yapacağız efendim?" diye sordu Luca.
"Kendimize geçecek bir koridor bulana kadar bekleyeceğiz."

Türk yüksek sesli bir kahkaha attı. "Ben aksiyona hazırım patron."

İletişim ışıkları tekrar yanmaya başladı. Ardından ilk mesaj geldi.

"Dragon-5'i kaybettik. Tekrar ediyorum, Dragon-5'i kaybettik."

Luca ve Daiki'nin önlerindeki RADAR ve LIDAR panelleri tam bir karmaşa içindeydi. Ay üssünden mekikler kalkmaya devam ediyordu. Türk'ün çığlığı ile Daiki'nin dikkati dağıldı.

"Bizimkiler geçiyor." diye bağırıyordu.

Daiki, yanlarından bir göz açıp kama süresinde geçip giden mekiklere baktı.

"Dragon'ların biraz daha dayanması lazım. Umarım zamanında destek ulaşır."
"Efendim, bir tane elit mekiği ekrandan kayboldu."
"Sayıları çok fazla Bay Marino."
"Baylar rahatsız etmek istemem ama iki, bir saniye tam üç tane elit mekiği bize kilitlendi. Bende lazerleri kilitliyorum. Ama korkarım ki sadece iki tanesi ile baş edebilirim." dedi Türk.
"Diğeri bende." diye araya girdi Luca. "Bay Haruto, efendim iticileri çalıştırmazsak kaçma şansımız olmayabilir."
"Bekleyeceğiz. Henüz etkili atış yapabilecek bir mesafede değiller."

İletişim panelinden tekrar sesler gelmeye başladı.

"Burası Red Dragon-1. İlk teması sağladık. Dayanın geliyoruz."

Daiki bilgisayar ekranından Red Dragon'ların pozisyonuna baktı. Hepsi tüm o kalabalığın içine kamikaze misali dalacak şekilde son sürat gidiyorlardı.

"Türk, bizimkiler ne alemde?"
"Üçüde yaklaşıyor patron."
"Efendim, acilen iticileri çalıştırmayı öneriyorum."
"Bekle Luca, az daha bekle."

Bir süre sonra mekiğin alarmları tekrar çalmaya başladı. Tehlikeli mesafede kendilerine kilitlenen düşman olduğunu haber veriyordu.

"Türk, iyi nişan almanı tavsiye ediyorum. Emrimle ateş edeceksin."

Daiki, beşten geri saymaya başladı. İki dediğinde durdu.

"Efendim neler oluyor? Neden durdunuz?" diye bağırdı Luca. "Ateş et Türk, ateş et."

Daiki'nin gözü oturdukları bölümün üstünde bulunan büyük dikdörtgen cama takılıp kalmıştı. Luca ve Türk'te cama bakmaya başladılar. Bütün o karmaşanın içinde başka bir şeyi, hemde çok büyük bir şeyi gözden kaçırmışlardı. Dikdörtgen cam normalde az ışık alır, genelde karanlık görünürdü. Ama bu sefer metalik gri bir şey tam üstlerinde hareket ediyordu. Zaman yavaşlamış gibiydi. Dakikalar geçiyor ama gri renkli metal yığını geçmeye devam ediyordu. Ne kadar süre ile cama baktıklarını artık hesap edemiyorlardı. Aniden gemi sarsıldı. Luca bağırmaya başladı.

"Vurulduk, vurulduk."














Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder