1 Mayıs 2016 Pazar

Arayıcı Günlükleri - 21


"Her şey yolunda" dedi nöbetini tamamlayan asker. Nöbet yerini başka bir askere teslim etmiş ve yerin üç kat altında bulunan sığınağa dönmüştü.

Onbaşı Mark, gelen askere selam verdikten sonra diğerleri ile gerekli bağlantıyı sağlayacak kulaklığı ve kulaklığa ince bir kablo ile bağlı mikrofonu kafasına oturttu. Gaz maskesini kafasının üstüne geçirmeden önce, ince ve hafif zırhının sol koluna yerleştirilmiş iletişim cihazındaki bilgileri kontrol etti. Ses ve işitme sistemi çalışıyor, cihaz ekrana hayati bilgileri ve atmosfer bilgilerini getiriyordu. Rütbe aldığı güne ve ona zırh, iletişim cihazı gibi gelişmiş imkanlar sağlayan "Elitlere" şükretti.

Dünya üzerinde, "Elitler" ile Mars Kolonisini ayıran sınırda nöbet tutmak son dönemlerde oldukça sıkıcı bir iş haline gelmişti. İlk zamanlar bölge değiştirmek isteyen insanlar, sonraları olup bitenden hiç haberi olmayan küçük gruplar sınırı geçmeye çalışmıştı. Ancak "Elitler" ile Koloni arasında yapılan anlaşmalar gereğince sınırdan insan geçişleri yasaklanmıştı. Yasakla birlikte her iki tarafında nüfusu belirlenmişti.

Yüzyıllar önce çok daha küçük sınırların içerisinde büyük kalabalıklar halinde yaşayan insanlar yoktu artık. Büyük ve tek bir sınır ve onun içinde yaşayan birbirlerinden habersiz küçük gruplar halinde insanlar. Elitler bir kısmını bir araya getirip yeni bir yaşam standardı belirlemişti ancak hala sınırları içerisinde kalıp, kendi içlerinde yaşayan topluluklar mevcuttu. Bir kısmı büyük ve çok katlı bir apartmanda sıkışıp kalıyor, bir kısmı yüksek tepelerde ufak köyler kurup neredeyse medeniyetin başına dönüp, basit aletler ile hayatta kalma mücadelesi veriyordu.

Elitlere katılanlar yeteneklerine göre çeşitli yerlerde değerlendiriliyordu. Onbaşı Mark yıllarca ufak bir topluluğun korumalığını yaptıktan sonra ekibe katılmış ve gösterdiği başarılar sebebiyle onbaşı rütbesi almıştı. Rütbe ile birlikte ay üssünden getirilen, ince ve dayanıklı bir zırh, bir iletişim cihazı ve kendisine ait güzel bir yaşam alanı verilmişti. Zaten zor uyuyan bir insan olduğundan yatakhaneden kurtulmak Onbaşı'yı rahatlatmış, uykularını düzene sokmuştu. Her ne kadar az uyusa da, artık uykuları horlama sesleri yüzünden bölünmüyordu.

Onbaşı Mark kontrollerini tamamladıktan sonra arkasında bekleyen, Ay üssünden yeni gelmiş iki çaylağa döndü.

"Hazır mısınız gençler."
"Evet efendim" dedi iki acemi aynı anda.

Ay üssünden gelen ve birbirlerine çok benzeyen bu insanlara gençler demek ne kadar doğru bir tabirdi, bilmiyordu. Gelenler 15 yaşında olduklarını söyledikleri halde en az 30-40 yaşında gösteriyorlardı. Onbaşı sınır birliğine katıldığından beri en az 5 tanesinin ölümcül hastalıklara yakalandığına şahit olmuştu. Hastalık belirtisi göstermeyenler ise yaşlı görünüşlerine rağmen hiç yorulmuyormuş gibi duruyorlardı. Yaptıkları işler, yürüyüş ve koşu mesafeleri dikkate alındığında gerçekten söyledikleri yaşta olma ihtimalleri vardı.

"Uzun bir akşam olacak. Size anlatacaklarımı iyi dinleyin."
"Evet efendim" cevabını duymak şaşırtmadı Onbaşıyı.
"Yaşadığımız alanı iyi öğrenin. Ondan daha önemlisi nöbet tuttuğumuz bölgeyi, bölgenin etrafında bulunanları ve nelere dikkat etmeniz gerektiğini iyi öğrenin. İlk olarak gece eğitimi ile başlayacağız. Hava kararmış olmalı, hadi başlayalım artık."

Önde Onbaşı Mark arkasında iki acemi askeri giyindikleri odadan dar bir koridora çıktılar. Koridorun sonundaki asansör ile iki kat yukarıda, yüzeyin bir kat altında durdular.

"Burası silah deposu. Duvarın sağ tarafı standart devriye ve nöbet görevleri için gerekli olan silahlar ile doludur. Diğer tarafta rütbelilerin silahları ve son olarak tam karşınızdaki duvarda ve onun oradaki dolaplarda ağır silahlar bulunur. Bir savaş veya kalabalık bir isyan durumunda bu silahlar kullanılabilir. Şimdi birlikte görev bölgemize gideceğiz. Bugün silah almanıza gerek yok. Bütün akşam benimlesiniz."

Uzun süredir hiç bir hareket olmayan sınır hattında, 10 noktada 10 nöbetçi görev yapıyordu. Onbaşı, kendisi ile birlikte olan acemileri dönüşümlü olarak nöbet noktalarındaki nöbetçilerin yanlarına yerleştirecek, böylece deneyimli nöbetçilerin yanlarında bulunarak, yapmaları gerekenleri öğrenmelerini sağlayacaktı. Kendisi de elinden geldiğince bütün bildiklerini acemilere anlatacaktı. 

Onbaşı silah deposunun sol tarafına yöneldi. Rütbeliler için ayrılmış bölümden bir tabanca alıp bacağına taktı, sonra üst bölümden bir otomatik tüfek alıp sırtına yerleştirdi. Her ne kadar uzun zamandır bir hareket olmasa da tedbirli olmakta fayda olduğunu bilerek depodan çıktı ve eliyle beni takip edin şeklinde bir işaret yaptı. İki acemi peşinde asansörün yanında bulunan kapıdan geçtiler. Merdivenleri kullanarak yüzey kapısının önüne geldiler.

"Artık gaz maskelerinizi takabilirsiniz. İletişim 30. kanal üzerinden olacak." dedi ve kafasının üstüne geçirdiği gaz maskesini yüzüne indirdi. Acemilerde, önce sol kollarındaki dijital panelde üç ve sıfır rakamlarını tuşladılar, ardından gaz maskelerini yüzlerine indirdiler.

Onbaşı Mark, iki acemiyi gaz ve sis bulutlarının dağıldığı ve gece soğuğunun çöktüğü ilk dakikalarda kısa bir yürüyüşe çıkardı. Yürüyüş ve nöbet bilgilendirmeleri ne kadar uzun olursa olsun Ay'dan gelen ve birbirine benzeyen bu adamlar hiç bir zaman şikayet etmezlerdi. Onbaşı, dünyada yetişmiş askerlerin ikinci saati tamamlayamadan homurdanmaya başlamalarına şahit olmuştu. Ay'dan gelen askerleri özel yapan bir şeyler olduğunu düşündü.

"Sınırın iki tarafınada göz kulak oluyoruz ancak en önemlisi bizim olan taraftan kimsenin koloni topraklarına geçmesine izin vermemek. Diğer taraftan gelenler bize saldırmadıkları sürece bizim tarafa geçebilirler." dedi arkasındaki iki askere.

Onbaşının arkasından yürüyen askerler yürüyüş disiplinlerini bir saniye bile bozmadan devam ediyorlardı. Onbaşı bu durumdan memnun olarak ince zırhının koluna monte edilmiş terminaline bir göz attı. Hava kirliliği oranı hala yüksekti, hava giderek soğuyordu. Terminal sadece kötü haberleri değil, iyi olanları da gösteriyordu. Görüş mesafesi 60-70 metrelerden dört yüzün üzerine çıkacaktı. Onbaşının çevreyi daha iyi gösterebilmesi için güzel bir devriye olacaktı.

İlk nöbet noktasına geldiklerinde nöbet tutan asker ile onbaşı selamlaştı. Onbaşı Mark, nöbetçiden kısa bir brifing aldı ve arkasına döndü.

"Sen, asker."
"Emredin komutanım." diye bağırdı ön sırada duran acemi asker.
"Bu akşam ilk olarak bu notada kalacaksın. Görev değişikliğin olursa sana bilgi vereceğiz."
"Emredersiniz komutanım."

Acemi askerin birini nöbet noktasında bırakarak Onbaşı ve kalan askeri yürümeye devam ettiler. Daha ikinci nöbet noktasına ulaşamadan Onbaşının kulaklarında bir sinyal aralıklarla çalmaya başladı. Onbaşı hemen zırhı ile bütünleşmiş olan terminaline baktı. Kendilerine en uzakta bulunan nöbet noktasından gelen ve bölgede bir hareketlilik algılandığında verilen türden bir uyarı mesajıydı.

"Asker bundan sonrasını koşar adım yürüyoruz, marş." diye sert bir tonla söyledi.

Onbaşı önde, acemi askeri hemen arkasında koşar adımlarla bütün bir sınır hattında ilerlemeye başladılar. Onbaşı ara sıra kendi bölgelerine bakıyor ve tespit edilen hareketliliği görmeye çalışıyordu. Karanlık içerisinde seçebildiği pek bir şey yoktu. Görebildiği tek şey turuncu ile kırmızı arasında gidip gelen bir renge bürünmüş olan aydı.

Sıra ile nöbet noktalarının yanından geçtiler. Son nöbet noktası da yavaş yavaş görüş alanlarına girmeye başlamıştı ve gittikleri tempo ile bir kaç dakika içinde ulaşacaklardı. Onbaşı Mark tekrar kendi bölgelerine bir göz attı. Tespit edilen kişi yada kişiler hala uzakta olmalıydı. Yakınlaştırıcı bir şeyler yada termal bir kamera olmadan alarmın sebebini anlayamayacaktı.

"Asker." diyebildi nefes nefese kalmış bir vaziyette. Bir kaç saniye soluklandıktan sonra sözlerine devam etti.

"Umarım verdiğin alarmın haklı bir sebebi vardır."
"Evet efendim, termal kamera bize doğru yaklaşan bir ısı kütlesi tespit etti."

Onbaşı durumu kendi gözleri ile de görmek için termal kameranın sabitlendiği, gerektiğinde kendilerine siper olan duvarın arkasına geçti. Termal kamera ile hızlı bir bakış attı kendi bölgelerine.

"Güneydoğu yönü efendim." dedi nöbet noktasındaki asker. Onbaşı da termal kamerayı güneydoğu yönüne çevirdi.

"Haklısın asker. Bize yaklaşmakta olan bir ısı kaynağı var."

Onbaşı önce terminalinde bir kaç şey tuşladı. Gaz maskesinin içinde yüzüne sabitlenmiş olan mikrofona konuşmaya başladı.

"Beyler, herkes tetikte olsun. Güneydoğu yönünden bize yaklaşmakta olan bir ısı kaynağı var." dedi ve acemi askere döndü. Bacağındaki kılıfa geçirdiği silahı çıkardı ve acemi askere uzattı.

"Bu da şimdilik sende dursun. İşler çirkinleşirse silah deposunun yerini biliyorsun."

Onbaşı tekrar termal kameraya yapıştırdı gözlerini. Sol kolundaki terminale tıkladı ve mikrofonu tekrar aktif hale geldi.

"Yaydığı ısıya bakarsak, üzerinde enerji kaynağı olan ve hızlı giden bir araç bu. Şimdilik sınıra paralel ilerliyor."

Verdiği bilgiler tüm adamları tarafından duyuluyordu. Nöbet noktasındaki asker hala tetikteydi ve güneydoğu yönünde çıplak gözle bir şeyler görebilmek umuduyla bakıyordu. Acemi asker de nöbet noktasının siper olarak kullanılan bölümüne ellerini uzatmış ve silahını boşluğa doğrultmuştu.

Onbaşı Mark gözlerini termal kameradan ayırmıyor ve aracı takip ediyordu. Sınırın tam güneyinde kaldığı bir noktada araç durdu. Termal kamera şimdi ikinci bir ısı kaynağı algılayabiliyordu. Araçtan inmiş olan bir kişi ve araç. Yaydığı ısıya  ve Onbaşının tahminine göre çok ufak bir reaktör ile çalışabilecek kapasitede bir mtv yada motosiklet olabilirdi. Termal kamera verileri karşılarındaki bilinmezin, kalabalık bir grup olmadığını anlamasına yetmişti. Sınırı geçmeye çalışmazsa da akşamın aksiyonu burada sonlanacaktı.

Termal kameradaki görüntü iki parça olarak bir müddet daha hiç kıpırdamadan durdu. Sonra tekrar tek parça ısı kaynağı oldu ve bu kaynak sınıra yaklaşmaya başladı. Onbaşı ve bütün ekibi dikkatini yaklaşan ısı kaynağına vermişti. Aniden çok daha yakından bir uğultu duyulmaya başladı. Onbaşı termal kamerada ısı kaynağı dışında kalan bütün her yeri taradı. Önlerindeki eski yıkıntılara, terk edilmiş araçlara, insanların sınıra yaklaşabileceği ve özellikle dar bırakılmış yola baktı ama hiç bir şey göremedi. Uğultu giderek yaklaşıyor ve Onbaşı'nın sinirleri bozuluyordu. Gözlerini termal kameradan çekti ve çıplak gözleriyle etrafa bakınmaya başladı. Önlerindeki yıkıntılar net gözüküyor sonrası giderek bulanıklaşıyordu. Turuncu ve kırmızı arasında gidip gelen ay ışığı yeterli gelmiyordu. Ay her zamanki gibi beyaz olsa ne olurdu sanki diye düşündü. Kafasını kaldırıp aya tekrar baktığında üstlerine doğru gelen drone'u fark etti.

"Beyler bize yaklaşmakta olan bir drone var. Silahlarınızı hazırlayın. Alarm durumuna geçiyoruz."

Onbaşı sözlerini bitirir bitirmez, zırhının kolundaki terminalde bir tuşa bastı ve terminalde kırmızı bir ışık yandı. Zırhı ve terminalini savaş moduna geçirmişti. Zırhının arkasında bulunan minik kamera omzunun arkasından hareketlenerek, onbaşının omzunun üstündeki pozisyonunu aldı. Kolundaki terminal artık çevresel verileri değil, sadece hayati öneme sahip verileri gösteriyor. Onbaşının takımındaki tüm adamların durumları dönüşümlü olarak ekranın sol üst köşesinde beliriyordu. Gaz maskesinin göz bölümündeki camlar hafif kararmış, omuz kamerasından aldığı verileri işliyor ve yarı simülasyon yarı gerçek bir gece görüşü sağlıyordu. Sırtından alıp, atış konumuna getirdiği otomatik tüfeğin namlusunun yönüne göre gaz maskesinin yansıttığı görüntüde sanal nişangah beliriyordu.

Drone yaklaştıkça büyüyor ve belirginleşiyordu. Onbaşı bütün dikkatini drone da toplamıştı. Ancak telsizden gelen cızırtı ile tüm konsantrasyonu bozuldu.

"Efendim, bu bir mars drone'u." dedi askerlerden biri.
"Evet görüyorum. Saldırma durumuna göre tetikte olun. En ufak hareketinde indirin onu."
"Anlaşıldı tamam." diye cevap verdi sessizliği bozan asker.

Onbaşı tekrar konsantre olmaya çalışırken, termal kamerada gördüğü iki ısı kaynağını hatırladı. Onları gördüğü noktaya baktı ancak bu sefer hiç bir şey göremedi. Yanındaki askere döndü.

"Termal kameraya geç acemi, hemen. Güney yönünde iki ısı kaynağı bulmalısın."
"Emredersiniz komutanım." dedi acemi ve hemen termal kameraya yapıştı. Hızla alanı taramaya başladı.

"Komutanım."
"Evet asker."
"Sınıra gelen yol üzerinde. 550 metre."

Bu sırada drone'un sesi kulaklarına rahatsızlık verecek kadar yaklaşmıştı. Sınır bölgesindeki tüm askerler silahlarını drone'a doğrultmuş bekliyorlardı.

"Asker gözünü ısı kaynağından ayırma."

Onbaşı lafını bitirir bitirmez drone sınırın üzerinden son hızla mars bölgesine geçti. Onbaşı'nın emir verdiği asker haricinde tüm askerler tüfekleri ile beraber mars bölgesine döndüler. Acemi asker tekrar bildirime başladı.

"Sınıra 450 metre, giderek yaklaşıyor komutanım."
"Lanet olsun. Kırmızı alarm, kırmızı alarm. Sığınaktaki herkesi duvara ve siperlere gönderin."

Bütün sınır hattı ince bir alarm sesi ile inlemeye başladı, sığınağın içi kulakları sağır edercesine yankılanıyor, kırmızı ışıklar yanıp sönüyordu.

"400 metre."
"Doğruca üzerimize geliyor. Uzun namlulu silahları çıkarın çabuk. Daha fazla yaklaşmadan durdurmalıyız."

Onbaşı tekrar drone'un olduğu mars bölgesine döndü. Drone bir noktada yavaşlayıp, bir yay şeklinde süzülerek tekrar sınıra doğru yöneldi. Bu sırada büyük bir patlama sesi ile herkes kendisini yerde buldu. Kulakları çınlıyordu. Onbaşı derin nefes almaya çalıştı. Yerden kalkmadan sol kolundaki terminale baktı. Terminalin camı çatlamıştı ama hala çalışıyordu. Sol üst köşeye baktı. Takımın sağlık verileri dönüyordu, sekize bir, sekize iki... Onbaşı terminalin bozulduğunu düşündü. Gözlerine inanmıyordu.

"Sekiz mi?" diye mırıldandı. Sığınaktakiler hariç en az on iki yazmalıydı. Sonunda ayağa kalkmayı başardı. Gördüğü manzara karşısında donup kalmıştı. Sığınağın olduğu bölümden havaya dumanlar yükseliyor. Ateşin kırmızısı geceyi aydınlatıyordu. Onbaşı yanındaki adamlara baktı. İkisi de hayattaydı. Yerlerinden kalkmışlar ve görevlerine devam etmeye çalışıyorlardı. Acemi asker termal kameraya tekrar yapıştı ve ısı kaynağına baktı.

"250 metre."

Diğer asker sığınağın olduğu bölüme bakıp kalmıştı. Onbaşı plan yapmaya çalışıyordu. Gerçekten sekiz kişi mi kalmışlardı?

"Tamam plan şu. Isı kaynağı artık görüş mesafesinde ve sınırdan geçebileceği, yolun onu getirdiği yere gidecek. Biz de oraya gidiyoruz." Terminalinde bir tuşa bastı ve bu sefer mikrofona konuştu. "Beni duyan herkes gözünüz iki tarafta da olsun."

Onbaşı ve iki askeri en uçtaki bölgeden sınırın neredeyse tam orta noktasında bulunan yola doğru koşmaya başladılar. Onbaşı nefesini düzenlemeye çalışırken, bir taraftan terminaline göz attı. Artık sol üst köşedeki rakamlar yedi bölü olarak ilerliyordu. Yedi adam mı kaldı diye düşündü. Bunun doğru olmamasını umuyordu. Drone'un uğultusu tekrar yükselmeye başlamıştı. Kafasını mars sınırına çevirdiğinde drone'un da yaklaşmakta olduğunu gördü. Bu sırada kulaklıkları tekrar cızırdadı.

"Efendim sığınak istikametinden biri yaklaşıyor. O taraftaki kimseden haber alamıyoruz."
"Bizde o tarafa koşuyoruz asker. Sığınak tarafına siper alın ve hareket eden her şeyi vurun."

Onbaşı emrini bitirir bitirmez, kulakları çatışma sesleri ile çınladı. Askerler ellerindeki tüm mermileri hedefe boşaltıyorlardı. Onbaşı sol kolunu kaldırdı ve hızlıca terminale göz attı. Rakamlar artık altı bölü olarak ilerliyordu ve üç numaralı adamın hayati fonksiyonları kritiğe dönmüştü. Kulaklıkları tekrardan cızırdadı. Neredeyse duyulmayacak kadar kısık ses ile birisi konuştu.

"Bir kadın. Bir kadın. Size doğru." derken tek el bir silah sesi duyuldu ve bir asker daha terminaldeki sayılardan eksildi. Şimdi 5 kişi ve üç yönden tehlike ile karşı karşıya kalmışlardı. Acemi asker Onbaşı'nın omzuna dokundu ve yolu işaret etti. Motosikleti ile bir adam yaklaşıyordu ve büyük ihtimalle sınırı geçmeye çalışacaktı.

"Daha hızlı. Az sonra atış mesafesinde olacak." dedi Onbaşı ve ardından terminaline baktı. Rakamlar artık üç bölü olarak ilerliyordu.

"Sadece biz kaldık, ateş, ateş, ateş." diye bağırdı. Yanındaki deneyimli asker otomatik silahı ile motosiklete ateş açtı. Motosikletli artık son sürat sınıra ilerliyordu. Onbaşının gözü motosikletlinin üzerindeyken çok yakından tek el bir silah sesi duyuldu ve otomatik silahtan çıkan ses kesildi. Onbaşı refleks olarak arkasına baktı ve askerinin kafasında bir delik ile yerde yattığını gördü. Tekrar kafasını çevirdiğinde onlara doğru sınır hattında koşan bir kadın gördü. Kadın elindeki silahı havaya kaldırıp onbaşı ve acemi askerin olduğu noktaya doğrulttu. Onbaşı kendisini yana atarken silahın ucundan çıkan alevi gördü. Yerde yuvarlanırken acemi askerin koştuğu yönün tam zıttına ayaklarının yerden kesildiğini gördü. Artık bitmişti. Sonu gelmişti. Motosikletin sınırı geçtiğini duyabiliyordu ve aniden motosiklet durdu.

"Riva yeter artık. Sınırı geçtik. Gidebiliriz."

Onbaşının karşıdan gelirken gördüğü kadın çok yakında olmalıydı ancak kafasını kaldırıp bakamıyordu. Son olarak bir el atış sesi daha duydu.






Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder